Yusuf’un Rüyası: Yerine yerleşme çabası mıydı?

Haberin Eklenme Tarihi: 1.09.2026 12:19:00 - Güncelleme Tarihi: 1.09.2026 13:37:00

Hollywood filmleriyle büyümüş biri olarak Türk filmlerini sinema salonunda izlemek biraz küçümsediğimiz bir şeydi. Özellikle AVM salonlarında dev bütçeli Hollywood filmlerinden çıkıp bir Türk filmi afişi gördüğümüzde hemen kıyaslar, sinemanın asıl karşılığının Hollywood olduğuna karar verirdik. Bizi büyüleyen o bütçelerin ve görsel ihtişamın etkisiyle bizimkilerin bu işten pek anlamadığına, yaptıkları şeyin de tam olarak “sinema” olmadığına dair zihnimiz oldukça netti.

Oysa çocukluğumuz Yeşilçam filmleriyle geçmişti. Arzu Film yapımlarını televizyonda her gösterildiğinde sanki ilk kez izliyormuşuz gibi tekrar tekrar seyrederdik. Bunun için de kendimize bir açıklama bulmuştuk. Annemizin, babamızın yanında yabancı film izlemek rahat değildi; kumanda elimizde, her an cinsel bir sahne çıkabilir diye hazır beklemek filmin bütün keyfini kaçırırdı. Arzu Film filmleri ise rahattı; kumandaya uzanmadan izlenebilirdi. Onları sevmemizi bile bir tür mecburiyetle açıklıyorduk. Sevdiğimiz şey yerliydi ama değer verdiğimiz şey yabancıydı. Çocukluk hafızamız Yeşilçam’la kurulmuşken, sinemaya dair ölçümüzü Hollywood’dan almıştık.

2000’ler Türk sinemasıyla tanışmamız, Türk filmleriyle kurduğumuz ilişkiyi de değiştirmişti. O güne kadar Türk filmleri için sinema salonuna gitmeyen biz, bu kuşağın filmleriyle karşılaştıktan sonra yeni işlerini merak etmeye, sonraki filmlerini salonlarda izlemeye başladık. Semih Kaplanoğlu’nun Yumurta’sıyla da bu dönemde karşılaştım. Arkadaşlarla İstiklal boyunca yürürken Yumurta’yı, atmosferini, karakterlerini ve üzerimizde bıraktığı etkiyi uzun uzun konuşmuştuk. Yusuf’un kenarında kaldığı, bir türlü içine giremediği, çevresinde dolanıp durduğu evine biz de onunla birlikte yerleşemiyorduk. Onun kararsızlığına eşlik ederken evin, geçmişin ve ait olduğu dünyanın etrafında biz de dolaşıyorduk.

Yıllar sonra Yumurta’yı düşündüğümde, Yusuf’un kalmaya karar verdiği sabah, mutfakta Ayla’nın karşısındaki sandalyeye oturuşu geliyor aklıma. Sessizliğin içinde kahvaltı masasının sesleri duyuluyor, yağmur gelip o ana katılıyor. Yusuf bir sandalyeye oturmaktan öte, ait olduğu yere yerleşiyor. O sahne, yerleşmenin bir yere dönmekten daha fazlası olduğunu düşündürüyor insana. İnsan ancak yer açarak yerleşebiliyor; diğerine, mekâna, zamana, geçmişe ve anlama yer açarak. Peki sinema da insanın kendisine böyle bir yer açma çabası olabilir mi?

Çocukluğun içinden bir sinema dili çıkarmak

Uygar Şirin’in Semih Kaplanoğlu’yla yaptığı nehir söyleşi Yusuf’un Rüyası’nı okurken zihnimde bu soru dolaşıyor. Çocukluğundan bugüne uzanan hayatı, filmleri ve sinemaya yüklediği anlam yan yana geldiğinde Yusuf’un o sandalyeye yerleşmesi başka bir anlam daha kazanıyor. İnsanın özüyle beraber taşıdığı bir şeyle yola çıkıyor; hayat, onunla nasıl yaşayacağını ve dünyada kendine nasıl bir yer açacağını öğrenme sürecine dönüşüyor. Sinema, Kaplanoğlu’nun bu arayışının aldığı biçimlerden biri.

Kaplanoğlu daha kendi sinemasını kurmadan, yıllar sonra filmlerinde karşılaşacağımız pek çok şeyin yan yana durduğu bir evin içine doğuyor. Babaannesi onlarla yaşıyor; hikâyeler anlatıyor, onu mezar ve türbe ziyaretlerine götürüyor. Kandillerde arkadaşlarıyla toplanıp mevlit okuduklarında Kaplanoğlu da yanlarında. Yıllar sonra Bal’daki mevlit sahnesine çocukluğundan kalan bu anı taşınıyor; filmlerindeki rüyalar da babaannesinden ve onun arkadaşlarından dinlediği hikâyelerden izler taşıyor. Yumurta’daki ev ise çocukluk evinin neredeyse birebir yeniden kurulmuş hâli. Büyüklerinin evlerinde bağla, bahçeyle, toprakla kurduğu ilişki de bu çocukluk dünyasının başka bir parçası.

Evin bir yanında da sinema ve edebiyat var. Babası bayram namazına giden, kurban kesen, çocuklarına Hz. İbrahim ile Hz. İsmail kıssasını anlatan; aynı zamanda fotoğrafla ve sinemayla ilgilenen biri. Doktora için gittiği Fransa’da Godard’ın film setini izliyor, Yeni Dalga’ya yakından şahit oluyor. Kaplanoğlu çocukken babasından Fransız sinemasını dinliyor, karanlık odada fotoğraf yıkayışını seyrediyor, zaman zaman onun kameramanlığını yapıyor. Evde projeksiyonla filmler, Louvre Müzesi’ne ait resimler izleniyor. Annesinden ise edebiyat geliyor; Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Attilâ İlhan okuyarak büyüyor. Mevlit, kıssa, Godard, fotoğraf, Türk edebiyatı, bağ, bahçe ve toprak… Sonradan ayrı dünyalara aitmiş gibi düşünebileceğimiz bütün bu parçalar, onun çocukluğunda aynı hayatın içinde yan yana duruyor.

Üniversite, bu evden çıkıp başka bir dünyaya karıştığı ilk büyük eşiklerden biri. Dokuz Eylül’de sinema okuduğu yıllarda Yeni Dalga artık babasından dinlediği bir hatıra değil, sinemaya bakışını belirleyen güçlü bir ölçü. Kaplanoğlu o dönemi anlatırken Godard’ı “kutsallaştırdıklarını”, Yeşilçam’ın karşısına Yeni Dalga’yı koyduklarını söylüyor. Kendisinde “alaturka bir damar” olmadığını düşündüğü, Yeşilçam’a mesafesini neredeyse bir fobi olarak tarif ettiği yıllar bunlar. İstanbul’a gelirken hayalinde kendi yeni dalgalarını kurmak var.

İstanbul’da ise sinemanın yanına başka karşılaşmalar ekleniyor. Reklamcılık, edebiyat ve sanat çevreleri, dergiler, yazılar… Aynı yıllarda Türkiye’de kimlik, aidiyet ve yerlilik üzerine canlı bir tartışma sürüyor. Kaplanoğlu da bütün bunların içinden geçerken sinemadaki yerini arıyor. Üniversite yıllarında mesafeyle baktığı Yeşilçam’la bu kez çalışma hayatının içinde karşılaşıyor. Şehnaz Tango sırasında Yeşilçam oyuncularıyla çalışıyor; Atıf Yılmaz, ardından Kartal Tibet’le yolu kesişiyor. Uzaktan tanıdığı sinemanın setteki çalışma biçimini, hikâye kurma becerisini ve pratik çözümlerini yakından izliyor. Kartal Tibet’ten “Yeşilçam çekim kafasını” öğrendiğini anlatıyor. Bir zamanlar karşısına Yeni Dalga’yı koyduğu Yeşilçam’a içeriden bakma imkânı buluyor.

Radikal’de yazdığı Karşılaşmalar yazıları da bu yolculuğun başka bir durağı oluyor. Gündelik hayatta rastladığı insanları, evleri, mekânları ve küçük anları yazmaya başlıyor. Sonradan filmlerine girecek pek çok şey önce bu yazılarda birikiyor. Herkes Kendi Evinde’nin hikâyesi bir yazıdan, Meleğin Düşüşü’ndeki sesçi karakteri bir karşılaşmadan geliyor. Ev, dönüş, rüya, bitkiler, zaman, çocukluk… Hayatın içinden topladığı bu parçalar, zamanla kendi sinemasında da yer bulmaya başlıyor.

Erol Akyavaş’la tanışması da bu arayışın önemli duraklarından biri. Geleneksel kaynakları okumaya, onlarla yeniden temas kurmaya, çocukluğunda hayatın doğal akışı içinde karşılaştığı şeylere yetişkinliğinde başka bir gözle bakmaya başlıyor. Burada geçmişe basit bir dönüşten söz etmek zor. Çocukluğundan taşıdıklarıyla, başka fikirlerden, çevrelerden ve sinemalardan geçtikten sonra yeniden karşılaşıyor. İnsan içine doğduğu yere aynı insan olarak dönemiyor; geçtiği yolları da beraberinde getiriyor.

Geçmişe dönerek kendini aramak

Yusuf Üçlemesi’ne gelindiğinde bütün bu karşılaşmalar kendilerine sinemada bir yer buluyor. Yumurta’daki yetişkin Yusuf’tan Süt’te gençliğine, Bal’da çocukluğuna doğru ilerliyoruz. Hikâye ileriye gitmek yerine geriye doğru derinleşiyor. Ev, şiir, rüya, kıssa, taşra, tabiat, sessizlik ve zaman aynı dünyanın içinde buluşuyor. Yusuf’un kim olduğunu anlamak için de onun geldiği yere, çocukluğuna doğru dönüyoruz.

Bu yolculuğun anlamlı tarafı, ulaşılan yerin son durak olmaması. Kaplanoğlu 2022’de Anadolu Ajansı’na verdiği bir söyleşide, gençliğinde sinemayla hikâye anlatmak ve insana dair bir şey söylemek istediğini anlatırken, altmış yaşında film yapmayı insanın kendisini tanıma yollarından biri olarak gördüğünü söylüyor. Yarın aynı soruya başka bir cevap verebileceğini de ekliyor. Sinemaya yüklediği anlam yıllar içinde değişip derinleşirken, çocukluğundan taşıdığı izler de hayatının farklı dönemlerinde başka karşılıklar buluyor.

Yusuf’un Rüyası boyunca bu değişimin izlerini takip ediyoruz. Çocukluğunun evinden üniversite yıllarına, Yeni Dalga hayranlığından Yeşilçam’la karşılaşmasına, 90’ların yerlilik ve aidiyet tartışmalarından kendi sinema dilini aradığı yıllara uzanan anlatı, filmlerin arkasında yürüyen insanı da yanına alıyor. Bir yönetmenin nereden beslendiğini öğrenmenin ötesinde, hayatının farklı dönemlerinde sinemada nerede durduğunu, neye yaklaşıp neyden uzaklaştığını, geçmişinden taşıdıklarına yıllar içinde nasıl yeniden baktığını takip ediyoruz. Kitabın benim için asıl karşılığı da burada: Kaplanoğlu’nun sinemasını tamamlanmış bir yere yerleştirmek yerine, onunla birlikte aldığı yolu seyredebilmek.

Buradan yeniden Yusuf’un mutfaktaki sandalyesine dönüyoruz. Eve dönmesi yetmemişti; evle, geçmişle, Ayla’yla ve kendisiyle yeniden ilişki kurması gerekmişti. Sonunda oturduğu yer, çocukluğundan taşıdıklarıyla hayatın içinde karşılaştıklarının birbirine değdiği yerde kurulmuştu. Kaplanoğlu’nun çocukluğundan bugüne uzanan sinema yolculuğu da biraz bunu düşündürüyor. İnsan değişiyor, bakışı değişiyor, dünyaya verdiği anlam olgunlaşıyor; içinde taşıdığı bir şey ise bütün bu değişimin içinden geçmeye devam ediyor. 60 yaşında hâlâ “Yarın başka bir cevabım olabilir” diyebilen insan için yerine yerleşmek, yol aldıkça oturduğu yeri daha iyi anlamaktır.