Kendi kendini yetiştiren hoca: Ahmet Mithat Efendi
Haberin Eklenme Tarihi: 9.06.2026 15:53:00 - Güncelleme Tarihi: 9.06.2026 16:00:00“Evet! Ben de okudum. Flammarionlar'ı da okudum, Faguetler'i de! Darwinler'i de okudum. Descarteslar'ı da! Schopenhauerler'i, Buchnerler'i bile okudum. İnkâr olunan benliğimi bulmak için dosta da sordum, düşmana da!” [1]
Yukarıdaki derin anlamlar içeren söz Ahmet Mithat Efendi’ye aittir. Aşağıda yer vereceğim Ahmet Mithat Efendi’nin biyografisini Orhan Okay’ın TDV İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı maddeden yararlandım. Fakat daha önce Nurettin Tür’ün 1956 yılında Resimli Tarih Mecmuası’na yazdığı biyografinin de künyesini paylaşmak isterim, Ahmet Mithat Efendi’nin çocukluk yıllarına değinmesi açısından değerli bir yazı. Hatta yazımın başlığını da bu makaleden aldım.
Ahmet Mithat Efendi’nin hayatına değinecek olursak, Rus işgali üzerine 1829’da Kafkasya’yı terke mecbur kalan bir anne ile Anadolu’dan gelip İstanbul’a yerleşmiş bir babanın oğlu olarak Tophane semtinde dünyaya gelmiştir. Orta hâlli bir esnaf ailesi içinde ve güç şartlar altında yetişti. Babasının ölümü üzerine, ağabeyinin memuriyette bulunduğu Vidin’e gitti (1857). Orada başladığı sıbyan mektebini Tophane’de bitirdi (1861). Mithat Paşa’nın Niş valiliği sırasında yine ağabeyi ile Niş’e gitti, rüşdiye tahsilini orada tamamladı. Mithat Paşa’nın Tuna valiliği üzerine Rusçuk’a giden Ahmet Mithat, Vilâyet Mektûbî Kalemi’nde ilk memuriyetine başladı (1864). Kendi adını bu zeki ve kabiliyetli gence veren Mithat Paşa, onu Fransızca çalışmaya teşvik etti ve imkânlar sağladı. Böylece Ahmet Mithat’a Batı kültürünün kapıları açıldığı gibi o sayede Tuna gazetesinde muharrir (1868), bir yıl sonra da başmuharrir olarak yazı hayatına başlamış oldu.
Bağdat valisi olan Mithat Paşa yeni vazifesine giderken kalabalık maiyeti arasında, ağabeyi ile birlikte Ahmet Mithat’ı da götürdü (1869). Burada ez-Zevrâ gazetesinin müdürü olan Ahmet Mithat, Bağdat’ta kendisini kültürlü bir çevre ve oldukça programlı bir sohbet meclisi içinde buldu. Bu çevrede Ahmet Mithat Efendi’ye, ressam Osman Hamdi Bey Batı kültürü, Muhammed Feyzî ez-Zühâvî din ve medrese kültürü, açık fikirli, yarı meczup, feylesofmeşrep bir adam olan ve Arapça, Farsça, Hintçe, İbrânîce, İngilizce bilen Şîrazlı Bakır Can Muattar Doğu ilimleri ve çeşitli felsefi kültür sahalarında tesir ettiler. İlk kitapları olan Hâce-i Evvel serisi ile Kıssadan Hisse’yi burada yazdı.
Bağdat mutasarrıfı olan ağabeyinin ölümü üzerine memuriyetinden ayrılarak İstanbul’a döndü (1871). Ağabeyininki ile beraber çok kalabalıklaşan ailenin geçim sıkıntısı omuzlarına yüklendi. Cerîde-i Askeriyye’ye başmuharrir oldu. Bunun yanı sıra, Tahtakale’de oturduğu evde kurduğu matbaada, aile fertlerinin de katılmasıyla kendi kitaplarını neşre başladı. Bu neşriyatta muharrir, mürettip, dağıtıcı olarak kendisinden ve ailesinden başka yardımcısı olmadı. Bir yıl içinde matbaayı genişleterek önce Sirkeci’ye, sonra Beyoğlu’na nakletti. Aynı yıl, arka arkaya kapanan Devir ve Bedir mecmualarından sonra on sayı devam eden Dağarcık’ı yayımladı. Bu dergide çıkan “Duvardan bir Sadâ” adlı yazısında ortaya koyduğu ancak daha sonra vazgeçtiği materyalist düşüncenin izlerini taşıyan ifadelerinden dolayı Basîret gazetesi tarafından İslam aleyhtarlığı ile suçlandı. Muhtemelen bu sebepten 1873’te, Genç Osmanlıların arasında, onlarla ilgisi olmadığı halde Rodos’a sürüldü. Üç yıl devam eden bu sürgün devresinde Rodos’ta çocuklar için bir “Medrese-i Süleymâniyye” kurdu ve orada ders verdi; ders kitaplarını ve ilk romanlarını neşre başladı. Otuz dört sayı devam edecek olan Kırkanbar dergisi için de buradan yazı gönderiyordu. V. Murad’ın padişah olmasıyla affedilerek İstanbul’a döndü. Gazetecilik, romancılık ve neşriyat faaliyeti bundan sonra daha yoğun olarak devam etti. Gazetecilik tarihimizin en uzun ömürlü gazetelerinden olan Tercümân-ı Hakîkat’i çıkarmaya başladı (1878).
Geçim imkânlarını çok defa kendisi sağlayan, bununla birlikte II. Abdülhamid devrinde sarayın himayesinden de mahrum kalmayan Ahmet Mithat, ölümüne kadar Takvîm-i Vekāyi ve Matbaa-i Âmire müdürlüğü, Meclis-i Umûr-ı Sıhhiyye âzalığı ile reisliğinde ve çeşitli hocalıklarda bulunmuş, 1889’da Stockholm’de toplanan Şarkiyatçılar Kongresi vesilesiyle iki buçuk ay süren bir Avrupa seyahati de yapmıştır. II. Meşrutiyet’ten sonra emekli olarak bir müddet Dârülfünun, Medresetü’l-vâizîn ve Dârülmuallimât’ta genel tarih, dinler tarihi, felsefe tarihi, eğitim tarihi gibi dersler okuttu. 28 Aralık 1912’de fahrî olarak hizmet ettiği Dârüşşafaka’da öldü. Mezarı Fâtih Camii hazîresindedir. [2]
Toplumu eğitme misyonu ve yeni insan arayışı
Doğu-Batı meselesi üzerinde düşünen, kendi kimliğini, gelenek ve göreneklerini kaybetmeden dünyadaki modern gelişmeleri ve Batı medeniyetini tanımanın gerekli olduğu görüşünü benimseyen Ahmet Mithat, Doğu ile Batı’yı, madde ile ruhu dengeli bir sentezde birleştirmeyi hedeflemiştir. Türk fikir hayatında ilk kez Batı’nın felsefe problemleri üzerinde düşünmüştür. Tercüman-ı Hakikat’te ve Dağarcık dergisinde yayımladığı, Avrupa'daki gelişmeleri ve felsefe akımlarını konu alan ve bu akımları eleştirel bir gözle değerlendiren yazıları Batı felsefesi ile ilk karşılaşmalarımızdır. İyi bir “publiciste” ve “öğretici” olan Ahmet Mithat, 18. yüzyıl ansiklopedist yazarları ile özellikle de topluma yön veren bir edebiyat anlayışını benimseyen, “gelişme” fikrinin savunucusu Voltaire (1694-1778) ile paralellik gösterir. Ancak Hilmi Ziya Ülken’in de vurguladığı gibi “vulgarisateur” kimliği ve popülist yaklaşımı meseleler üzerinde derin düşünülmesini engelleyecektir. Ancak onun işaret ettiği konular toplumun geleceği ve inşası bakımından önem taşıyan hususlardır.
Avrupa medeniyetinin etkilerinin yoğun bir biçimde yaşandığı 19. yüzyılda halkı uyandırmak, eğitmek ve dünyada olup bitenlerden haberdar etmek misyonunu yüklenen yazar; edebiyat, tarih, felsefe, coğrafya alanlarında yazdığı eser ve makaleler aracılığıyla bilgiyi geniş kitlelere ulaştırmak ister. Eserlerindeki konu zenginliği geniş bakış açısının ve toplumu eğitme/yönlendirme görevini benimsemiş olmasının sonucudur. Telif eserleri kadar çevirilerinde de bu misyonundan ödün vermeyen Ahmet Mithat Efendi çeviri ve uyarlamaları ile okurlarını bilgilendirirken bir taraftan da edebî eserleri konuları bağlamından beslemektedir. Bu özelliği onun edebiyat tarihinde Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi gibi yazarlar tarafından da izlenmesine yol açar. Halil İnalcık’ın “imparatorluğun bütün 19. asır tarihini izah eden temel hadise” olarak tanımladığı Tanzimat, Ahmet Mithat Efendi’nin eserlerinde getirdiği yenilikler ve döneminin sosyal ve kültürel hayatı üzerindeki etkileriyle işlenir. Bu özelliğiyle Ahmet Mithat Efendi’nin eserleri 19. yüzyılda Osmanlı sosyal hayatı ve meselelerini aydınlatan “belgeler” olarak da okunabilmektedir. Yazar aynı zamanda farklı bir medeniyetle karşılaşan topluma bir “yeni insan tipi” önermektedir.
Mustafa Refik’in "Musikînin Tesiri" adlı tercümesine yazdığı takrizde yer alan “Oğlum! Yalnız bir şeyi öğrenmeli fakat mükemmel olarak! Yahut her şeyi öğrenmeli, bittabi nâkıs olarak! Osmanlılığımızın bugünkü hâline nispetle şu iki şıktan bence ikincisi müreccahtır. Ben sana onu tavsiye ederim. Fakat bundan sonra birincisi müreccah olacaktır. Sen de evlâdına onu tavsiye eyle!” şeklindeki ifadeleri toplumda ihtiyaç duyulan yeni insan tipinin nasıl eğitilmesi gerektiğine işaret eder. Bu görüşleri; fikirleriyle Rönesans aydınlanmasına yol açan, gelecek neslin temsilcisi olarak işlediği Gargantua’nın dünyadaki bütün dilleri ve ilimleri öğrenmesini isteyen böylece eğitimin yeniden düzenlenmesi fikrini ortaya atan Rabelais (1494?-1553) ile yine 16. yüzyılda deneme ve yazılarında “doğru düşünmesini bilen” bireyler yetiştirmeyi öneren Montaigne'in (1533-1592) görüşlerinin yeni bir terkip içinde Tanzimat yıllarında Osmanlı toplumu için uyarlanması olarak görülebilir. Bu analoji Rabelais ve Montaigne’in Rönesans'a geçiş sürecinde; Ahmet Mithat'ın ise Tanzimat ve Islahat Fermanları ile sınırları belirlenmiş bir toplumsal değişim, farklı bir medeniyet dairesine geçiş sürecinde olmalarına bağlanarak açıklanabilir. Ahmet Mithat Efendi de Rabelais ve Montaigne gibi gelişmenin temelinde bilgiyi görmektedir. [4]
Ahmet Mithat’ın Osmanlıcılık düşüncesi
Ahmet Mithat Efendi’ye bizim açımızdan bakacak olursak, her şeyden önce kendini Osmanlı görür. Osmanlı tebaasının dinini ve kimliğini yaşayabilmesi için önce Osmanlılığın var olması, devletin bekasını sürdürmesi gereklidir. Üss-i İnkılap bu yönden Osmanlılığın açıklaması gibidir. Özellikle 1. cildinin ilk kısımları ele alındığında Tanpınar’ın da söylediği gibi Osmanlı ideolojisinin bir beyannamesi gibi işlev görmektedir. Ahmet Mithat’ın Osmanlıcılık düşüncesinin temel noktalarını içerir. Osmanlı kimliği; hâkimiyeti altındaki milletlere, önceden sahip olduklarından daha fazla hürriyet vererek onları Devlet-i Aliye-i Osmaniye çatısı altında toplayıp birçok milleti içeren bir kardeşlik ağı içerisinde yaşam hakkı sunar. Bu durum Ahmet Mithat Efendi için Osmanlı medeniyetinin ne kadar üstün özelliklere sahip olduğunun açık bir göstergesidir.
İngilizler tarafından maruz kaldıkları baskılardan kurtulmak isteyen Necidîlerin Osmanlılardan yardım isteği ve Osmanlı tebaası altına girmek için gösterdikleri çaba devletin gücü ve adaletli tavrından yararlanmak isteyen farklı milletlerin de varlığını ortaya koymaktadır. Bunun gibi durumların Osmanlı tarihinde sıkça yer aldığı; Osmanlı’nın birçok devlete yetebilecek, koruyabilecek gücünün olduğu açıktır. Osmanlı gibi şanlı bir milletin diğer devletler için övünç kaynağı olabilecek kadar çok zaferi vardır. Ahmet Mithat, Osmanlı şanını sonuna kadar muhafaza etmek ve bunu Osmanlı padişahı yönetimiyle gerçekleştirmek isteğindedir. Bu yönden padişaha memnuniyeti açıktır. Osmanlı kimliğine sonuna kadar bağlıdır, her fırsatta kimliğini ve devletini yüceltmekten geri durmaz. Bu tavrını sıkça dile getirdiği “Biz Osmanlıyız!” söyleminde görmek mümkündür. Özellikle Kafkas, Gönüllü, Ahmet Metin ve Şirzat, Acâyib-i Âlem, Paris’te Bir Türk, Demir Bey yahut İnkişafı Esrar romanlarında Osmanlı ve Osmanlılığa ait birçok şeyi kuvvetle savunduğu görülür.
Ahmet Mithat Efendi’ye göre Osmanlı kimliği, gayrimüslimlere sağladığı haklar açısından Batı’dan daha iyi koşullar altında yaşamayı taahhüt eden bir yaşam biçimidir. Bu yönüyle Osmanlı yönetim biçimi ve padişahlığın en medeni toplumlarda yer alan idare şeklinden farksız olduğunu savunur. Paris’te Bir Türk romanında bu konu birkaç sayfa boyunca ele alınmıştır. Roman karakteri Nasuh, Fontainebleau’yu gezerken Batılı arkadaşları ile aralarında geçen konuşmalar doğrultusunda cumhuriyet ve sultanlık arasındaki farkı hürriyet, eşitlik kavramları üzerinden tartışmıştır. [5]
Notlar
[1] Emel Kefeli, Bir Toplum Mühendisi Olarak Ahmet Mithat Efendi, Yeni Türk Edebiyatı: Hakemli Altı Aylık İnceleme Dergisi = Modern Turkish Literature: A Biannual Peer Reviewed Journal of Research, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2013. -- sayı: 7, s. 29-30.
[2] Nurettin Tür, Kendi Kendini Yetiştiren “Hocei Evvel”: Ahmet Mithat Efendi, Resimli Tarih Mecmuası, İstanbul, 1956, cilt: VII, sayı: 73, s. 46-50.
[3] Orhan Okay, Ahmet Midhat Efendi, TDV İslâm Ansiklopedisi, 1989, İstanbul, 2. cilt, s. 100-101.
[4] Emel Kefeli, agm., s. 28-29.
[5] Özlem Öztok, Ahmet Mithat Efendi’nin Romanlarında Doğu Nostaljisinin Görünümleri, Türkbilig: Türkoloji Araştırmaları, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü [Dursun Yıldırım], 2022, sayı: 43, s. 178-179.