Artakalan: İnsan kendi sesine hangi yollardan döner?

Haberin Eklenme Tarihi: 28.10.2026 11:49:00 - Güncelleme Tarihi: 28.10.2026 11:56:00

“Güneşe Yolculuk”, “Bulutları Beklerken”, “Pandora’nın Kutusu”, “Araf” ve “Tereddüt” gibi güçlü filmleriyle insanın yaşadığı çevreyle, ailesiyle ve geçmişiyle kurduğu bağları araştıran Yeşim Ustaoğlu, “Artakalan”da yaşama iştahını yitiren bir şairin peşine düşüyor. Yönetmenliğini ve senaryosunu Ustaoğlu’nun üstlendiği, uluslararası adı “What Remains” olan 2026 yapımı film, dünya prömiyerini 74. San Sebastián Uluslararası Film Festivali’nde gerçekleştirdikten sonra 63. Antalya Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması kapsamında Türkiye’de ilk kez gösteriliyor. 

Ustaoğlu Film Yapım’ın yapımını üstlendiği filmin ortakları arasında MUBI, Tarantula Luxembourg, Cité Films, RFF International, PAK Ventures ve YUVISION bulunuyor; Istos film de yapımla iş birliği yapıyor. Yapımcılar Yeşim Ustaoğlu, Anna Maria Aslanoğlu ve Behrooz Hashemian; ortak yapımcılar Donato Rotunno, Raphaël Berdugo ve Stefan Kitanov. Görüntü yönetmenliğini Kiril Prodanov, kurguyu Mathilde Muyard, müziği Şevket Akıncı üstleniyor. Antalya’nın künyesinde sanat yönetmeni Görkem Canbolat, ses tasarımcıları Bruno Tarrière ve Aymeric Devoldère olarak sıralanıyor. Öykü Karayel’in şair Elif’i, Metin Akdülger’in müzisyen Mehmet’i canlandırdığı filmde çiftin oğlu Selim’e Ali Kayra Kul hayat veriyor. Elif’in şiirleri ise Birhan Keskin’in imzasını taşıyor.

Bu yaratıcı birlikteliğin merkezinde, aynı evin içinde giderek birbirinden uzaklaşan iki insan var. Elif, oğluyla ilgilenirken şiirlerinin yayımlanmasıyla telif geliri elde etmeye başlıyor fakat yazıyla kurduğu bağ, gündelik hayatın ağırlığını ve ekonomik yükünü taşımaya yetmiyor. Mehmet ise ses manzaraları üzerine çalışıyor, ders veriyor, yatak odasına kadar yayılan stüdyosunda müzik üretmeye uğraşıyor. İşini tutkuyla sürdüren bu adamın derslerine son verilmesi, Berlin’de yeni bir hayat kurma düşüncesini öne çıkarıyor. Elif’in ihtiyacıysa başka bir şehrin düzenine yerleşmekten önce, kendi hayatını yeniden hissedebilmek. Antalya’daki ilk gösterimin ardından düzenlenen söyleşide Ustaoğlu’nun “Çok özel bir şeyin içinde değil Elif. Hepimizden biri” sözleri, filmin bu kişisel sıkışmadan nasıl ortak bir duyguya açıldığını anlatıyor.

Bir evin içinde birbirini duyamamak

“Artakalan”, Elif’in depresyonunu büyük açıklamalarla tarif etmek yerine bedeninin ve gündelik alışkanlıklarının değişiminde görünür kılıyor. Günlerce duş alamaması, dişlerini fırçalayacak gücü bulamaması, yaşama katılma isteğinin giderek çekilmesi, ruhsal çöküşün somut karşılıklarına dönüşüyor. Öykü Karayel, bu sahnelerde karakterini dışarıdan seyredilen bir mutsuzluk görüntüsüne hapsetmiyor. Bakışındaki donukluk, hareketlerindeki isteksizlik ve çevresine karşı geliştirdiği mesafe, seyircinin Elif’le insani bir yakınlık kurmasını sağlıyor. Şairliğin toplumsal itibarıyla insanın en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hâle gelmesi arasındaki açıklık, filmin etkili taraflarından birini oluşturuyor.

Mehmet’in eşini zorlayarak duşa soktuğu sahne, ilişkinin güçlüklerini tek bir davranışta topluyor. Bu müdahaledeki sertliğin arkasında Elif’i yeniden hayata katma çabası hissediliyor; yine de sahne, yardım etme isteğinin karşısındakini ne kadar anlayabildiği sorusunu açık tutuyor. Mehmet’in “Ben gitmiyorum ama sen git” diyerek Elif’in yolculuğuna alan açması da aynı ilişkinin başka bir yüzünü gösteriyor. Akdülger, Altın Portakal Film Festivali’ndeki söyleşide karakterinin çelişkisini çok yerinde tarif ediyor: “Dinleme üzerine, ses manzaraları üzerine çalışan biri olmasına rağmen, hayatını paylaştığı kişiyle birlikteyken çok dinlediğini görmüyoruz aslında.” Sesleri titizlikle ayırt eden Mehmet’in eşinin sessizliğini duymakta zorlanması, evlilik içindeki uzaklığın en güçlü ifadelerinden biri oluyor.

Film, entelektüel üretim yapan şehirli bir çiftin hayatına bakıyor ve bu sınıfsal konumu silikleştirmiyor. Elif’in yola çıkabilme imkânı, yol boyunca karşılaşacağı kadınların çalışma ve geçinme koşullarından farklı. Buna rağmen yaşadığı iç kaos, kültürel kimliğin dar sınırlarını aşan bir gerçeklik taşıyor: Üretmek, aileyi ayakta tutmak ve geleceğe dair kararlar almak zorunda olan insan, bazen bütün bunların içinde kendi varlığını kaybedebiliyor. Karayel’in söyleşide Birhan Keskin’in “Taş” şiiri için söylediği “O bana gerçekten bütün derinliğiyle karakteri tarif etti zaten” cümlesi, performansının dayandığı içsel zemini açıyor. Şiir, Elif’in mesleğini tanımlayan bir ayrıntının ötesine geçerek sustuğunda da onun dünyasını duyuruyor.

Yol boyunca hayatın başka yüzlerine dokunmak

Elif’in anneannesinin köyüne, Artvin’in Yusufeli bölgesindeki Avcılar’a uzanan yolculuğu, filmin anlatısını evin kapalı alanından çıkarıyor. Arabasının arızalanmasıyla karşılaştığı, mevsimlik işçileri taşıyan bir kadın, bu yolun ilk önemli duraklarından biri oluyor. Onun yaşam mücadelesine Suriyeli göçmen kadınların çalışma koşulları ekleniyor. Ustaoğlu, bu karşılaşmaları Elif’in kendisini daha iyi hissetmesine yarayan örnekler olarak tüketmiyor. Kadınların geçim derdi, dayanışması ve kendi ayakları üzerinde durma çabası, başlı başına bir hayat alanı açıyor. Elif’in bakışı genişledikçe film de bireysel tükenmişliğin çevresindeki toplumsal dünyayı daha görünür kılıyor.

Auralı migreninin ardından geçirdiği kaza ve bir kadın doktorla kurduğu diyalog, yolculuğun bir başka eşiği. Ormanları tahrip edilen kasabanın hikâyesi, insanın içindeki yorgunlukla yaşadığı çevredeki yıkımı yan yana getiriyor. Yönetmen, göçü, kadın emeğini ve doğanın tahribatını açıklayıcı konuşmalarla öne itmek yerine karşılaşmaların akışına yerleştiriyor. Görüntülerdeki belgesel duyarlılık, bu insanların Elif’ten önce başlayan ve onun ayrılışından sonra da sürecek hayatlarını hissettiriyor. Ustaoğlu’nun söyleşide sorduğu “Hayat bize ne söylüyor, insanlar bize ne söylüyor?” sorusu, bu anlatımın özünü taşıyor. Yol almak, çevresindeki hayatı yeniden fark edebilmenin de koşuluna dönüşüyor.

Köye vardığında Elif, oradaki bir kadından anneannesinin ve dedesinin hikâyesini dinliyor; kapalı evi açıyor, temizliyor, odun kırıyor ve kendisine yeni bir düzen kuruyor. Buradaki değişimin inandırıcılığı, gündelik emeğe dayanmasında saklı. Doğa, uzaktan bakılan güzel bir manzara olmaktan çıkıp bedenin çalıştığı, yorulduğu, dinlendiği bir yaşam alanına dönüşüyor. Kiril Prodanov’un görüntüleri dağların, yolların ve evin dokusunu seyircinin duyularına açarken görsel bir doygunluk yaratıyor. Modern insanın yersiz yurtsuzluğu, burada aileden kalan bir toprağa değiyor. Elif’in yeniden şiir yazabilmesi, sonsuza kadar kök salmaya karar vermesinden çok, bir süreliğine tutunabileceği yeri bulmasıyla anlam kazanıyor.

Babalığın yükü, geçmişin sesi

Elif’in gidişi, Mehmet’in hayatındaki sorumluluk dağılımını değiştiriyor. Selim’in bakımı, ev işleri ve gündelik düzen artık onun omuzlarında. Trabzon’dan gelen, babasının ağır hasta olduğunu bildiren haber ise bu yeni deneyimi geçmişle yüzleşmeye bağlıyor. Oğluyla birlikte gittiği evde, bakımsızlığın içinde ölümü bekleyen babasını buluyor; evi temizliyor, yemek yapıyor hem çocuğunun hem babasının bakımını üstleniyor. Elif’in köy evini yaşanabilir kılmasıyla Mehmet’in baba evindeki uğraşı arasında sessiz bir bağ kuruluyor. İki karakter de birikmiş yükün içine ellerini sokarak kendi hayatlarıyla yeniden ilişki kuruyor.

Mehmet ile babasının hesaplaşması, yıllardır süren kopuşun ardındaki çocukluk acısını açığa çıkarıyor. Mehmet, ağabeyinin ölümünden sert mizacıyla hatırladığı babasını sorumlu tutuyor; kendi oğlunun hafızasında farklı bir baba olarak kalmak istiyor. Babasının o gün arı kovanlarına yardım için gittikleri köyde yaşanan kazayı anlatması, bu öfkenin karşısına suçlulukla taşınan başka bir hatıra koyuyor: Çocuk, onun kullandığı aracın altında kalıyor; baba, ölümde kendi payının olabileceğini dile getiriyor. Ardından gelen uzun sessizlik, ailedeki başka kayıplara da uzanıyor. Babasının ölümünden sonra Mehmet’in köy evindeki eski ahşap arı kovanlarını yakması, geçmişin maddi izleriyle kurduğu ilişkinin sarsıcı bir ifadesine dönüşüyor. Film, bu hareketi kolay bir arınma duygusuna bağlamadan acının ağırlığını koruyor.

Metin Akdülger, Mehmet’in gerginliğini, kırılganlığını ve değişimini birbirine bağlayan esnek bir performans sergiliyor. Karakterin sorumluluk almasıyla geçmişe duyduğu öfke arasındaki geçişler, onu tek bir duyguyla tanımlamayı güçleştiriyor. Söyleşide “O yüzden rolün zor olan kısmı biraz kendi içimizi kazmaktı bence” derken işaret ettiği kişisel arayış, perdede de karşılığını buluyor. Mehmet’in ata evinden, hatta babasının nefesinden ve köyün doğasından kaydettiği sesleri müzik çalışmasına katması, bu dönüşümün yaratıcı sonucunu veriyor. Stüdyodaki arkadaşına gönderdiği kayıtların güçlü bir ses örüntüsüne dönüşmesi, yaşananların sanatsal üretime nasıl karıştığını duyuruyor. Elif kelimelerine dönerken Mehmet de üzerine çalıştığı seslerin kendi hayatındaki karşılığını keşfediyor.

Geriye kalanla yeniden yaşamak

“Artakalan”ın en güçlü yanı, dönüşümü bir anda gerçekleşen aydınlanmalarla açıklamaması. Temizlik yapmak, yürümek, odun kırmak, bir yabancıyı dinlemek, bir odanın sesini kaydetmek; bütün bu küçük eylemler, yaşama yeniden katılmanın somut adımları oluyor. Elif’in eşi ve oğluyla görüntülü konuşmaları, uzaklaşmanın aile bağını koparmak anlamına gelmediğini hissettiriyor. Sonunda Selim’i de arabasına alması, bulduğu yeni hareket alanını çocuğuyla paylaşabilmesinin sıcaklığını taşıyor. Ustaoğlu’nun “Hemen her filmimde bir umut vardır. Çünkü ben bir değişim süreci anlatırım” sözleri, bu finalin duygusunu açıklıyor.

Bununla birlikte filmde doğaya dönüşü herkes için geçerli bir kurtuluş reçetesi olarak okumak, yol boyunca karşılaşılan hayatların farklarını gözden kaçırmak olur. Köyde yaşamak, göçmen kadınlar için çalışmak, Mehmet için baba evine dönmek ve Elif için yazıya yeniden yaklaşmak aynı deneyimler değil. Ustaoğlu’nun geçmişe dönmenin bir çözüm olup olmadığı sorusuna verdiği “Belki çarelerden bir tanesi” yanıtı, filmin açtığı ihtimali yerli yerine oturtuyor. Karakterler geçmişlerine dair yeni şeyler öğrendikçe, yaşadıkları anı da daha dikkatle algılamaya başlıyor. Doğanın görüntüsüyle insan emeğinin, şiirle gündelik hayatın, sesle hatıranın birbirine değmesi bu yüzden değer kazanıyor.

Yeşim Ustaoğlu, “Artakalan”da şehirli insanın iç kaosunu gerçekçi bir yerden okurken Öykü Karayel ve Metin Akdülger’in güçlü oyunculuklarıyla bu sıkışmayı seyircinin yakınlık kurabileceği bir deneyime dönüştürüyor. Görüntünün zenginliği, müziğin ve çevresel seslerin anlatıdaki yeri, dönüş fikrini hem görülür hem işitilir kılıyor. Geriye kalan, geçmişin bütünüyle kapanması ya da bütün yaraların iyileşmesi değil; insanın taşıdığı yükle nasıl yaşayabileceğine dair yeni bir imkân. Elif’in yeniden yazabildiği, Mehmet’in yeniden dinleyebildiği noktada film, adına da karşılığını buluyor: Kaybettiklerimizin ardından, hayata yeniden dokunmamızı sağlayacak bir şeyler hâlâ elimizde duruyor.