Yıkıcı aktörlere karşı önemli cevap: Antalya Diplomasi Forumu
Haberin Eklenme Tarihi: 21.04.2026 11:06:00 - Güncelleme Tarihi: 21.04.2026 11:09:00Uluslararası sistemin giderek daha kırılgan, daha parçalı ve daha öngörülemez hâle geldiği bir dönemde, diplomasi kimi kesimlerce, çoğu zaman ya “geciken bir refleks” ya da “sembolik bir jest” olarak algılanıyor. Oysa bu yıl beşincisi düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu (ADF), bu algının ötesine geçme iddiasını taşıyan nadir platformlardan biri olarak dikkat çekiyor. Özellikle Orta Doğu’da tırmanan krizler -İsrail’in giderek daha yıkıcı hâle gelen askerî ve siyasi hamleleri ve İran-Lübnan-Filistin ekseninde derinleşen gerilimler düşünüldüğünde- bu tür platformların yalnızca “konuşma alanı” değil, aynı zamanda bir “karşı söylem üretim zemini” olduğu daha net görülüyor.
Binlerce yıllık medeniyetler tarihinin beşiğindeki Antalya’da gerçekleşen bu forum, klasik diplomasi araçlarının aşındığı veya kasıtlı olarak aşındırıldığı bir çağda, çok taraflılığın yeniden nasıl anlam kazanabileceğine dair önemli ipuçları sunuyor. Ancak bu özlü analizimizde de değineceğimiz şekliyle, bu tür değerli çabaların, sınırlarını, çelişkilerini ve gerçek etkisini sorgulamadan yapılacak bir övgü de yıkıcı aktörlerin pervasızca ve tüm dünyayla dalga geçercesine sürdürdükleri eylemleri gölgesinde, eksik kalabilecektir.
Antalya Diplomasi Forumu: Söylem ve etki
17-19 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen, 150 ülke ve 66 uluslararası kuruluştan 6000’i aşan üst düzey yetkili ve katılımcıyı ağırladığı bildirilen bu yılki forumun, geçmiş yıllardaki örnekleri gibi en dikkat çekici yönü şüphesiz yine anılan geniş katılımcı profili ve tematik çeşitliliği oldu. Etkinlik çerçevesinde, onlarca ülkeden devlet ve hükûmet başkanları, başkan yardımcıları, dışişleri bakanları, uluslararası kuruluş yetkilileri, akademisyenler ve öğrenciler ile basın mensupları bir araya gelirken, bu yoğun katılım, bölgeselde başlayan bu forumun küresel ölçekte artan görünürlüğünü ortaya koymuştur.
Bu yılki forumda, başta İran özelinde süren derin kriz alanlarına cevap olarak, Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan dışişleri bakanlarının gerçekleştirdiği toplantı, bölgesel diplomasi açısından önemli bir moment olarak öne çıkarken; Balkan Barış Platformu Bakanlar Toplantısı da Avrupa’nın kırılgan güvenlik mimarisine dair dikkat çekici mesajlar içermiştir.
Öte yandan “Jeopolitik Belirsizlikler Çağında Avrupa’nın Rekabet Gücü”, “Asya ve ASEAN”, “Latin Amerika ve Karayipler’in Geleceği” ve “Kritik Mineraller: Rekabet, İşbirliği, Güvenlik” gibi yelpazesi oldukça geniş tutulan muhtelif paneller; forumun yalnızca bölgesel değil, küresel meseleleri de kapsayan bir perspektif sunduğunu göstermektedir.
Ancak eleştirel bir perspektiften bakıldığında, bu çeşitliliğin aynı zamanda bir dağınıklık riski taşıdığı da söylenebilir. Çok sayıda başlık, çok sayıda aktör ve çok sayıda kriz… Bu yoğunluk içinde somut politika çıktıları üretmek elbette kolay değildir. Forumun bir “klasik diplomasi vitrini” olma riski, tam da burada ortaya çıkar.
Yine de Antalya Diplomasi Forumu’nu diğer benzer platformlardan ayıran önemli bir fark, Batı merkezli uluslararası düzenin dışında, alternatif bir diplomatik söylem üretme iddiasıdır. Bu iddia, özellikle bir dönem Batı’da herkesin “sus pus olduğu” İsrail’in yıkıcı eylemlerine yönelik eleştirilerin daha açık dile getirilebildiği bir zemin yaratması açısından da oldukça önemlidir.
“Çok kutuplu kaos” ve diplomatik alanın daralması
Günümüz uluslararası sistemi, artık ne Soğuk Savaş’ın iki kutuplu netliğine ne de 1990’ların tek kutuplu iyimserliğine sahip. Bunun yerine, güç merkezlerinin çoğaldığı, normların aşındığı ve krizlerin eş zamanlı olarak farklı coğrafyalarda patlak verdiği bir “çok kutuplu kaos” dönemindeyiz.
Bu bağlamda, Rusya’nın kendi “arka-bahçesi” gördüğü coğrafyalarda son dönem artan yoğun ihlalleri; buna ilave ABD’nin yıllara dayanan hukuk tanımayan eylemleri, ama en belirgin olarak, İsrail’in özellikle Gazze başta olmak üzere yürüttüğü soykırıma varan sonu gelmeyen “askerî operasyonları”; yalnızca bölgesel değil, küresel düzeyde zaten ilk emareleri çoktan gelmiş olan yeni bir “norm erozyonu” dönemine işaret ediyor. Uluslararası hukukun selektif uygulanması, sivillerin korunmasına yönelik ilkelerin göz ardı edilmesi ve büyük güçlerin bu süreçteki çifte standartlı tutumu, diplomatik zemini ciddi biçimde aşındırıyor.
Öte yandan Filistin’in ardından, İran ile Lübnan hattında şekillenen gerilim, bölgesel çatışmaların ne kadar hızlı küresel krizlere evrilebileceğini gösteriyor. Doğrudan veya vekil güçlerle yürütülen savaşlar çatışma riskini sürekli diri tutarken, diplomatik kanalların ne kadar kırılgan olduğunu da ortaya koyuyor.
Tam da bu noktada Antalya Diplomasi Forumu’nun önemi ortaya çıkıyor. Çünkü forum, yalnızca devletler arası resmî temasların ötesine geçerek, farklı aktörleri aynı zeminde buluşturmayı hedefliyor. Bu manada, “Değişen Dünyada Bölgesel Sahiplenmenin Rolü” ya da “Yarını Tasarlarken Belirsizlikleri Yönetmek” gibi forumun ana temaları, aslında bu kaotik yapının nasıl yönetilebileceğine dair “kolektif bir akıl üretme çabası”nın parçaları hâline geliyor.
“Kamu-akademi diplomasisi”: Klasik çerçevenin ötesinde bir arayış
Antalya Diplomasi Forumu’nun en dikkat çekici yönlerinden biri belirttiğimiz üzere, “klasik devletler arası diplomasi anlayışını aşma çabası”dır. Bu forum, yalnızca dışişleri bakanlarının ya da devlet başkanlarının bir araya geldiği bir platform değil; aynı zamanda akademisyenlerin, düşünce kuruluşlarının, medya temsilcilerinin, sivil toplum aktörlerinin hatta lisanstan doktoraya başarılı üniversite öğrencilerinin aktif biçimde yer aldığı bir “kamu-akademi diplomasisi” alanı sunmaktadır.
Bu yönüyle forum, diplomasiyi kapalı kapılar ardında yürütülen “gizemli” ve “elit bir faaliyet” olmaktan çıkarıp daha geniş bir tartışma zeminine taşır. Özellikle uluslararası ilişkilerde bilgi üretiminin ve anlatı kurmanın giderek daha önemli hâle geldiği bir dönemde, akademinin ve sivil toplumun sürece dâhil edilmesi bu bağlamda kritik bir kazanımdır.
Forum kapsamında düzenlenen “Belirsizliklerin Yönetilmesinde Stratejik İletişim” ya da “Tekno-Kutup Dünyasında Yapay Zekânın Jeopolitiği” gibi paneller, yalnızca politik karar alıcıları değil; aynı zamanda bu kararları anlamlandıran ve eleştiren epistemik toplulukları da sürece katmaktadır. Bu durum, diplomatik süreçlerin daha şeffaf ve daha tartışılabilir hâle gelmesine katkı sunar.
Ancak bu tür modellerin de elbette kendi içinde sınırları vardır. Akademik tartışmaların politika yapım süreçlerine ne ölçüde etki ettiği her zaman tartışmalıdır. Yine de bu tür bir etkileşim zemini, tabiatıyla hiç olmamasından daha değerlidir. Çünkü diplomasi artık yalnızca kimi kıdemli diplomatların vazgeçemedikleri “güç” boyutuyla değil; aynı zamanda “bilgi, söylem ve meşruiyet” üretimiyle de ilgilidir.
Başta İsrail gibi yıkıcı aktörlere karşı “kalıcı diplomatik direnç” ve ADF
Tam da bu esnada, “İsrail gibi yıkıcı aktörlere cevap” ifadesi, yalnızca bir siyasi pozisyon değil; aynı zamanda uluslararası sistemin geleceğine dair bir tartışmayı da içerir. Çünkü mesele yalnızca bir ülkenin politikaları değil, bu politikaların uluslararası toplum tarafından nasıl karşılandığıdır.
Bugün İsrail’in eylemlerine yönelik tepkilerin sınırlı kalması, uluslararası sistemdeki güç asimetrilerinin ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor. Bu durum, diğer aktörler için de bir emsal teşkil edebilir. Yani cezasızlık, yalnızca mevcut krizi değil, gelecekteki krizleri de besleyen geniş bir sorunsaldır.
Antalya Diplomasi Forumu’nun bu noktadaki rolü, doğrudan yaptırım üretmek ya da krizleri çözmek değil; “alternatif bir normatif çerçeve” sunmaktır. Bu çerçeve, uluslararası hukukun evrenselliğini yeniden vurgulayan, sivillerin korunmasını merkeze alan ve çok taraflılığı savunan bir yaklaşımı içerir.
Ancak bu tür bir diplomatik direncin etkili olabilmesi için bazı temel koşulları en başından sonuna geçerli kılmak elzemdir: Birincisi, söylemin tutarlılığıdır. Farklı krizlere farklı standartlar uygulandığında, hatta dış politikadan zaman zaman ayrılması güç iç politik kriz yönetiminde tezat uygulamaların sürdürülmesi hâlinde, üretilen söylem inandırıcılığını kaybeder.
İkincisi, bölgesel iş birliğinin farklı boyutlarla güçlendirilmesi zorunlu olabilir. Örneğin bu yılki ADF’de, Türkiye-Mısır-Pakistan-Suudi Arabistan gibi aktörlerin ortak zemin bulması, bu açıdan kritik önemdedir ancak yeterli olmayabilir. Hele ki “pragmatizm sarmalı”nda aktörlerin değişken tutumları, başta ilkesel bazda Birleşmiş Milletler gibi tüm insanlığa mal olmuş yapıları da bir yerinden sürece dahil etmeyi gerektirir. Üçüncü boyutta da buna bağlı olarak, diplomatik söylemin somut politikalara dönüşebilmesi için gösterilecek çaba merkezdedir. Bu çaba, anlık siyasi kazanımların ötesinde uzunca bir döneme yayılmalı; ideolojik ve iktisadi kazançların dışında tutulmalıdır. Aksi takdirde forumlar, ne kadar etkileyici olursa olsun, gerçek dünyadaki güç dengelerini değiştirmekte yetersiz kalabilir veya benzeri örnekleri arasında kaybolabilir.
Yeni nesil diplomasi yöntemi olarak ADF: “Yetmez ama vazgeçilmezdir”
Antalya Diplomasi Forumu, mevcut uluslararası sistemin krizlerine tek başına çözüm sunabilecek bir mekanizma değildir. Ancak bu, onun önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, tam da sistemin tıkandığı noktalarda, yeni fikirlerin, yeni ittifakların ve yeni söylemlerin filizlenebileceği alanlar yaratır. Bugünlerde basında çokça tartışma yaratan ve esasen uzunca bir süredir pek çok uluslararası alanda da benzeri tartışmalı söylemlerini sürdüren ABD’nin mevcut Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’dan, hâlen savaş hâlindeki iki önemli ülkenin, yani Rusya ve Ukrayna’nın, Dışişleri Bakanlarına kadar, çok farklı kutupları ve isimleri bir araya getirmek, fikirlerini kamuoyuna oldukça açık bir platformda sunabilmek bu noktada ADF’nin temel başarısıdır denilebilir.
Nitekim bugün İran-Lübnan-Filistin hattında sonu gelmeyen gerilimler ve İsrail’in tüm dünyayla dalga geçercesine devam ettiği agresif politikaları, uluslararası toplumun ne kadar hazırlıksız ve bölünmüş olduğunu gözler önüne seriyor. Bu tablo karşısında diplomasi, her geçen gün, belki de kimi kesimlerin planlarına da uygun surette, zayıf bir araç gibi görünmeyi sürdürüyor. Ancak alternatifi düşünüldüğünde -yani kontrolsüz güç kullanımı ve sürekli çatışma hâli -o vakit diplomasinin her türünün değeri de en azından insanlık namına tarafsız kalabilenlerce daha iyi anlaşılıyor.
Bu nedenle Antalya Diplomasi Forumu’nu, ne abartılı bir iyimserlikle yüceltmek ne de işlevsiz bir etkinlik olarak küçümsemek doğru olur. Asıl mesele, bu tür platformların sunduğu imkânları nasıl değerlendirdiğimizdir. Eğer bu forumlar, yalnızca konuşulan değil; dinlenen, tartışılan ve en önemlisi harekete geçiren alanlara dönüşmeye devam ederse; bu çerçevede sivil toplumdan alınan gücü diplomatik kazanımlar hâline getirmeyi sürdürürse, o zaman gerçekten yıkıcı aktörlere karşı sarf edilen, etik tabanı güçlü, anlamlı cevaplar da her geçen gün daha kalıcı hâle gelebilecektir. Bu şekilde bölgeselden başlayan bu tür kayda değer atılımlar, küresel diplomasi icrasında içinde de devletlerin, “fütursuz güç kullanımı” ilkesinin arkasına saklanmak yerine daha insani politika-inşası dönemine saygı göstermeleri adına eşsiz yapı taşları olmayı da sürdürecektir.