Krizler dönemindeki Avrupa'nın daralan siyasetini Türkiye diplomasisi ile aşma hamlesi

Haberin Eklenme Tarihi: 26.10.2026 14:28:00 - Güncelleme Tarihi: 26.10.2026 15:31:00

Son günlerde Fransa’da şiddetlenip tüm Avrupa’ya uzanan toplumsal gerilimler, Almanya gibi “amiral gemisi” niteliğindeki ülkelerde bitmek bilmeyen iç krizler ve İngiltere’nin her an bir saldırıya uğrayacakmışçasına sürdürdüğü savaş söylemleri, Avrupa’nın ekonomik ve siyasal geleceğini hiç olmadığı kadar tartışmaya açmış durumda. Bu esnada, Türkiye’nin ise, çevresini saran onca savaş, gerilim ve tehdide rağmen, Avrupa’dan, Orta Doğu ve Türkistan coğrafyalarına geliştirmekten geri durmadığı ilişkiler, yeni bir “stratejik bağlantısallık dönemi”nin habercisi niteliğinde. Son olarak 23 Ekim’de İstanbul’da düzenlenen ve “R4+E3 toplantıları” olarak isimlendirilen çok yönlü mekanizmalarda da görüldüğü üzere, Türkiye merkezli anılan dönüşümün güncel diplomatik örneklerini her alanda hissetmek mümkün hale geldi.

Bu noktada, Avrupa Birliği’ndeki başta aşırı sağ ve kültürel olarak kapalı muhtelif kesimlerin yarım asrı aşan süredir sürüncemede tuttuğu “üyelik macerası”nın bıraktığı olumsuz intibaının aksine, Türkiye’nin Avrupa’dan koptuğu veya Avrupa’nın krizlerini geride bıraktığı savı da boşa çıkıyor denilebilir; zira Türkiye, farklı coğrafyalarla kurduğu ekonomik, siyasi ve güvenlik ilişkilerini eş zamanlı biçimde geliştirmesiyle, uluslararası sistemdeki hareket alanını genişletiyor ve bu durum, esasen son dönem ABD’den Rusya’ya pek çok kayda değer dünya gücüyle zor günler yaşayan Avrupa ülkeleri ve AB’nin yararına da bir istikrar sağlama boyutuna geçiyor.

Ancak bu tür süreçleri anlamak adına öncelikle Fransa’dan dalga dalga yayılan toplumsal huzursuzlukları, bu esnada Almanya Şansölyesi Merz’den gelen “Türk toplumu” ve “göç” temalı son açıklamaları ve krizlerin hız kesmediği bir çağda Türkiye’nin gelişmeyi sürdüren bölgesel iş birliklerini aynı analitik çerçevede ele almakta fayda bulunuyor.

Fransa’nın protestoları: Avrupa’nın çoktan kronikleşen toplumsal meseleleri

Fransa’da sokaklara yansıyan toplumsal huzursuzluğu yalnızca hükümet politikalarına yönelik dönemsel bir itiraz olarak değerlendirmek, Avrupa’nın içinden geçtiği dönüşümün kapsamını gözden kaçırmak olacaktır. Fransız siyasal hayatında protestoların tarihsel ağırlığı, sendikaların örgütlenme kapasitesi ve devlet ile toplum arasındaki güçlü ilişki, ekonomik ve sosyal itirazların ülke çapında görünürlük kazanmasını kolaylaştırıyor. Bununla birlikte Fransa’daki her protestonun aynı nedenlerden kaynaklandığını veya bütün Avrupa toplumlarının benzer tepkiler verdiğini varsaymak da tabiatıyla doğru değil.

Asıl mesele, farklı Avrupa ülkelerinde değişik biçimlerde ortaya çıkan hoşnutsuzlukların ortak zemini. Hayat pahalılığı, barınma maliyetleri, kamu hizmetlerine erişim, ücretlerin satın alma gücü ve gelecek beklentileri, toplumsal refahın nasıl paylaşıldığına ilişkin tartışmaları derinleştirirken, kökleri 18. ve 19. yüzyıllarda da aranması gereken ve özetle yöneticilerden toplumun geneline yayılabilen “kibir ve elitizm” dokulu ayrımcı tavırlarla eş değer şarkiyatçılık meselesi konuşulması elzem diğer saklı huzursuzluk gerekçeleri arasında. Buna yaşlanan nüfus, göç ve kimlik tartışmaları, son 80 yılın toplumsal kaynağının git gide elden kayması ve eş zamanlı savunma harcamalarının artması ile uluslararası çatışmaların ekonomik sonuçları da ekleniyor.

Burada Avrupa’nın temel çelişkilerinden biri de artık herkesçe zikredilen bir açmaz: Kıta, bir yandan ekonomik rekabet gücünü, savunma kapasitesini ve küresel etkisini korumaya çalışırken diğer yandan vatandaşlarının AB ölçeğinde artık oldukça alıştıkları refah beklentilerini karşılamak zorunda. Ekonomik büyümenin toplumsal karşılığının zayıfladığı yönündeki algı güçlendikçe, zaten tarihsel arka planı sorunlu mevcut siyasi temsil mekanizmalarına duyulan güven de elbette tartışmaya açılıyor.

Fransa bu açıdan Avrupa’nın bütünü adına konuşan bir ülke olmaktan ziyade, söz konusu gerilimlerin tarihsel olarak güçlü bir protesto kültürü üzerinden görünürleştiği bir örnek teşkil ediyor. Yani bazı “güç temelli” realist bakış açılarının aksine, Fransa gibi bir örnek üzerinden, felsefi ve kültürel dokuyu anlamak mümkün hale gelirken, asıl soru da bu bağlamda, Avrupa’da protestoların neden arttığından ibaret değil; ekonomik ve siyasi sistemlerin, dijitalleşme ve post-modernleşmeyle iyiden iyiye değişen toplumsal beklentileri hangi ölçüde karşılayabildiği noktasında kilitleniyor.

Avrupa’nın sorunlu kimlik sınırları ve Türkiye’nin konumu

Edward Said’in daha 1978’de meşhur kitabı “Oryantalizm” ile ortaya koyduğu eleştiri bu açıdan kıymetli. Batı’nın, Doğu’yu yalnızca gözlemleyen veya inceleyen bir özne olmadığını; bilgi, temsil ve iktidar ilişkileri aracılığıyla Doğu hakkında belirli anlamlar da ürettiğini ve bu şekilde “gücünü koruduğunu” ortaya koyan Said, bugün için de bize ilham verebilir. Bu ilham aracılığıyla, tarihsel hegemonya ve temsil biçimlerinin günümüzde nasıl sürdüğünü, dönüştüğünü ve farklı aktörler tarafından nasıl sorgulandığını incelemeye imkân tanınabilir.

Avrupa ile Türkiye arasındaki ilişki, bu açıdan dikkate değer bir örnek. Türkiye, Avrupa’nın ekonomik üretim zincirleri, ticaret ağları, turizm sektörü ve toplumsal yapısıyla iç içe geçmiş durumda. Buna karşın Türkiye’nin Avrupa siyasi alanına aidiyeti, AB üyeliği ve kimlik tartışmaları söz konusu olduğunda farklı ölçütler üzerinden değerlendiriliyor. Bu durum, her Avrupa ülkesinin veya kurumunun aynı yaklaşımı benimsemediği anlamına geliyor. Diğer bir deyişle, ekonomik karşılıklı bağımlılığın kabul edilmesi bir yana, siyasi ve kültürel aidiyetin tanınması ise her zaman diğer yana.

Türkiye’nin ise kendi dış politik rotasında durmadan, Türkistan ve Orta Doğu başta olmak üzere, Afrika, Asya ve Latin Amerika’ya kadar uzanan ilişkilerini derinleştirmesi bu tartışmaya artık yeni bir boyut kazandırıyor. Türkiye sadece Avrupa’ya yönelen veya Avrupa ile ilişkileri üzerinden “moderniteyi tanımlayan bir ülke” olarak ele alınamaz. Farklı coğrafyalarda geliştirdiği diplomatik ve ekonomik bağlantılar, uluslararası konumunun birden fazla ilişki ağı içerisinde değerlendirilmesini gerektiriyor, “kısır modernizm tartışmaları”nı da bu yolla aktif ve insanî diplomasi anlayışıyla sorguluyor.

Bu değerlendirmelerin en temel sorusu şu: Avrupa, Türkiye’yi kendi ekonomik ve toplumsal yapısının bir parçası olarak kabul ederken onun siyasi aidiyetini hangi koşullarda tanıyor? Türkiye’nin Avrupa dışındaki bağlantılarının güçlenmesi, bu ilişkinin geleneksel merkez-çevre hiyerarşileri üzerinden açıklanmasını ne ölçüde zorlaştırıyor? Bu sorular, Türkiye’nin Avrupa’yla ilişkilerinde bütün sorunların ortadan kalktığı veya eski hegemonik tutum ve hiyerarşilerin sona erdiği iddiasını gerektirmezken, aksine, karşılıklı bağımlılık ile siyasi aidiyet arasındaki gerilimin bu aşamadan sonra daha dikkatli incelenmesini zorunlu kılıyor.

Merz’in açıklaması: Türk kökenli göçün Avrupa içindeki gerçek değeri

Bu noktada, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in, “Türkiye’den gelen göçün Almanya’yı kültürel, ekonomik ve bilimsel açıdan zenginleştirdiğini” ahiren dikkat çekici surette vurgulaması, Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkinin toplumsal boyutunu yeniden değerlendirmek için önemli bir çıkış noktası olabilir. Bilindiği üzere, 1961’de başlayan Türkiye-Almanya iş gücü göçü, zaman içerisinde geçici işçilik çerçevesini aşarak kuşaklar boyunca devam eden toplumsal ve ekonomik ilişkilere dönüştü. Türk kökenli topluluklar, Almanya’nın sanayi üretimine ve hizmet sektörüne katkıda bulunmanın ötesinde, akademik hayattan kültür ve sanata kadar farklı alanlarda da varlık gösterdi. Artık en kritik istihbarat biriminin başında veya başkent belediyesinin yönetiminde bir Türk kökenliden bahsedilmesi mümkün.

Merz’in açıklaması, bu tarihsel katkının siyasi düzeyde tanınması bakımından önemli. Ancak bu kabulün Almanya’daki veya Avrupa’daki bütün göç tartışmalarını çözdüğü sonucuna varmak elbette mümkün değil. Ekonomik katkının tanınması ile toplumsal eşitliğin, aidiyetin ve ayrımcılıkla mücadelenin güvence altına alınması farklı meseleler. Tam da bu noktada yukarıda dile getirdiğimiz perspektif yeniden önem kazanıyor, zira Türk kökenli topluluklar Avrupa’nın dışında duran bir olgu değil, Avrupa toplumlarının tarihsel dönüşümünün de bir parçası. Buna rağmen göçmen kökenli bireylerin aidiyeti, zaman zaman kökenleri üzerinden yeniden sorgulanabiliyor. Bu çelişki, Avrupa’nın yalnızca dışarıyla ilişkilerinde değil, kendi toplumsal yapısını tanımlama biçiminde de bir dönüşüm yaşadığını gösteriyor.

Bilhassa bugünlerde “aşırı sağ” sorunuyla yeniden yüz yüze geldiği görülen Merz yönetiminin, Türk toplumu temelli açıklamalarını “geçici siyasi manevralar” olarak nitelendirmemek adına, bu aşamadan sonra Alman üst düzey siyasilerinin bu tür olumlu beyanları, toplumun geneline yayılan ve esasen aşırı ve yıkıcı milliyetçi kesimleri de besleyen kültürel ayrımcılıkla mücadele vesilesi olarak görmeleri, örneğin tam da bu dönem dünyada bu tür bir yıkıcı milliyetçiliğin belki de bir numaralı temsilcisi olan İsrail’le de ilişkilerine daha insanî ve aklıselim bir çerçeve kazandırmaları beklenmeli.

Türkistan’dan Orta Doğu’ya: Türkiye’nin çok katmanlı bağlantı stratejisi

Gelinen süreçte, Türkiye’nin Avrupa’yla ilişkilerini anlamak için yalnızca AB üyelik sürecine veya Avrupa başkentleriyle yürüttüğü ikili diplomasiye odaklanmak artık yeterli değil. Türk Devletleri Teşkilatı çerçevesinde gelişen kurumsal iş birliği ve Orta Doğu ülkeleriyle derinleşen ekonomik, siyasi ve güvenlik ilişkileri de aynı resmin parçası.

Örneğin Zirve toplantıları yakında ülkemizde gerçekleşecek Türk Devletleri Teşkilatı, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan arasında siyasi diyalog, ekonomik iş birliği, kültürel ilişkiler ve ortak yaklaşım geliştirilmesi için kurumsal güçlü bir zemini çoktan oluşturdu. Bu iş birliğinin somut ekonomik boyutunu ticaret verileri ortaya koyuyor. Türkiye’nin TDT üyesi ülkelerle dış ticaret hacmi 2025 sonunda yaklaşık 16,9 milyar dolara ulaştı. Ticaret Bakanlığı’nın 2026 verileri, ekonomik ilişkilerin ulaştırma, ticaret, teknoloji ve Orta Koridor gibi alanlarda geliştirilmesinin sürdüğünü gösteriyor. Orta Koridor’un önemi, yalnızca Türkiye ile Avrasya ve Türkistan arasındaki ticaretin artmasından ibaret değil. Hazar Denizi üzerinden Kafkasya ve Türkiye’yi Avrupa pazarlarına bağlayan güzergâh, Asya ile Avrupa arasındaki tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi açısından da önem taşıyor. Böylece Türkiye, bir yandan Avrupa’nın üretim ve ticaret ağlarıyla ilişkilerini korurken diğer yandan Türkistan’la ve Çin’e kadar kritik bir alanla ekonomik bağlantılarını derinleştirebilecek bir konuma sahip oluyor. Bununla birlikte ticaret hacminin artması, kendiliğinden ortak bir siyasi veya ekonomik blok oluştuğu anlamına da tabiatıyla gelmiyor. Ulaştırma altyapısı, gümrük işlemleri, finansman, mevzuat uyumu ve ülkelerin farklı dış politika öncelikleri, iş birliğinin ne ölçüde derinleşeceğini belirleyecek önemli dosyalar olarak halen önümüzde duruyor.

Türkiye’nin, her tür çatışma riskine rağmen, Orta Doğu açılımında da, ekonomik ilişkiler kadar güvenlik ve diplomasi alanları bu manada öne çıkıyor. Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkenin kolektif caydırıcılık ve savunma iş birliğini geliştirme yönündeki iradesini çoktan ortaya koydu. Türkiye, bu iradeye, geçtiğimiz günlerde Endonezya, Katar, Pakistan’la birlikte Bedir Mutabakatı’nı, ayrıca Libya’yla deniz hukuku alanındaki ikili oydaşmayı da ekleyerek ilave güç kazandırmaya devam etti. Bu gelişmeler, Türkiye’nin bölgesel ilişkilerinin yalnızca ikili diplomatik temaslardan ibaret olmadığını; bilhassa çoklu krizler çağında güvenlik ve savunma alanında da kurumsal mekanizmalar oluşturma arayışının bulunduğunu gösteriyor. Öte yandan Türkiye’nin Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerle yürüttüğü diplomatik diyalog, Pakistan’la ilişkileri ve Orta Doğu’daki çatışmaların çözümüne yönelik girişimleri, “bölgesel sorunların bölge ülkelerinin de sorumluluk üstlenmesiyle ele alınması” yaklaşımıyla birleşiyor.

R4+E3 toplantılarıyla Avrupa, Asya ve Orta Doğu aynı masada

Son olarak 23 Ekim 2026’da ise İstanbul’da gerçekleştirilen toplantılar, Türkiye’nin farklı diplomatik çevreleri bir araya getirme kapasitesini tartışmak için güncel bir örnek sunuyor. R4; Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan’ı, E3 ise Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ı kapsıyor. İtalya da İstanbul’daki ortak toplantıya katılırken, dolayısıyla toplantı, çok sayıda kritik oyuncuyu bir araya getiren genişletilmiş bir diplomatik format olarak gerçekleşti. Gündemde Filistin meselesi, ABD/İsrail ile İran arasındaki çatışma, Hürmüz Boğazı, Yemen, deniz ulaşımının güvenliği ve Rusya-Ukrayna savaşı gibi birbiriyle bağlantılı bölgesel ve uluslararası meseleler dikkat çekti.

R4 mekanizmasının temel yaklaşımı, bölgesel sahiplenme üzerinden kalıcı istikrarı ve diyaloğu desteklemek iken, E3 ise başlangıçta İran’ın nükleer programı konusunda ortaya çıkan, zamanla daha geniş diplomatik konulara uzanan bir iş birliği formatı. Bu iki çerçevenin bir araya gelmesi, Orta Doğu ülkeleri ile önde gelen Avrupa devletleri arasında doğrudan istişare imkânı sağlıyor. Toplantının önemi ise, tarafların bütün konularda aynı görüşte olmalarından ziyade, farklı çıkar ve önceliklere sahip ülkelerin ortak sorunlar üzerinde “diplomatik koordinasyon” arayabilmesinden kaynaklanıyor.

Türkiye açısından da bu format, Avrupa’yla ilişkileri, yalnızca bazı üye ülkelerin kısır ve tek-taraflı ajandalarıyla durdurmayı sürdürdüğü AB üyelik süreci veya ticari müzakereler üzerinden yürütmenin çok ötesine geçen verimli bir diplomatik alan oluşturuyor. Türkiye, Avrupa ülkeleriyle doğrudan ilişki kurarken aynı masada Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerle de görüş alışverişi yapabiliyor. Bu durum, Türkiye’nin coğrafi konumunu siyasi bir işleve dönüştürme çabası olarak yorumlanabilir; bir toplantıyla bütün çatışmaların çözüleceğini veya kalıcı bir ittifakın meydana geldiğini de elbette göstermez. Yine de dünyada hızla kan kaybeden “diploması ruhu”na katkı verebilecek bu tür kayda değer formatların önemli bir “ilk aşama” olduğu açık.

Avrupa’nın iç krizleri derinleşirken, Türkiye ve kritik “bağlantısallık diplomasisi 

Sonuç olarak, Fransa’da şiddetlenip diğer ülkeleri de saran protestolar, Avrupa’nın toplumsal refah ve siyasi temsil konularındaki gerilimlerini görünür kılıyor; dış siyasetteki sorunlar ve her gün “Rusya’yla savaş arifesinde gıda stoklayın” diyebilen üst düzey yetkililerin gölgesinde Avrupa’nın yakın tarihindeki en kritik krizlerinden birini işaret ediyor. Tam da bu anda, Merz’in Türk kökenli göçün Almanya’ya katkısını vurgulaması, Avrupa’nın ekonomik ve toplumsal yapısının Türkiye ile tarihsel bağlarını yeniden değerlendirmek için bir fırsat sunuyor. Ancak keza aynı Avrupa’nın içinden çıkan Michel Foucault gibi öz-eleştirel filozofların da zamanında altını çizdiği “yönetimsellik yaklaşımı”, göçün nasıl düzenlendiğini; gündemdeki sorunlarla birlikte, bu düzenlemelerin ve olumlu söylemlerin arkasındaki kimlik, çıkar ve temsil ilişkilerini sorgulamamıza vesile oluyor.

Bu esnada, Türkiye’nin Türkistan’la ekonomik ve kurumsal ilişkileri, Orta Doğu’daki savunma ve diplomasi girişimleri ile Avrupa ülkeleriyle devam eden ticari ve diplomatik bağlantıları ise bu teorik tartışmanın jeopolitik boyutunu oluşturuyor. Ukrayna’dan, İran’a ve diğer krizli pek çok alandaki arabuluculuğundan, son olarak İstanbul’daki R4+E3 toplantısına, Türkiye’nin farklı coğrafyalardaki aktörleri ortak diplomatik zeminde buluşturma girişiminin somut örnekleri artık küresel diplomasinin de vazgeçemeyeceği bir konuma geliyor. Bu gelişme, Türkiye’nin Avrupa’yla ilişkilerinin artık “kısır bir döngü” haline gelen üyelik meselesine indirgenemeyeceğini; aynı zamanda bölgesel güvenlik, ticaret ve uluslararası barış diplomasisi üzerinden de şekillendiğini gösteriyor.

Sonuç olarak, Avrupa’nın sınavı, kurumsal bütünleşmesini, geçmiş bakiyelerin kibrinden kurtararak toplumsal refahla yeniden buluşturmak; Türkiye’nin sınavı ise farklı coğrafyalarda geliştirdiği ilişkileri kalıcı ekonomik kapasiteye, güvenilir ve istikrarlı iç siyaset-diplomasi ilişkisine ve sürdürülebilir iş birliklerine dönüştürmek olacak. İki taraf arasındaki ilişki de bu nedenle yalnızca üyelik ve sınır tartışmalarından ibaret kalmayacakken, Avrupa’nın toplumsal dönüşümü ile Türkiye’nin çok katmanlı bağlantısallık arayışı, aynı uluslararası sistemin birbirini etkileyen iki önemli süreci olarak göze çarpmaya devam edecek.