İsrail’in Suriye stratejisi bölgesel gerilimi artırıyor
Haberin Eklenme Tarihi: 3.07.2026 12:13:00 - Güncelleme Tarihi: 3.07.2026 12:16:00İsrail’in 28 Haziran’da Suriye’nin Kuneyta ve Dera bölgelerine saldırılar düzenledi. 1 Temmuz’da ise Kuneytra vilayetindeki Bureyka ve Kodna köyleri arasındaki tarım alanları top ateşine maruz kaldı. Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara, İsrail’e ülkenin güneyindeki tampon bölgeden askerlerini çekmesi çağrısında bulundu. İsrail işgalindeki söz konusu bölge yaklaşık 235 km²’lik bir alanı kapsıyor. İsrail saldırıları hem uluslararası hukukun ve hem de 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’nın açık ihlalidir. Netanyahu yönetimi, Esad rejiminin devrilmesiyle birlikte 1974 anlaşmasının yürürlükten kalktığını iddia ediyor. 29 Haziran’da Suriye Dışişleri Bakanlığı, İsrail’in Deraa ve El-Kuneytra’da yürüttüğü askerî operasyonlara yanıt olarak BM Güvenlik Konseyi’ne bir yazı gönderdi. Mevzu bahis yazıda, İsrail saldırıları 1974 anlaşmasının ağır ihlali olarak değerlendiriliyor. Bu çerçevede İsrail’in saldırgan eylemlerinin sivil halkın acılarını artırdığı ve bölgede durumun daha da tırmanmasına yol açabileceği belirtiliyor.
İsrail Savunma Bakanı Katz, İsrail’in sınırlarında güvenliğini sağlama konusunda taviz vermeyeceğini, bu nedenle İsrail ordusunun Lübnan, Suriye ve Gazze’deki güvenlik bölgeleri üzerindeki kontrolünü sürdüreceğini açıkladı. Bu açıklama İsrail’in bölgede yayılmacı politikalarını sürdüreceğini açık bir şekilde gözler önüne seriyor. İsrail ordusunun Lübnan, Suriye ve Gazze Şeridi’ndeki askerî varlığı; Tel-Aviv’in yeni güvenlik konseptinin bir parçasıdır. Bu yeni konsepte göre, İsrail ordusu, “olası her türlü tehdide karşı” önleyici tedbirler alacak. “Olası tehdit yaklaşımı” ucu açık bir tanımlamadır ve artık daha geniş bir anlamda ele alınıyor. İsrail’in yeni güvenlik konsepti sadece doğrudan tehditleri değil, aynı zamanda “ortaya çıkabilecek” ve ucu açık olarak nitelendirilebilecek tehditleri de kapsıyor. Yeni İsrail güvenlik konsepti, geleneksel yaklaşımı kökten değiştiriyor.
İsrail kalıcı tampon bölgeler oluşturmaya ve düşman olarak gördüğü komşu ülke topraklarında askerî operasyonlar yürütmeye çalışıyor. Yeni konsept açık bir şekilde saldırganlığı teşvik ediyor ve bölgesel güvenlik mimarisini alt üst etmeyi hedefliyor. İsrail, kendi kurallarını dayatan aktif bir bölgesel güç olarak kendini konumlandırıyor. İsrail Maliye Bakanı Smotrich, eski “orman içindeki villa” modelinin artık geçerliliğini yitirdiğini söylüyor. Bu bağlamda yeni güvenlik konseptin temel hedeflerinden biri de diğer ülkelerde İsrail askerî üslerinin kurulmasını da içeren askerî ittifaklar oluşturmaktır. Netanyahu yönetimi BAE, Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve Etiyopya ile kurduğu ittifakı açıkça dile getiriyor. İsrail bu ittifaka Körfez’in geri kalanını da dâhil etmek istiyor. Örneğin Suudi Arabistan ve Katar’ın yeni güç dengesini kabul etmek zorunda kalacağını umuyor.
Netanyahu’nun güvenlik doktrini bölgesel dengeleri zorluyor
İsrail’in yeni güvenlik konsepti bölgesel istikrarsızlıktan besleniyor. İsrail’in yeni saldırgan konsepti, sadece komşuları tarafından değil, aynı zamanda küresel ortakları tarafından da riskli ve tehlikeli bir adım olarak değerlendiriliyor. Netanyahu yönetiminin yayılmacı söylemleri, örneğin Lübnan’la potansiyel olarak verimli anlaşmaların sağlanmasını engelliyor. Netanyahu’nun diplomatik esnekliği kaybettiğini ve maksimalist bir yaklaşımla hareket ederek bölgesel güvenliğe tehdit oluşturduğu açıktır. 26 Haziran’da Washington’da ABD ara buluculuğunda imzalanan İsrail-Lübnan çerçeve anlaşması yeni bir girişim olarak görülebilir. Mamafih temelde Netanyahu’nun maksimalist taleplerinden vazgeçmediğini söylemek mümkündür. ABD, Lübnan’daki eylemleri nedeniyle Netanyahu’yu aktif bir şekilde eleştiriyor. Çünkü bu eylemler, ABD-İran müzakere sürecini defalarca tehlikeye attı.
ABD’nin Lübnan ordusu içerisinde Hizbullah’a karşı direnecek özel birimlerin kurulması yönünde bir planı bulunuyor. Ancak bu planın kısa vadede gerçekleşmesi pek olası değildir. Bu nedenle Trump, Suriye’nin Lübnan’a kendi askerlerini göndermesi gerektiğini düşünüyor. Trump, Suriye’nin Hizbullah’ın zayıflatılması konusunda İsrail ordusundan çok daha başarılı olacağına inanıyor. Suriye lideri El-Şara ise Lübnan ile Suriye arasında askerî değil, ekonomik bağlar aradıklarını ifade etti. Suriye’nin Lübnan topraklarında Hizbullah’a karşı operasyon düzenlemesi olasılık dışı değildir. Trump yönetiminin ilerleyen süreçte bu konuyu daha net bir çerçevede gündeme getireceği söylenilebilir. Bu sürecin birçok jeopolitik komplikasyon ihtiva ettiğini söylemek gerekir. Çünkü Suriye için öncelik iç istikrarın sağlanması hususudur ve yeni çatışma alanlarının oluşmaması bu noktada önem arz etmelidir.
İsrail Diaspora Bakanı A Shikli’nin, Türkiye ve Suriye’nin ülkesine İran’dan daha büyük bir tehdit oluşturabileceğini belirten son açıklamaları, mevcut İsrail yönetiminin bölgesel güvenliğe bakışını ortaya koyuyor. İran dosyası İsrail’in bölgeye bakışında tek çerçeve olmaktan çıkmış durumdadır. İsrail’in giderek artan Türkiye karşıtı söylemlerini bu çerçeveden okumak mümkündür. Netanyahu yönetimi Türkiye’nin Suriye’deki stratejik ağırlığını kabullenmiyor. İsrail son dönemde “Türkiye’nin İran’dan daha büyük tehdit oluşturduğunu” üst perdeden dile getiriyor. Özellikle Ankara’daki tarihî NATO Zirvesi’nden önce bu konunun işlenmesi ve gündemde tutulması, Tel-Aviv’in siyasi ve jeopolitik niyetini bir kez daha gözler önüne seriyor. Netanyahu, 2024 yılında ABD’ye Orta Doğu’da NATO’ya benzer yeni bir ittifak kurulmasını önermişti. Netanyahu, böyle bir ittifakın İran tehdidine karşı kurulabileceğini belirmişti. Bu bağlamda ilginç ve epeyce anakronizm ihtiva eden bir analojiden yararlanmıştı. “Orta Doğu NATO’su” düşüncesini, İkinci Dünya Harbi’nden sonra ABD’nin “artan Sovyet tehdidine karşı koymak için Avrupa’da bir güvenlik ittifakı” inşa ettiği Avrupa’daki durumla karşılaştırmıştı. Aslında İsrail'in ve ondan önce de Siyonist yerleşimcilerin güce bu kadar önem vermesi, İsrail'in yerleşimci sömürgeciliğin en son örneği olmasıyla açıklanabilir. Çünkü Batı tarzı sömürgecilik her zaman güce dayanır. Bugün Netanyahu yönetiminin söylemleri ve eylemleri bu sömürgeci anlayışı aleni bir şekilde yansıtıyor. Netanyahu, Orta Doğu'daki savaşın sonsuz bir şekilde süreceğine inanıyor. Netanyahu’ya göre İsrail bu dönemde hiç olmadığı kadar güçlü konumdadır.
Türkiye, Suriye’nin siyasi ve ekonomik istikrara kavuşmasını teşvik ediyor. Suriye’nin istikrarlı ve güvenli bir şekilde ilerlemesi Türkiye için oldukça önemlidir. İsrail ise tampon bölgeleri olan parçalanmış bir Suriye görmek istiyor. Bu bağlamda İsrail, Suriye’nin istikrarı için en önemli tehdit olarak karşımıza çıkıyor. İsrail, bölgenin en yüksek noktası olan Hermon Dağı da dâhil olmak üzere Suriye topraklarının bir kısmını işgal etti. İsrail, buradaki varlığını Suriye’nin güneyindeki “Dürzileri koruma” bahanesiyle gerekçelendiriyor. İsrail, bölünmüş bir Suriye’nin kontrol edilmesinin daha kolay olduğu düşüncesiyle hareket ediyor. Bu bağlamda Suriye’nin güneyine saldırılar düzenleyerek ve Golan Tepeleri’nde bir “güvenlik kuşağı” oluşturmayı amaçlıyor.
Netanyahu yönetimi muhtelif bahanelerle İsrail topraklarını genişletmeye devam ediyor. İsrail, hibrit çatışmalar yoluyla Suriye, Lübnan ve Filistin’i yorgun ve bitkin bırakmayı hedefliyor. Sonraki aşamada ise kontrollü çatışma yöntemiyle sürece yön vermeye çalışacaktır. Mamafih, İsrail’in birden fazla cephede savaş ve çatışmayı aynı anda sürdürme kapasitesinin olduğunu söylemek çok zor. Bu nedenle İsrail en önemli müttefiki ABD’nin büyük resimden kopmaması için elinden geleni yapacaktır. Suriye, Filistin, Lübnan ve İran’daki gelişmeleri de bu perspektiften ele almakta fayda vardır.