Gazze'de yeni dönem: Hamas neyi hedefliyor?

Haberin Eklenme Tarihi: 28.07.2026 13:18:00 - Güncelleme Tarihi: 28.07.2026 13:21:00

Hamas'ın son olarak, yaklaşık yirmi yıldır Gazze'de sürdürdüğü idari yapıyı feshederek yönetimi teknokratik bir komiteye devretmeye hazır olduğunu açıklaması, Filistin siyasetinde sıradan bir idari değişiklikten çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu karar; yalnızca Hamas'ın siyasi pozisyonunda değil, Filistin meselesinin geleceğinde de yeni bir dönemin habercisi olabilecek nitelikte görülmelidir. Hamas, bu adımı başta İsrail tarafından sürdürülen gayri-insani ve gayri-hukuki işgalin ve saldırıların "bahanesini ortadan kaldırmak" amacıyla attığını belirtirken, uluslararası çevreler bunu savaş sonrası Gazze'nin yeniden inşası ve yönetimine ilişkin tartışmaların önemli bir aşaması olarak değerlendiriyor.

Ancak şüphesiz Filistin'in geleceği yalnızca Hamas'ın attığı bu ve benzeri adımlarla şekillenmeyecektir. Esas mesele, yaklaşık seksen yıldır uluslararası sistemin çözümsüz bıraktığı Filistin sorununun, Filistin halkının kendi iradesi temelinde çözülebilip çözülemeyeceği; bu bağlamda ABD'yi arkasına alarak sadece Filistin'de değil, aynı kültürel ve dini nosyonlarla geniş bir bölgede savaş ve yıkımı sürdüren İsrail'in bu tür yapıcı adımları baltalama eylemlerinin önüne geçilip geçilemeyeceğidir.

Hamas-Fetih ayrışmasının ağır maliyeti

Bu noktada, Hamas'ın geldiği noktayı irdeleme aşamasında geçmişe de tekrar bakmak önemli görünüyor. Filistin siyasetindeki en büyük kırılmalardan biri, hiç şüphesiz 2006 seçimleri sonrasında Hamas ile Fetih arasında yaşanan güç mücadelesiydi. 2007 yılında Gazze'nin Hamas'ın kontrolüne geçmesiyle Filistin fiilen iki ayrı siyasi yapıya bölündü. Batı Şeria'da Fetih ağırlıklı Filistin Yönetimi, Gazze'de ise Hamas yönetimi ortaya çıktı.

Bu bölünme yalnızca iki siyasi hareket arasındaki rekabetten de ibaret değildi. Aynı zamanda İsrail'in "muhatap yok", "radikaller etkin" gibi söylemlerini güçlendiren en önemli gelişmelerden biri hâline geldi. Filistin'in parçalanmış siyasi görünümü, uluslararası diplomasinin de sürekli olarak ertelenmesine, diğer bir deyişle yapıcı sonuçlar doğurabilecek diplomasinin sürekli surette iç politikayı bahane etmesine zemin hazırladı.

Bu süreçte ABD'nin koşulsuz İsrail desteği ve diğer Batılı aktörlerin de tarihî şarkiyatçılık bagajıyla "seçici demokrasi" anlayışı dikkat çekiciydi. Sandıktan çıkan siyasi iradeye saygı gösterilmesi gerektiği yönündeki evrensel söylemler, Filistin söz konusu olduğunda, “sonsuz Hamas karşıtlığı” temelinde ve çoğu zaman güvenlik merkezli yaklaşımların gerisine itildi. Sonuçta en büyük bedeli yine Filistin halkı bugüne kadar ödemeye devam etti.

Teknokratik yönetim barışın kapısını açabilir mi?

Bir yandan İsrail'i bugünlere getiren aktörken bir yandan "barış güvercini" rolünü hiçbir surette terk etmeyen ABD'nin, Başkan Trump öncülüğünde geçtiğimiz aylarda öncülük ettiği "Gazze Barış Süreci" çerçevesinde oluşturulmaya devam edilen teknokratik komite; ilk bakışta ideolojik rekabetlerden uzak, kamu hizmetlerini önceleyen bir geçiş modeli olarak değerlendirilebilir. Siyasi aidiyetten ziyade teknik uzmanlık temelinde şekillenecek böyle bir yönetim, uluslararası kurumların da desteğiyle yerel uzmanlığı baz alan, yeniden imar, insani yardım, sağlık ve eğitim gibi alanlarda önemli işlev üstlenebilecek bir yapıdır.

Ancak burada temel bir soru var: “Hamas gibi aktörlerce üstlenen yönetim modeli değişirse savaş ve çatışmalar gerçekten sona erecek midir?” Zira bugüne kadar yaşananlar bunun kolay olmadığını gösteriyor. Çünkü Gazze'deki insani yıkımın temel nedeni yalnızca Hamas'ın varlığı değildir. Çok daha derinde, uzun yıllardır devam eden işgal, abluka, güncel durumda Batı Şeria’yı da derinden vuran yerleşim politikaları ve uluslararası hukukun sistematik biçimde ihlal edilmesi bariz bir gerçektir.

Dolayısıyla bahse konu teknokratik yönetim; kalıcı ateşkes, başta BM ve ajansları tarafından sunulan ancak İsrail’in bugüne kadar set çektiği insani yardımların engelsiz ulaştırılması ve uluslararası hukuka dayalı gerçek bir siyasi çözüm süreciyle anlam kazanabilir. Aksi hâlde yeni yönetim modeli yalnızca ağır insani krizin idaresini üstlenen ve geçici bir rahatlama sağlayan sembolik yapı olmaktan öteye geçemeyebilir.

Hukuki ve diplomatik yönden İsrail için sona yaklaşılıyor mu?

İsrail hükûmeti uzun yıllardır güvenlik söylemini uluslararası meşruiyetin önüne koymayı başardı. Özellikle ABD'nin, bazı siyasetçileri eliyle fütursuzca dile getirmekten çekinmediği, askerî, diplomatik ve siyasi destek sayesinde uluslararası sistemde önemli bir “İsrail’i koruma kalkanı” oluşturuldu. Ancak onca sert güç unsuru ve askerî-teknolojik üstünlüğe karşılık, yeni dijital evrenin ve buna paralel dış politikada, bir dönem en muteber diplomatların dahi hesaba katmadığı "vicdani ayağın" etkisinin hızla artmasının, güncel tabloyu İsrail ve belki de ABD aleyhine belirgin biçimde değiştirdiği diğer bir bariz gerçeklik oldu.

BM organları; çok sayıda bağımsız insan hakları kuruluşu ve uluslararası hukuk çevreleri Gazze'deki gelişmeleri çok daha sert ifadelerle ele alıyor. Soykırım gerçeği, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlara ilişkin hukuki süreçler yalnızca akademik tartışmalar olmaktan çıkmış ve uluslararası yargı mekanizmalarının gündemine çoktan taşınmış durumdadır. Hiç kuşkusuz mahkeme kararları tek başına siyasi gerçekliği ve askerî yıkıcılığı değiştirmeyecektir. Ancak uluslararası meşruiyetin aşınması, İsrail'in uzun vadeli diplomatik konumunu giderek daha kırılgan hâle getirdi. Bugün maddeten üstünlük belki İsrail'in elinde olabilir. Fakat bu tür aktörler için uluslararası hukuk ve küresel kamuoyu bakımından aynı rahatlıktan söz etmek artık mümkün değildir.

İran faktörü ve bölgesel rekabet

Filistin meselesi artık yalnızca İsrail-Filistin ekseninde okunabilecek kadar dar bir sorun da değildir. İran başta olmak üzere birçok bölgesel aktör, Filistin dosyasını kendi güvenlik ve nüfuz hesaplarının önemli bir parçası olarak görüyor. Tahran'ın Filistin direnişine verdiği destek, İsrail'in güvenlik politikalarının sertleşmesine gerekçe olarak sunulurken; İran açısından ise bu destek bölgesel caydırıcılığın temel unsurlarından biri olarak değerlendiriliyor. Ne var ki Filistin'in geleceği ne Washington'un ne Tel Aviv'in ne de sadece Tahran'ın stratejik hesaplarına teslim edilebilir. Filistin halkının kaderi, bölgesel güç rekabetinin pazarlık masalarında belirlenemeyecektir. Bu nedenle Filistin meselesinin yeniden asli sahiplerine, yani Filistin toplumunun ortak siyasi iradesine dönmesi hayati önem taşıyor.

Nitekim Filistin'in geleceğine ilişkin son dönemde yürütülen uluslararası tartışmalarda da benzer bir yaklaşım öne çıkıyor. Bu noktada Gazze'nin yeniden inşası yalnızca fiziki yıkımın giderilmesi veya yeni bir yönetim modeli oluşturulması meselesi de değildir. Asıl ihtiyaç, hesap verebilir kurumlara, kapsayıcı yönetime ve uluslararası hukuk temelinde egemen bir Filistin devletinin inşasına yönelik uzun vadeli bir siyasi vizyondur. Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken temel bir gerçek şudur: Devlet inşası, işgal koşullarının ve İran dâhil bölgede süren sistematik yıkımın devam ettiği bir zeminde sürdürülebilir olamaz. Filistin halkının kendi siyasi geleceğini belirleme hakkı güvence altına alınmadıkça, kurulacak her yeni idari model geçici çözümler üretmekten öteye geçemeyecektir. Bugün belki de en önemli ihtiyacın, Hamas-Fetih ayrımını da aşan, bölgesel rekabetin aracı olmayacak yeni bir “Filistin siyasal vizyonu” olduğu ortadadır.

Filistin kendi kaderini çizmek zorundadır

Gelinen noktada belirttiğimiz üzere Filistin’de, ulusal uzlaşı, ortak seçimler, kapsayıcı temsil mekanizmaları ve güçlü kurumsal yapı olmadan kurulacak hiçbir yönetim modeli uzun ömürlü olmayacaktır. Teknokratik komiteler geçiş dönemlerini yönetebilir ancak ulusal meşruiyet ancak halkın iradesiyle oluşabilir. Dış aktörlerin sürekli müdahale ettiği bir denklemde Filistin'in bağımsız karar alma kapasitesi güçlendirilmedikçe krizler yeniden üretilecektir. Bu nedenle "Filistin'in geleceği" yalnızca Gazze'nin nasıl yönetileceği sorusundan ibaret değildir. Asıl soru, Filistin halkının kendi siyasi geleceğini dış baskılardan bağımsız biçimde belirleyip belirleyemeyeceğidir.

Tarih göstermektedir ki kalıcı barış, yegâne askerî üstünlükten ziyade adalet, uluslararası hukuk ve halkların meşru iradesinden beslenir. ABD'nin onlarca yıldır sürdürdüğü koşulsuz İsrail desteği ve İsrail hükûmetlerinin güvenlik merkezli politikaları, bölgede kalıcı barışı tesis etmek yerine çatışmaları derinleştirdi. Bugün gelinen noktada uluslararası hukuk mekanizmalarının giderek daha yüksek sesle dile getirdiği soykırım suçlamaları; yalnızca hukuki bir tartışma değil, aynı zamanda İsrail'in uluslararası meşruiyetini doğrudan etkileyen tarihi bir kırılmaya dönüştü.

Hamas'ın attığı son adım ise eksikliklerine rağmen yeni bir siyasi sayfanın açılması için önemli bir fırsat sunuyor. Öte yandan bu fırsatın gerçek bir barış sürecine dönüşebilmesi ise yalnızca Filistinli aktörlerin uzlaşısıyla sürdürülemeyebilir; uluslararası toplumun, çifte standartlardan uzak, hukuka dayalı ve adil bir yaklaşım benimsemesi hayati görülmelidir. Çünkü Filistin'in geleceği ne işgalin ne vekâlet savaşlarının ne de büyük güç rekabetinin gölgesinde kurulabilir. Gerçek çözüm, Filistin halkının kendi kaderini özgürce tayin edebildiği, egemen, bütünleşik ve BM ilkeleri temelinde kapsayıcı uluslararası hukuk tarafından güvence altına alınmış bir devlet düzeninin inşa edilmesiyle mümkün olacaktır. Bu hedef gerçekleşmediği sürece Gazze'de kurulacak her yeni yönetim modeli, yalnızca yeni bir derinlikli sorun hâlinin “geçici idare şekli” olmaya devam edecektir.