Bir hâfız-ı kütübün dünyası: İsmail Saib Sencer
Haberin Eklenme Tarihi: 11.05.2026 17:18:00 - Güncelleme Tarihi: 11.05.2026 17:28:00Her insan içine doğduğu cemiyetin özellikleriyle hemhâl olur. Bu sebeple kişilikler, biraz da harici faktörlerin tesiriyle vücuda gelir. Müslüman coğrafya da bütün yerel kültürlerin etkisini göz ardı etmeden, temelde İslam kaideleriyle şekillenmiştir. Bu kaideler, kişi/toplumların kâinata ve eşyaya bakışının belirleyicisi olmuştur. Müzik üretmekten, yemek kültürüne, mimariden hayvan sevgisine kadar insan/toplumlar, şemsiyesi altında bulundukları medeniyet perspektifinden bigâne kalamazlar.
İslam medeniyetinin bir alt başlığında bulunan Türk kültürü de bu perspektiften hareketle yeryüzüne büyük bir “vizyon” miras bırakmıştır. Bilhassa tasavvuf ile yoğurulan bu anlayış, Hz. Peygamber’in (sas) sünnet-i seniyyesini esas alarak, incelikler yekûnu hâline gelmiştir. Bu durum toplumun genel yapısına tesir ederken, aynı zamanda o toplum içerisinden güzide bazı şahsiyetlerin çıkmasını da temin etmiştir. İşte o mümtaz isimlerden birisi de yakın tarihimizde “hâfız-ı kütüb” olarak bilinen İsmail Saib (Sencer) Efendi’dir.
1873 yılında Erzurum’da dünyaya gelen Saib Efendi, küçük yaşta ilmin merkezi olan İstanbul’a geldi. Esekapısı İbrahim Paşa İbtidaî Mektebi ve Koca Mustafa Paşa Askerî Rüşdiyesi’ni bitirip Arapkirli Abbas Şükrü Efendi ile Ferhad Efendi’den dinî ilimlerde icazetnâme aldı. Tıptan hukuka, eczacılıktan biyolojiye çeşitli ilim dallarını araştırdıktan sonra, Maarif Nezareti’nin açmış olduğu imtihanı kazanarak Bayezid Umumi Kütüphanesi İkinci Hâfız-ı Kütüblüğü’ne tayin edildi. Ayrıca medreseyi bitirip Bayezid Camii’nde ders vermeye başladı.
Bayezid Umumi Kütüphanesi’nin ilk müdürü olan Tahsin Efendi’nin ölümünden sonra, buranın birinci hâfız-ı kütübü (müdür) oldu ve artık İsmail Saib Efendi bu kütüphaneyle birlikte anılmaya başlandı. Bunun en büyük sebebi ise 1925’teki şapka giyme zorunluluğunu “prensiplerinden bir taviz” addederek kütüphaneye kapanmasıydı. Çünkü dışarıdaki görevlerinden istifa etmiş ve artık bütün mesaisini kütüphaneye vermişti.
Yepyeni bir dünya kurmuştu kendisine Saib Efendi… Kitaplar, kütüphaneye gelen araştırmacılar ve bakımını üstlendiği çok sayıda kedilerle farklı bir hayat tarzını benimsemişti artık. Zaten dünya malında gözü yoktu. Melâmî meşrepti. Abdülbaki Gölpınarlı kendisinin tarikat bakımından Mevlevî, meşrep itibariyle Melâmî-Hamzavî olduğunu ve devrin Hamzavî kutbu Seyyid Abdülkâdir-i Belhî’ye bağlı bulunduğunu söyler. Bu meşrebi dolayısıyla Arapça, Farsça, Fransızca ve Almanca hatta belli ölçüde Grekçe ve Latinceyi de bildiği hâlde, hiçbir eser kaleme almamıştı. Saib Efendi yalnızca dil bilmez; binlerce kitabı tanır ve çok geniş bir hâfızaya sahiptir. Bu özelliği sebebiyle sadece yerli değil, yabancı araştırmacılarca da “ayaklı kütüphane”, “fihrist-i ulûm”, “canlı bibliyografya” ve “çağının Câhiz’i” gibi sıfatlara lâyık görülmüştür. Ayrıca eski müelliflerin yazılarını tanımada, yazmaların bozuk bölümlerini bile kolayca okumada, gördüğü bir yazıdan metnin hangi yüzyıla ve hangi hattata ait olduğunu tahmin etmede de üstün bir kabiliyeti vardı.
Bununla birlikte İsmail Saib Efendi’nin, Kâtip Çelebi’nin meşhur Keşfü’z-zunûn’unun kendisinde bulunan nüshasına dercettiği zeyilleri mevcuttu. Yine İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın meşhur Osmanlı Tarihi’ne, Bursalı Mehmed Tâhir’in Osmanlı Müellifleri’ne ve Süheyl Ünver’in 1933’te açılan Tıp Tarihi Enstitüsü’ndeki çalışmalarına katkıda bulunduğu fakat kasten ismini kullandırtmadığı söylenir. Hem Doğu hem Batı’dan tanınmış birçok âlim kendisinin ziyaretine gelir, fikir danışır ve onun nazik sohbetinden istifade ederdi.
Kedili kütüphane
Saib Efendi, eskilerin tabiriyle “mütebahhir”, ilim ve hâfızada otorite olmasının yanında aşırı derecede bir kediseverdi. Onun bu vasfı, mensubu olduğu din ve onun tezahürü olan medeniyetten gayrı düşünülemez. Zira Hz. Peygamber’in (sas) kedi sevgisini duymayan yok gibidir. Çok sevdiği kedisi Müezza’yı uyandırmamak için elbisesini kestiği; yine sahabenin önde gelenlerinden Abdurrahman b. Sahre ed-Devsî’nin (ra) koyun otlatırken bulduğu kedi yavrularını elbisesinin içine doldurup onlarla oynadığı için “kedilerin babası”, yani Ebu Hureyre diye anıldığını neredeyse herkes bilir.
Bu sevginin yansıması olarak İslam toplumları kediye her daim ehemmiyet vermiş, onlara hususi bir alaka göstermiştir. Hatta bu güzel hayvanın bolluğu sebebiyle Bursa’da bir dergâha Kedili Tekke, Konya’da ise Pisili Tekke ismi verilmişti. Meşhur Galata Mevlevîhanesi’nde Gavsi Dede’ye intisap eden Fasih Ahmed Dede gibi, belki yüzlerce kedi hayranı isim saymak mümkün tarihimizde.
Keza bugün bile, faal olan dergâhlarda, kabristanda, kitapçılarda muhakkak kedilere rastlanır. Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanında “bütün Şark’ı kedilere benzetmesi” boşuna değildir. İşte bu kedi severlerden birisi de İsmail Saib Efendi olacaktır. Raşid Özdenay hafızası kadar kedilerinin de çok meşhur olduğunu şu şekilde belirtmektedir: “Rahmetlinin kedileri de hafızası gibi meşhurdu. Kedilere olan sevgisi bilindiği için herkes artık bakmak istemediği sakat, hasta kedisini Bayezid Kütüphanesi’nin bahçesine bırakırdı. Kedi sayısının 100’ü aştığı zamanlar olurdu ve bu sebeple Bayezid Kütüphanesi’ne ‘Kedili Kütüphane’ de denirdi. Kedilere bakmak için maaşının büyük bir kısmını harcar; her gün bir leğen ciğer, bir leğen süt, bir leğen de su verirdi. Kitap okurken omuzunda mutlaka birkaç kedi uyurdu. İsmail Saib’in çevresi geniş olduğu için hasta kedilerinin tedavisini de profesörler yapardı. Kedilerine çok düşkün olduğu için aç kalabilirler korkusuyla dostlarının davetlerine bile gitmezdi.”
Bilhassa havaların soğumasıyla birlikte, hastalıkları da artarmış kedilerin. Kütüphanenin müdavimi olan bu tatlı hayvanlar nezle olur, burunları akar, hâlsiz bir vaziyette bîtap düşerlermiş. Bu durumda İsmail Efendi, Tıp Fakültesi’nden meşhur bir hoca bulur ve kendisinden reçete istermiş. Hocanın tavsiyesi üzerine sıcak suya damlatılan ilaç ve kediler bir sandık içine koyulur ve Saib Efendi elinde köstekli saatiyle dakikaları kontrol ederek tedaviyi usulünce uygulamaya riayet edermiş.
Saib Efendi o kadar çok kedilerle meşgul olurmuş ki onun için “kitap ve sokak kedileri” için yaşardı derlermiş. Bu yüzden Muzaffer Gökman’ın verdiği bilgiye göre, Hindistan’dan gelen iki misafirinin bir vakfiyyeyi okutmak istediği esnada, onu çömelmiş bir vaziyette hasta kedilerinden birinin başına ilaç sürdüğünü görmesi çok normaldir. Kütüphanenin müdavimlerinden Mahir İz de gördüklerini şöyle nakletmiştir: “Kedi meraklısı olan İsmail Efendi’nin bizim zamanımızda 27 tane olan kedilerinin erzakını Rascher Bey dışarıdan toplar ve kedilere yedirirdi. Kedi yavruları, sohbet esnasında, bir şeyi takrir ederken, hocanın bir omzundan öbür omzuna inip çıkarlardı.”
Kedileri minderlerinde rahatsız etmediği gibi, kendisi minderinde oturup kitap okurken yanına gelen, omzuna çıkan, kucağına sıvışan kedilerden de rahatsız olmazmış. Âdeta elindeki kitabı kedilerle birlikte okur, köşesinde saatlerce kıpırdamadan bu hâl üzere dururmuş. Artık herkesin istemediği kedisini Bayezid Kütüphanesi’nin bahçesine bırakması bir âdet olmuştur. Çünkü İsmail Saib Efendi gibi bir “kedi babası” vardır kütüphanenin başında. Kediler kütüphanelerin içinde dolaşır, bazen kitap raflarından okurların üzerine kediler düştüğü de olur; kimi zaman araştırmacı için konsantrasyon sıkıntısına sebep olsa da herkes buna göz yumarmış.
Hakkı Sühâ (Gezgin) Bey, İsmail Saib Efendi’nin kedilerle olan münasebetini şu şekilde anlatır: “… Haydarîsinin eteklerinden önce omuz başları yıpranır, yakından bakanlar bu aba yeleklerin üstünde ince tırnak izleri görürlerdi. Çünkü üstadın kedilerle başı pek hoştu ve onların çoğu saygısız bir muhabbetle omuzlarına sıçrarlar, haydarîlerini vakitsiz yıpratırlardı.”
Son olarak şunu da ifade etmek gerekir ki İsmail Saib Efendi yalnızca kedileri değil, bütün hayvanları severmiş. Oskar Rascher bu durumu, “her canlıyı küllî ruhun bir sudûru sayan monist karakterli bir sûfinin yaşam tarzı” şeklinde değerlendirir. Bu yaklaşım karşısında Yunus Emre’nin “Yaradılanı severiz Yaradan’dan ötürü” düsturunu hatırlamamak mümkün değil. Nitekim İsmail Saib Sencer’in dünyaya ve mahlûkata bakışı da büyük ölçüde tasavvufî bir nazarın tezahürüdür.