Amerika’nın aynası: Farklı yüzler, tarihsel yüzleşme ve demokratik temsil

Haberin Eklenme Tarihi: 6.11.2026 15:23:00 - Güncelleme Tarihi: 6.11.2026 15:31:00

Tüm dünyanın gündemindeki 3 Kasım ABD ara seçimleri, Washington’daki siyasi güç dengelerini değiştiren bir seçim olmaktan çok öte, Amerikan toplumunun tarihsel mirası, kimlik siyaseti ve uluslararası siyasetin karanlığı altında mevcut yönetime yönelik tepkinin kesiştiği önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. Demokratların Kongre’de elde ettiği başarı, Trump’ın sert ve kutuplaştırıcı siyaset tarzına karşı güçlü bir seçmen mesajı içerirken, farklı etnik, dinî, toplumsal ve mesleki geçmişlere sahip adayların, uluslararası siyasette Amerika’nın yaptığı hataları da açık yüreklilikle eleştirerek yükselişlerine devam etmelerini; demokrasilerde, “temsiliyet”, “farklı olabilme” ve “mevcut güç otoritelerine karşı etik olanı dile getirebilme” gibi evrensel kurallarla birlikte tekrar gün yüzüne çıkardı.

Nitekim ABD’nin, etkileri o veya bu şekilde süren “kölelik geçmişi”, 19. Yüzyıl İç Savaşı’nın ırkçı unsurları barındıran, bugünün “güney bölgeleri” ve Teksas’ını da içine alan “ayrılıkçı Konfederasyon mirası”, yerli halkların tarihsel olarak dışlanması ve göçmen toplulukların eşit yurttaşlık mücadelesi dikkate alındığında mevcut ara seçimlerde ortaya çıkan tablo daha da ilginç bir hal alıyor. Bu bağlamda, Başkan Trump’ın tüm bu “zor Amerikan tarihi”ni adeta unuturmuşçasına ikinci Başkanlık döneminin ilk aylarından bu yana sürdürdüğü ayrıştırıcı söylem ve kimi dünya ülkeleriyle beraber kendi halkının bir kesimine yönelik de sarf edebildiği bir nevi “onur kırıcı” üslup, bu seçimlerin sonuçlarını ve sembolik anlamını kavramak adına bizlere ayrıca yardımcı olabilir.

Bu manada, sadece ABD’de değil başta İngiltere ve Almanya gibi “ilerici Batı demokrasileri”nde de bahsedilmesi dahi, “yönetimden dışlanma”, “işten atılma” hatta “hapsedilme” gerekçesi olabilen Filistin’deki soykırım gerçeğini özgürce ve yüksek sesle dile getiren pek çok ismin bu seçimlerde ABD’de yer bulmaları dikkat edilmesi gereken belki de en kayda değer husus. Anılan insanlık suçlarını her kademede dile getirdiği gözlenen ve güçlü İsrail lobisinin de hedefi haline gelen Müslüman bir hekim olan Abdul El-Sayed’in Senato’ya seçilmesi bu ara seçimlerin tüm dünyaya yansıyan en görünen gelişmesi oldu denilebilir. Bu durum, şüphesiz eski tür “kapalı kapı lobiciliği”yle ve kirli hesaplarla bu zamana kadar ABD siyaseti ve kamuoyunu elinde tutan başta İsrail gibi ülkeler için alarm zillerini de çaldırıyor. Nitekim daha önce bizzat Netanyahu kabinesinin de ifade ettiği gibi “dijital kamuoyu” ve bir nevi “postmodern vicdan” eski dönemin kirli çıkar oyunlarını git gide alt etmeyi sürdürecek gibi görünüyor. Bu bağlamda El Sayed’e ilave, diğer bölgelerden seçilen bazı çarpıcı isimleri de yazı boyunca ele almak 3 Kasım-Ara Seçimleri’nin neden bu kadar konu edildiğini ve farklı addedildiğini anlamak adına faydalı olabilecektir.

Abdul El-Sayed: Mısır kökenli Müslüman bir doktordan Senato’ya

Michigan’da Cumhuriyetçi Mike Rogers’ı geride bırakan Abdul El-Sayed, ABD Senatosu’na seçilen ilk Müslüman oldu. Mısır kökenli bir aileden gelen 42 yaşındaki hekim ve halk sağlığı uzmanı, daha önce Michigan’ın sağlık yönetiminde görev yaptı. Kampanyasında sağlık hizmetlerine erişim, yaşam maliyetleri, çalışan ailelerin ekonomik sorunları ve kurumsal çıkarların siyasetteki etkisi üzerinde durdu. “Medicare for All” gibi ilerici sağlık politikalarını savunan El-Sayed, İsrail’e koşulsuz askerî yardıma karşı çıktı ve Gazze’deki İsrail operasyonlarını “soykırım” olarak nitelendirdi.

Hitabetiyle ve kitlenin dikkatini kendi üzerinde tutabilen üslubuyla dikkat çeken El-Sayed’in zaferi, yalnızca dinî kimliği bakımından bir ilk değil. Kampanya boyunca Trump ve Cumhuriyetçi çevrelerden gelen saldırılarda Müslüman kimliği ve güvenlik tartışmaları öne çıkarıldı ancak seçmenlerin bir adayın kökeni üzerinden yürütülen kampanyalara ne ölçüde karşılık verdiği bakımından da dikkat çekti. El-Sayed’in Senato’ya girişi, ABD’de şüphesiz Müslümanların siyasal temsili açısından tarihsel bir eşik oluşturuyor. Ancak adı geçenin asıl sınavı, seçim kampanyasında savunduğu sağlık, ekonomik adalet ve dış politika hedeflerini Kongre’de nasıl takip edeceği olacak gibi duruyor.

Gazze’de gönüllü bir doktor: Adam Hamawy’nin Kongre’ye uzanan yolu

New Jersey’den Temsilciler Meclisi’ne seçilen Adam Hamawy de seçimlerin dikkat çekici isimlerinden bir diğeri. Keza Mısır kökenli Amerikalı bir plastik cerrah, eski ABD ordusu muharebe doktoru ve Irak gazisi olan Hamawy, 2024’te Gazze’deki Avrupa Hastanesi’nde gönüllü olarak çalıştı. İsrail saldırılarında yaralanan Filistinli sivilleri, aralarında çocukların da bulunduğu hastaları tedavi etti. New Jersey’nin 12. bölgesini kazanarak eyaletten Temsilciler Meclisi’ne seçilen ilk Müslüman oldu.

Hamawy’nin profili, dış politika tartışmalarının yalnızca diplomatik veya askerî kavramlar üzerinden yürütülmediği bir siyasal zemine işaret etmekte; Gazze’deki deneyimi, sağlık hizmetlerine erişim ve sivillerin korunması gibi meseleleri kişisel mesleki tecrübesiyle ilişkilendirmesine olanak sağladı. Kampanyasında evrensel sağlık hizmeti, sağlık ve öğrenci borçlarının azaltılması, göçmenlik ve sınır güvenliği kurumlarının yeniden yapılandırılması ve İsrail’e askerî yardımın sona erdirilmesi gibi başlıklar öne çıktı. Hamawy’nin Kongre’ye girişi, Gazze’de yaşananların ABD iç siyasetinde yalnızca dış politika konusu olarak kalmadığını, seçmenlerin temsil ve etik sorumluluk algısıyla da bağlantılı hareket ettiğini açıkça göstermekte.

Yerli halkların temsili: Peggy Flanagan ve kırılan tarihî bir eşik

Minnesota’da eyalet vali yardımcılığı görevini yürüten Peggy Flanagan, Senato’ya seçilerek ABD tarihinde bu göreve gelen ilk yerli Amerikalı kadın oldu. “White Earth Band of Ojibwe-Anişinabe” ulusunun bir üyesi olarak kimliğinin altını çizen Flanagan, yerli kadınların liderlik geleneğine dayanan bir siyasal geçmişe sahip. Cumhuriyetçi Michele Tafoya’yı mağlup etmesi, yalnızca Minnesota’daki siyasi denge açısından değil, yerli halkların federal düzeyde temsili bakımından da tarihî bir gelişme. ABD’nin yerli halklarla ilişkisi, ülkenin kuruluş anlatısının en tartışmalı başlıklarından biri. Toprakların el değiştirmesi, zorunlu göçler, kültürel asimilasyon politikaları ve yerli toplulukların siyasal hakları, Amerikan tarihinin uzun süre dışarıda bırakılmış boyutlarını oluşturuyor. Flanagan’ın Senato’ya seçilmesi bu geçmişi geriye döndürmüyor ancak yerli halkların yalnızca tarih kitaplarında, Hollywood klasiklerinde veya sembolik anmalarda hafızalara kazınmamasını, buna ilave ülkenin yasama kararlarının alındığı merkezde de temsil edilmesi bakımından anlam taşıyor.

Josh Turek: Engelli bir birey, paralimpik bir şampiyon ve Senato

Iowa’da Cumhuriyetçi Ashley Hinson’ı mağlup eden Josh Turek, seçimlerin bir diğer dikkat çekici ismi oldu. Spina bifida (omurga ve omuriliğin anne karnında düzgün oluşmaması) rahatsızlığıyla dünyaya gelen ve tekerlekli sandalye kullanan Turek, dört paralimpik oyunda ABD’yi temsil etti ve tekerlekli sandalye basketbolunda iki altın madalya kazandı. Iowa eyalet meclisinde görev yaptıktan sonra Senato’ya seçilen Turek, engelli bireylerin siyasal temsili bakımından, hele de “fiziki güç” ve “görünüş” kavramlarına konuşmalarında kimi zaman rahatsız edecek şekilde yer veren Trump ve kabine üyeleri döneminde, önemli bir örnek oluşturuyor. Turek’in kampanyası ayrıca, kişisel başarı hikâyesi unsurlarının yanında, toplumsal sorunları da içeren “çiftçilerin maliyetleri, sağlık hizmetlerine erişim, ekonomik adalet ve Medicaid kesintilerine karşı çıkış” gibi gündelik yaşamı etkileyen meseleleri öne çıkarıyor.

“İlerici inanç”, öğretmenlik ve yeni bir siyasal dili birleştiren isimler

Seçimlerin bir başka dikkat çekici yönü, dinî kimliklerini saklamadan fakat siyaseti dar bir dogmatik çerçeveye hapsetmeden kampanya yürüten “ilerici” ve “uzlaştırıcı dil” kullanan isimlerin başarısıydı. Cumhuriyetçiler için “manevi yönü” bilinen Texas’ta, Demokrat James Talarico, öğretmenlik geçmişi ve Presbiteryen ilahiyat eğitimiyle öne çıktı. Cumhuriyetçi Ken Paxton’ı yenerek eyaletten onlarca yıl sonra Senato’ya seçilen ilk Demokrat oldu. Talarico, kampanyasında dinî referansları toplumsal dayanışma, kırılgan grupların korunması ve Hristiyan milliyetçiliğine yönelik eleştirilerle ilişkilendirdi.

Kansas’ta da “United Methodist” kilisesinin kurucu papazı Adam Hamilton, Cumhuriyetçi Roger Marshall’ı yenerek Senato’ya seçildi. Hamilton’ın kampanyasında merhamet, insan onuru ve toplumsal sorumluluk gibi dinî temalar öne çıktı. Iowa’da Lutheran papazı Sarah Trone Garriott’ın Temsilciler Meclisi’ne seçilmesi de benzer bir eğilimin parçası olarak görülebilir.

Bu örnekler, ABD’de dinî söylemin yalnızca muhafazakâr siyasetin tekelinde olmadığını; inanç temelli bir kamusal dilin farklı toplumsal ve siyasal amaçlarla da kullanılabildiğini gösteriyor. Bu isimlerin başarısı, “ilericilik” ile “dindarlık” arasında zorunlu bir karşıtlık kuran siyasal söylemi de sorguluyor. Dinî kimlik, toplumsal eşitlik ve çoğulculukla birlikte ifade edilebiliyor; siyaset, inanç üzerinden dışlama yerine ortak sorumluluk ve dayanışma dili kurabiliyor.

Aber Kawas: Filistinli, başörtülü bir Müslüman kadın, ABD Senatosu’nda

New York Eyalet Senatosu’na seçilen Aber Kawas, 2026 ara seçimlerinin sembolik açıdan dikkat çeken isimlerinden. Filistin kökenli Amerikalı ve Müslüman bir kadın olan Kawas’ın başarısı, hem Filistin meselesinin Amerikan iç siyasetindeki görünürlüğü hem de Müslüman kadınların siyasal temsil alanındaki yeri bakımından önem taşıyor. Onun seçilmesi, ABD’de Müslümanların ve özellikle başörtülü kadınların kamusal hayatta karşılaştığı önyargıların ötesine geçerek karar alma mekanizmalarında yer alabileceğini gösteren bir gelişme olarak değerlendirilebilir. 34 yaşındaki Kawas’ın zaferi, yalnızca kimlik temsiliyle sınırlı değil. Filistin’de yaşananlara ilişkin eleştirel tutumların Amerikan siyasetinde daha görünür hâle geldiği bir dönemde, Filistin kökenli bir kadın siyasetçinin seçilmesi, dış politika tartışmalarının toplumsal kimlik ve vicdani sorumlulukla nasıl iç içe geçtiğini de ortaya koyuyor. Bu sonuç, Amerikan siyasetinde Filistin’e ilişkin görüşlerin artık yalnızca dış politika uzmanlarının veya aktivistlerin gündemi olmadığını, sokaktaki seçmenin de temsil tercihleriyle de bağlantılı hâle geldiğini düşündürüyor.

Darializa Ávila Chevalier: Latina kimliği, Müslümanlık ve sivil haklar mücadelesi

New York’tan Temsilciler Meclisi’ne seçilen Darializa Ávila Chevalier, Dominik kökenli Amerikalı, Müslüman ve sivil haklar alanında çalışan bir araştırmacı olarak öne çıkıyor. Kongre’ye seçilen ilk “Latina-Müslüman” veya “Afro-Latina” kadın olarak tarif edilen Ávila Chevalier’nin profili, Amerikan toplumundaki kimliklerin birbirinden ayrı ve sabit kategoriler olmadığını ayrıca gösteriyor. Latin kökeni, dinî kimliği ve insan hakları alanındaki çalışmaları, onun siyasal temsilini birden fazla toplumsal deneyimin kesişiminde konumlandırıyor.

Ávila Chevalier’nin başarısı, özellikle göçmen kökenli toplulukların ve dinî azınlıkların Amerikan siyasal sisteminde daha görünür hâle gelmesi bakımından dikkat çekici. Sivil haklar ve Filistin hakları konularındaki savunuculuğu da seçimlerin yalnızca ekonomik kaygılarla açıklanamayacağını gösteriyor. Seçmenlerin bir adayın toplumsal deneyimini, insan haklarına ilişkin tutumunu ve temsil ettiği değerleri de dikkate alabildiği bir siyasal zeminin işaretlerinden biri olarak okunabilir.

Nabeela Syed: Genç kuşağın ve Güney Asya kökenli Amerikalıların temsili

Illinois Eyalet Senatosu’na seçilen Nabeela Syed, Müslüman ve Güney Asya kökenli genç bir Demokrat olarak öne çıktı. Cumhuriyetçilerin elindeki bir sandalyeyi kazanması, yalnızca parti dengeleri bakımından değil, genç kuşakların ve göçmen kökenli Amerikalıların eyalet siyasetindeki temsili açısından da anlam taşıyor. 27 yaşındaki Syed’in yükselişi, Amerikan siyasetinde yeni kuşakların, doğrudan karar alıcı olarak da yer alma isteğini yansıtıyor. Onun profili, dinî ve etnik çeşitliliğin yanı sıra kuşaklar arası değişimin de seçim sonuçlarının önemli bir parçası olduğunu hatırlatıyor. Bu açıdan Syed’in başarısı, ABD siyasetinin geleceğine ilişkin tartışmalarda genç, çoğulcu ve farklı toplumsal deneyimlere sahip adayların giderek daha fazla yer bulduğunu gösteren örneklerden biri.

Melat Kiros: Göçmen bir ailenin kızı ve “siyah kadınlar”ın temsili

Colorado’dan Temsilciler Meclisi’ne seçilen Melat Kiros, Etiyopya’nın Addis Ababa kentinde doğdu ve bebekken ailesiyle birlikte ABD’ye göç etti. Afro-Amerikan kadınların ve göçmen kökenli Amerikalıların temsili bakımından dikkat çeken Kiros, aynı zamanda genç kuşağın federal siyasetteki görünürlüğünü artıran isimlerden biri oldu. Kiros’un seçilmesi, Amerikan toplumunun göçmenlik deneyimini yalnızca sınır güvenliği veya vatandaşlık tartışmaları üzerinden ele almanın yetersizliğini gösteriyor. Göçmen ailelerin çocukları, bugün ülkenin yasama kurumlarında karar alma süreçlerine katılıyor. Bu durum, ABD’nin kendisini bir göçmenler ülkesi olarak tanımlayan tarihsel anlatısının, şiddete meyilli güvenlik elemanları yerine, ancak farklı kökenlerden gelen yurttaşların gerçek siyasal temsiliyle anlam kazanabileceğini hatırlatıyor.

Sean McCann ve Claire Valdez: Yerli halkların temsili, siyasette yeni bir eşik

Michigan’dan Temsilciler Meclisi’ne seçilen Sean McCann, “Citizen Potawatomi Nation” üyesi olarak federal düzeyde yerli halkların temsilinde önemli diğer bir gelişmeyi simgelerken, New York’tan seçilen Claire Valdez ise “Ysleta del Sur Pueblo Nation” grubu üyesi olarak eyaletin Kongre’ye gönderdiği ilk yerli Amerikalı temsilcilerden bir diğeri. ABD’nin yerli halklarla ilişkisi, ülkenin kuruluş tarihindeki toprak gaspı, zorunlu göç, kültürel asimilasyon ve siyasal dışlanma deneyimleriyle şekillendi. McCann ve Valdez gibi isimlerin seçilmesi tabiatıyla bu tarihsel sorunları ortadan kaldırmıyor; ancak yerli halkların “geçmişin mağdurları” olmalarının ötesinde, bugünün siyasal karar alma süreçlerinde söz sahibi aktörler olarak yer almalarının önemini ortaya koyuyor.

Bu iki isim, Peggy Flanagan’ın Senato’ya seçilmesiyle birlikte düşünüldüğünde, 2026 ara-seçimlerinin yerli halkların federal düzeydeki temsili bakımından daha geniş bir anlam taşıdığı görülüyor. Amerikan demokrasisinin tarihsel yüzleşmesi, yalnızca geçmişte yaşananların kabul edilmesiyle değil, o geçmişin dışladığı toplulukların bugünün kurumlarında eşit biçimde yer almasıyla da ilgili.

Pia Dandiya: Güney Asya kökenli ve “Jain inancı”na mensup bir temsilci

Florida’dan Temsilciler Meclisi’ne seçilen Pia Dandiya ise Hint kökenli Amerikalı ve Jain inancına mensup bir siyasetçi olarak öne çıktı. Muhafazakâr yönü bilinen Florida’dan seçilen ilk Güney Asya kökenli Kongre üyesi ve Kongre’ye seçilen ilk “Jain” olarak anılması, ABD’de dinî ve kültürel çeşitliliğin federal siyaset düzeyindeki görünürlüğünü artıran bir başka gelişme oldu. Dandiya’nın başarısı, Amerikan siyasetindeki çoğulculuğun yalnızca büyük ve daha görünür dinî topluluklarla sınırlı olmadığını hatırlatıyor. Daha küçük dinî topluluklardan gelen adayların da seçmen desteğiyle ulusal karar alma mekanizmalarına ulaşabilmesi, temsilin genişleyen sınırlarına işaret ediyor.

Trump’a tepki mi, daha derin bir Amerikan dönüşümü mü?

Peki, tüm bu adaylara toplu surette tekrar bakıldığında, 2026 ara seçimlerinin sonuçları, Trump yönetimine yönelik güçlü bir tepkiyi yansıtıyor denilebilir mi? Ekonomik baskılar, enflasyon, İran savaşı, göç politikaları ve yönetimdeki yolsuzluk algısı seçmen davranışında tabiatıyla etkili oldu. Demokratların Kongre’nin iki kanadında çoğunluğu kazanması, Trump’ın kalan başkanlık döneminde yasama gündemini belirlemesini zorlaştıracak ve yönetim üzerinde daha güçlü bir denetim oluşturacak. Bununla birlikte seçimleri sadece Trump’a karşı verilmiş bir oy olarak da okumak, ortaya çıkan tarihsel temsiliyet tablosunu eksik bırakır. Müslüman bir doktorun, Gazze’de gönüllü çalışmış bir cerrahın, yerli bir kadının, engelli bir paralimpik sporcunun ve ilerici dinî liderlerin başarıları, Amerikan siyasetinin kimler tarafından temsil edildiği sorusunu yeniden gündeme taşıyor.

Tek bir seçimin, ABD’nin geçmişindeki köleliği, yerli halklara yönelik politikaları veya ırkçı hiyerarşileri sona erdirmiş olduğunu söylemek de biraz abartılı bir tez olabilir; ancak “Amerika”nın tek bir toplumsal kimliğe ait olduğu iddiasını zayıflatan önemli bir siyasal mesaj içerdiği” de muhakkak. Trump’ın zaman zaman rakiplerini kökenleri, isimleri, dinleri, cinsiyetleri veya dış görünüşleri üzerinden hedef alan söylemi karşısında, seçmenlerin farklı profillerden adaylara yönelmesi ise elbette dikkat çekici.

Demokratların önündeki temel görev ise bu çoğulcu temsili kalıcı politikaya dönüştürmek. Seçim gecesi kazanılan sembolik eşikler, sağlık hizmetlerine erişim, ekonomik adalet, ayrımcılıkla mücadele, göçmen hakları ve tabii dış politikada, son olarak Biden dönemi göz yumulan Gazze Soykırımı’na giden yolda da gözlendiği üzere, başta sivillerin korunması gibi alanlarda somut ve tarafsız adımlarla desteklenmediği sürece sınırlı kalabilir. Amerikan demokrasisinin gücü, tarihsel sorunlarını yok saymasından çok öte, onları siyasal tartışmanın merkezine taşıyabilmesinde yatıyor. 3 Kasım ara-seçimleri, bu açıdan ABD’ye hem kendi geçmişiyle yüzleşme hem de gelecekte nasıl bir toplum olmak istediğini yeniden tartışma fırsatı sundu. Bu nedenle seçimlerin en önemli sonucu, Demokratların Kongre’de çoğunluğu kazanmasından çok, Amerikan siyasetinin uzun süredir dışarıda bıraktığı seslerin, artık ülkenin en güçlü karar alma kurumlarında daha görünür hâle gelmesidir denilebilir.