ABD-İran denkleminde ne değişiyor?
Haberin Eklenme Tarihi: 13.05.2026 17:16:00 - Güncelleme Tarihi: 13.05.2026 17:24:00Umman ve Pakistan başta olmak üzere bölgesel aktörlerin son dönemde yürüttüğü diplomatik temaslar, ABD ile İran arasında geçici de olsa uzlaşı zemininin oluştuğuna dair beklentileri güçlendirmişti. Diplomatik kanalların aktif olduğu ve kontrollü bir yumuşama sürecinin başlayabileceğine yönelik beklentilerin arttığı bu konjonktürde, İran’ın güneyinde yer alan Bender Abbas ve Keşm Adası’nda meydana gelen patlamalar ateşkes diplomasinin gerçek niteliğini sorgulanır hâle getirdi. Nitekim üst düzey ABD yetkilisinin operasyon ABD tarafından gerçekleştirildiğini teyit etmesi ve akabinde ABD Başkanı Donald Trump’ın “Ateşkes devam ediyor, anlaşma yakın” açıklamasında bulunması ilk bakışta çelişkili bir tablo ortaya koyuyor: Diplomatik süreç gerçekten ilerliyorsa neden İran’ın kritik askerî altyapısının bulunduğu bir bölgeye müdahale etme ihtiyacı duyuldu? Daha da önemlisi sahada fiilî bir askerî operasyon gerçekleşiyorken, neden bu hamle savaşın yeniden başlaması olarak değil de ateşkes sürecinin bir parçası olarak çerçeveleniyor?
Tüm bu ve benzeri sorular değerlendirildiğinde ateşkese giden sürecin, aslında savaşın başka araçlarla devam ettirildiği yeni bir aşama olduğunu gösteriyor. Bu aşama tarafların savaş sonrası oluşacak bölgesel düzenin hangi güç dengesi ve hangi parametreler üzerinden şekilleneceğini belirlemeye yönelik yeni bir mücadele evresidir. Bender Abbas’a ve haritada küçük bir yer kaplayan Keşm Adası’na yönelik gerçekleşen saldırı da bu mücadelenin bir ayağını oluşturuyor. Zira İran’ın güneyinde, Hürmüz Boğazı’nın girişinde yer alan bölge İran’ın coğrafi ve deniz güvenliği açısından kritik bir noktadır. Devrim Muhafızları’nın deniz unsurlarının önemli bir kısmı bu hat üzerinde konuşlanıyor. Aynı zamanda kıyı radar sistemleri, elektronik takip ağları, mayınlama kapasitesi, gerektiğinde tanker trafiği üzerinde baskı oluşturabilecek asimetrik deniz unsurlarının önemli bir bölümü bu bölgede bulunuyor. Dolayısıyla Keşm hedef alındığında hem İran’ın askerî kapasitesi hem de Hürmüz Boğazı üzerinden şekillendirdiği jeopolitik pazarlık gücüne müdahale edilmiş oluyor. Nitekim saldırının zamanlaması da göz önünde bulundurulduğunda bir yanda ABD ile İran arasında tansiyonun düşeceğine dair umutların arttığı diğer yanda İran’ın Hürmüz üzerindeki fiili denetimini arttırmaya yönelik girişimlerde bulunduğu bir döneme denk geliyor.
İran’ın Hürmüz’de tanker trafiğini düzenleme, bazı gemilerden yeni güvenlik prosedürleri isteme ve fiilen boğaz üzerinde idari kontrol kurmaya yönelik girişimleri Washington için kırmızı çizgi olarak kabul edildiği anlaşılıyor. Çünkü İran’ın Hürmüz’ü fiilen yöneten bir aktör gibi davranması, bölgede yeni bir düzenin inşa edilmesi anlamına gelir. Bu bağlamda ABD’nin Keşm’e yönelik saldırısı İran’ın bu aşamaya geçme ihtimaline verilen stratejik bir yanıt olarak görülmelidir. Keza ABD, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki yönetim iddiasını diplomatik masaya gelmeden kırmak istiyor. Dolayısıyla Bender Abbas ve Keşm operasyonu klasik bir misillemeden ziyade İran’ın müzakere masasındaki en güçlü jeoekonomik kozunu zayıflatmaya yönelik önleyici bir müdahale olarak değerlendirilmelidir. ABD açıkça İran’a diplomasi masası hazır; ancak Hürmüz pazarlık kartıyla masaya oturamazsın mesajını veriyor.
İran’ın yeni tezi: Savaş artık bölgesel Bir cephe
Bender Abbas ve Keşm Adasına yönelik saldırı İran cephesinden değerlendirildiğinde ise saldırının hemen ardından İran’ın ABD’yi bazı bölgesel ülkelerle koordinasyon içinde hareket etmekle suçlaması dikkat çekiyor. Zira bu söylem diplomatik bir tepkinin ötesinde Tahran’ın krizi yeniden tanımlamak istediğini gösteriyor. Burada İran’ın ana hedefinin meseleyi ABD ile ikili askerî gerilimden çıkarıp, daha geniş bir çevreyle çerçevelemek istediği anlaşılıyor. Bu bağlamda saldırının ilk dakikalarında Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE)’nin adının geçmesi önemlidir. Nitekim son günlerde BAE enerji alt yapısına yönelik saldırılar, Abu Dabi’nin İran’a karşı sert açıklamaları Körfez’de önemli bir dönüşüme dair sinyaller veriyordu. Zira BAE, Amerikan güvenliğini satın alan aktörken; Yemen’den Libya’ya; Kızıldeniz’den Doğu Akdeniz’e askerî görünürlüğü artan bir aktör hâline geldi. Aynı zamanda 2020 İbrahim Anlaşmaları sonrası BAE ile İsrail arasındaki ilişki diplomatik normalleşmenin çok ötesine geçti ve iki ülke arasında savunma, istihbarat paylaşımı, siber güvenlik ve hava savunma alanlarında entegrasyon hızlandı.
İsrail’in radar sistemlerine, erken uyarı kapasitesine, İran’ın füze ve İHA kapasitesine karşı geliştirdiği savunma çözümlerine BAE’nin erişimi, İran için Abu Dabi’yi İran karşıtı güvenlik ekseninin bir parçasına dönüştürdü. Dolayısıyla Tahran karşısında yalnızca Amerikan donanmasını ve askerini görmüyor. Tahran karşısında Washington’un askerî komuta sağladığı; BAE’nin liman, hava sahası ve lojistik imkanlarıyla katkı sunduğu; İsrail’in istihbarat, elektronik ve teknolojik destek verdiği bir eksen görüyor. Böylece İran’ın kendi coğrafyasında çok boyutlu çevrelenme algısı artmakta ve ABD bizi vurdu yerine bazı bölgesel aktörler ifadesini kullanarak karşı çevreleme stratejisi geliştirmektedir.
Bununla beraber Bender Abbas ve Keşm saldırısına İran’ın hem caydırıcılığını koruyarak hem de diplomasi kapısını kapatmadan nasıl karşılık vereceği önemlidir. İran doğrudan ABD’nin askerî üslerini ya da Körfez’deki askerî noktaları hedef alacağı geniş ölçekli bir konvansiyonel karşılık verirse; askerî ve siyasi açıdan Trump’ın elini güçlendirebilir. Zira böyle bir durumda Trump yönetimi ateşkesi İran bozdu söylemi ile hem iç kamuoyunda hem de bölgesel müttefikleri nezdinde daha büyük askerî operasyonlar için meşruiyet zemini oluşturabilir. Diğer yandan Bender Abbas ve Keşm gibi İran’ın Hürmüz politikasında stratejik öneme sahip bölgeye gözle görünür bir karşılık vermemesi de Tahran açısından imaj ve caydırıcılık sorununa neden olur. Devrim Muhafızları’nın iç kamuoyundaki konumu, bölgesel vekil ağlar üzerindeki etkisi ve yıllardır inşa ettiği kapasitesi sorgulanmaya başlanabilir. Bu noktada İran’ın doğrudan savaşı büyütmeden karşı blokun stratejisini etkisizleştirecek, saldırının amacını zayıflatacak alanlarda karşılık vermesi beklenmektedir. Bu alanların başında ise Hürmüz Boğazı geliyor. Önümüzdeki günlerde tanker geçişlerinde kısa süreli gecikmeler, bazı ticari gemilerden ilave güvenlik prosedürlerinin talep edilmesi ya da seyir rotalarının değiştirilmesi, kimliği belirsiz deniz olayları gibi deniz ticaretinde belirsizlik hissini canlı tutan girişimler, İran’ın saldırılara verdiği stratejik cevap olarak görülmelidir.
Hürmüz’ün ötesinde: İran’ın psikolojik caydırıcılık stratejisi
İran’ın yanıtı Hürmüz ile sınırlı kalmayabilir. İran muhtemelen ABD’nin bölgede kurmaya çalıştığı güvenlik düzenini daha maliyetli ve kırılgan hâle getirmeye yönelik hamlelerde bulunmaya çalışacaktır. BAE başta olmak üzere ABD’nin ortaklarının güvenlik algısını psikolojik ve ekonomik baskıyla sorgulanır hâle getirmek; bölgesel vekil unsurların görünürlüğünü arttırarak krizin coğrafyasının her an genişletilebileceği mesajını vermek gibi cephe dışı misillemelerde bulunabilir. Tahran’ın BAE’ye “Habibi, Amerika çekip gider; sonunda baş başa kalırız” yazılı füze göndermesi, doğrudan Amerikan askerî üslerini hedef alan geniş ölçekli bir askerî karşılıktansa; ABD’nin askerî varlığını hedef alan, psikolojik ve jeopolitik caydırıcılığı öne çıkaran strateji ile hareket ettiğini gösteriyor.
İran bu söylem aracılığıyla Körfez monarşilerine, ABD’nin Irak’tan, Afganistan’dan, Lübnan’dan çekildiğini yani bölgede siyasi ve askerî kalıcılığının sınırlı olduğunu, buna karşılık İran’ın coğrafi olarak Hürmüz’ün kıyısında kalıcı olduğunu hatırlatıyor. Dolayısıyla İran’ın temel hedefi Trump yönetimine ateşkesi İran bozdu söylemini geliştirme fırsatı vermeden, BAE ve diğer Körfez aktörlerinin Amerikan güvenlik garantörlerine duyduğu stratejik güveni aşındırmaktır. Tahran bu stratejisini sürdürülebilir şekilde uygulayabilirse; Bender Abbas ve Keşm Adası’nda yaşanan saldırı, ABD’nin İran’ı diplomasi masasında zayıflatma girişimini sınırlandırır ve hangi aktörün bölgedeki etkisini daha uzun süre koruyarak yeni güvenlik mimarisinde belirleyici bir konum elde edeceği jeopolitik rekabetin başlangıcını oluşturabilir.