ABD-Çin ilişkilerinde yeni dönem: Pekin’de verilen mesaj ne?
Haberin Eklenme Tarihi: 14.05.2026 17:11:00 - Güncelleme Tarihi: 14.05.2026 17:13:00Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump ile Çin Halk Cumhuriyeti Başkanı Xi Jinping arasında gerçekleşen görüşme; İran, Tayvan Boğazı, Güney Çin Denizi, ticaret, yarı iletkenler, yapay zekâ, nadir toprak elementleri gibi temel müzakere başlıkları etrafında şekillense de ABD’nin Çin’e yönelik yaklaşımındaki dönüşüm esas meseledir. Zira Washington; yıllardır Çin’i stratejik rakip, teknolojik tehdit ve revizyonist güç olarak tanımlayan bir söylem inşa etti. Yarı iletkenlerden yapay zekâya, kritik minerallerden deniz güvenliğine kadar uzanan geniş bir alanda Çin’in çevrelenmesini hedefleyen politikalar geliştirildi. Bununla beraber bugün Washington; İran merkezli bölgesel krizler, enerji arz güvenliği, deniz ticaret alanlarının korunması ve küresel enflasyon gibi başlıklarda Pekin’i tamamen dışlayamayacağını görüyor.
Bu durum Washington açısından klasik anlamda bir güç eksikliği olarak görülmemelidir. Zira ABD hâlâ dünyanın en büyük askerî kapasitesine, gelişmiş teknoloji altyapısına, geniş ittifak ağına ve küresel finans sistemini merkezindeki dolar hegemonyasına sahiptir. Ancak büyük güçlerin tarihsel kırılma anlarının çoğu zaman mutlak güç kaybı nedeniyle başlamadığını hatırlamak gerekiyor. Kırılmalar söz konusu gücün aynı anda birden fazla kriz alanında yer alırken hangi alanı önceliklendirileceğine ilişkin karar baskısının artmasıyla başlar. Başka bir ifadeyle günümüzde esas mesele Amerikan gücünün var olup olmamasındansa, bu gücün Avrupa’da mı, Orta Doğu’da mı, yoksa Hint-Pasifikte mi yoğunlaşacağıdır. Xi-Trump görüşmesi tam da ABD’nin aynı anda büyüyen kriz alanlarını yönetmeye çalıştığı bir dönemde gerçekleşiyor olması dikkat çekicidir. Washington bir tarafta Avrupa’da Rusya kaynaklı güvenlik sorununu yönetmek, NATO içindeki güç paylaşımı krizini kontrol altında tutmak, Polonya’dan Baltık hattına kadar uzanan doğu kanadında caydırıcılığı korumak zorundadır. Diğer yandan Orta Doğu’da İran merkezli gerilimler, Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz hattı, enerji fiyatları ve İsrail’in güvenliği gibi başlıkla… Bunlara üçüncü bir cephe olarak Hint-Pasifik eklendiğinde, Tayvan Boğazı, Güney Çin Denizi, Japonya, Filipinler, AUKUS, QUAD ve yarı iletken güvenliği üzerinden şekillenen çok daha karmaşık bir rekabet ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Washington’ın asıl sorunu gücünü hangi coğrafyada, hangi öncelik sırasıyla ve ne kadar sürdürülebilir biçimde kullanılacağına karar vermektir. Bu bağlamda Trump-Xi görüşmesi, Washington rakiplerini tamamen dışlayarak değil; gerektiğinde onları kriz yönetiminin bir parçası haline getirerek sistem liderliğini sürdürmeye çalıştığını gösteriyor.
Stratejik sabır ve güç geçişi
Çin ise ABD’yi doğrudan askerî ya da ekonomik olarak geriletmeyi rasyonel bir tercih olarak değerlendirilmiyor. Çin dış politikasının temelinde kısa vadeli diplomatik kazanımlardan çok, uluslararası sistemde ortaya çıkan yapısal dönüşümleri stratejik sabırla izlemek ve rakibin yapısal yorgunluğunu kendi lehine çevirme stratejisi yer alıyor. Bu politika dikkate alındığında Çin’in Trump ile görüşmesinde amacı, Washington’un hangi alanlarda maliyet baskısı nedeniyle daha esnek davranmak zorunda kalacağını, hangi alanlarda daha sert bir politika uygulayacağını tespit etmektir. Bu okumayı yaparken Çin, Rusya’dan İran’a, Orta Asya’dan Avrupa’ya uzanan Avrasya derinliğindeki konumunu korumak istiyor.
Tüm bunlar Xi-Trump görüşmesini, zorunlu iş birliği ile stratejik rekabet arasındaki gri alanın yönetildiği bir temas hâline getiriyor. Görüşme, hangi alanlarda stratejik rekabetin artacağı, hangilerinde kontrollü işbirliğine yönleneceğinin sinyallerini veriyor. Bu bağlamda en dikkat çekici mesaj Xi Jinping’den geldi. Xi’nin Tayvan’ı Çin ile ABD ilişkilerindeki en önemli mesele olarak tanımlaması ve bu konunun yanlış yönetilmesi hâlinde tehlikeli sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulunması, Pekin’in Tayvan’ı egemenlik ya da iç politika meselesinin yanı sıra ABD ile stratejik rekabeti derinleştirecek bir konu olarak gördüğünü gösteriyor. Aynı zamanda Tucydides Tuzağı’na atıf yapması Xi’nin uyarısının önemini arttırıyor. Xi’nin konuşmasında Tucydides’e atıf yapması açıkça Washington’a yükselen güç ile mevcut hegemon güç arasında gerçekleşecek olası gelişmelerin, savaşa dönüşüp mü, yoksa savaşa dönüşmeden mi yönetileceğine bilhassa Tayvan meselesinde karar verileceği mesajını veriyor. Esasen bu söylem Çin’in ABD ile ilişkileri tarihsel güç geçişi perspektifinden okumaya başladığını gösteriyor.
Bununla beraber Xi, ABD ile ilişkileri yapıcı stratejik istikrar olarak tanımladı. Tayvan konusunda geri adım atmayan; bununla beraber bu dosyanın kontrolsüz biçimde askeri bir krize dönüşmesini de istemeyen Pekin, olası güç geçişinin çatışmayla gerçekleşmesini istemiyor. Zira Çin üretim kapasitesinin, teknolojik dönüşümün enerji ağlarının ve Avrasya derinliğinin kendi lehine büyüdüğünün farkında ve kırmızı çizgilerini netleştirirken rekabetin ritmini zamana yayarak kendi lehine yönetmek istiyor.
Xi görüşmede tarih, güç geçişi, kırmızı çizgiler üzerinden bir çerçeve çizerken Trump, “Sizin arkadaşınız olmak onur”, “İlişkilerimiz her zamankinden daha iyi olacak” gibi lider merkezli ifadeler kullandı. Aslında bu sistemik rekabet sürerken Trump’ın liderler arasında iletişim kanalını açık tutmak istediğini ve güven oluşturmaya çalıştığı gösteriyor. Zira Trump’a ABD’nin önde gelen şirketlerinden yöneticilerin eşlik etmesi, Amerikan şirketlerinin Çin pazarına erişiminin genişletilmesi konusunun gündeme gelmesi, Çin’in Amerikan tarım ürünleri alımını arttırma açıklamasından anlaşılıyor ki Trump, Çin’de Amerikan sermayesinin temsilcisi olarak da yer alıyor.
Hürmüz’de ortak çıkar mesajı
Görüşmenin en dikkat çekici başlığı Orta Doğu ve Hürmüz dosyası oldu. Çünkü Washington’dan Brüksel’e, Pekin’den Tokyo’ya kadar Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak bir kırılmanın sadece Orta Doğu’yu değil, tüm uluslararası sistemi sarsabilecek nitelikte olduğu biliniyor. Dünya petrol ticaretinin kritik bölümünün geçtiği bu dar su yolu, küresel ekonominin nabzının attığı stratejik bir boğaz. Bu nedenle iki liderin de Hürmüz Boğazı’nda enerji akışının açık kalması gerektiği konusunda ortak mesaj vermesi önemlidir. Washington açısından bu mesaj, Hürmüz’de krizin tırmanmasıyla sarsılan enerji piyasalarının Amerikan ekonomisinde enflasyon baskısını arttırması ve aynı anda Avrupa’da ve Asya’daki müttefikleri üzerinde yeni ekonomik maliyetler üretmesini önleme çabasıdır. Pekin açısından ise Hürmüz dosyası doğrudan Çin’in ekonomik geleceğiyle ilgilidir. Zira Çin’in büyümesi, sanayi üretimi ve ihracat kapasitesi büyük ölçüde kesintisiz enerji akışına dayanıyor. Dolayısıyla Hürmüz konusunda verilen ortak mesaj, ABD ile Çin’in birçok konuda rakip olabileceğini; ancak küresel enerji akışının çökmesi halinde, kaybedecekleri maliyetin kazanacaklarından çok daha büyük olacağıdır.
Sonuç olarak Trump-Xi arasında gerçekleşen görüşmede Xi, Tayvan ve Tucydides üzerinden yapısal rekabetin kaçınılmaz olduğunu; Trump, kişisel diplomasi üzerinden bu rekabetin yönetilebilir kalmasını istediğini ilan etti. Ticaret ve sermaye başlıkları ekonomik kopuşun her iki taraf için daha maliyetli; Hürmüz ve İran dosyasında ise küresel enerji akışında istikrarın her iki taraf için de vazgeçilmez olduğunun anlaşıldığı görüşmede, ABD-Çin arasında ilişkinin bundan sonra stratejik rekabet, seçici iş birliği ve lider merkezli diplomasi temelinde yürütüleceğine dair sinyaller bulunuyor.