14 Ocak 2026

İran: Zagros’un ötesindeki yangın

İran’daki rejim krizi, Türkiye için bir komşu sorunundan ziyade sınır güvenliğinden enerjiye, Türk dünyasıyla entegrasyona kadar uzanan stratejik bir kırılma eşiği. Ankara, bu dönüşüme hazırlıklı ve esnek yaklaşmalı.

Tarih, Orta Doğu’da coğrafyanın kader, sınırların ise sadece birer ateşkes hattı olduğunu fısıldar. 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması, Türkiye ile İran arasındaki dağlık sınırı neredeyse dört asırdır dondurmuş olsa da bu sınırın iki yakasındaki rejimlerin ruhu hiçbir zaman bu kadar durağan olmamıştı. Bugün Tahran sokaklarından yükselen dumanlar, bir hükûmet protestosunun ötesinde, 1979’da kurulan teokratik düzenin (Velayet-i Fakih) ontolojik krizini işaret ediyor. Zagros Dağları’nın doğusunda bir rejim çatırdarken, batısındaki Ankara’da "değişmez komşu"nun değişme ihtimali, sessiz ama derin bir alarm durumunu tetikliyor. Bir imparatorluk bakiyesi olan İran’ın olası çözülüşü veya radikal dönüşümü, Türkiye için bir dış politika meselesi değil; demografiden enerjiye, sınır güvenliğinden Türk dünyası ile entegrasyona kadar uzanan varoluşsal bir denklem değişikliği…

Türkiye ve İran ilişkilerini anlamak için tarihin sarkaç hareketine bakmak gerekir. İki ülke arasındaki ilişki, rejimlerin niteliğine göre şekil değiştirmiş ancak "stratejik rekabet" özünü hep korumuştur.

Osmanlı ve Safevi rekabeti, bugünkü ilişkinin genetik kodlarını oluşturdu. Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail ile başlayan, Kanuni ve Şah Tahmasb ile devam eden süreç İslam dünyasının liderliği (hilafet vs. imamet) kavgasıydı. Bu dönem, İran’ın Anadolu’ya dönük "Şii hilali" baskısı ile Osmanlı’nın Doğu’ya dönük "Sünni kalkanı" stratejisini doğurdu.

20. yüzyılın başında her iki ülkede de yaşanan dönüşüm (Türkiye’de Cumhuriyet, İran’da Pehlevi Hanedanı), ilişkilerde nadir görülen bir "benzeşme" dönemi yarattı. Mustafa Kemal ve Rıza Şah Pehlevi, seküler ulus-devlet inşasında birbirlerini model aldılar. 1937 Sadabat Paktı ve daha sonraki CENTO (Bağdat Paktı) süreci, iki ülkeyi Sovyet tehdidine karşı Batı güvenlik şemsiyesinde birleştirdi. Ankara ve Tahran, bu dönemde birbirlerinin rejiminden tehdit algılamıyordu; aksine modernleşme yolunda ortaktılar.

İlişkilerin fay hattını kıran olay, 1979 İran İslam Devrimi oldu. Şah’ın devrilip Humeyni’nin gelişiyle İran, Türkiye’nin NATO müttefiki, seküler ve Batı yanlısı kimliğini "Deccal’in iş birlikçisi" olarak kodladı. Türkiye ise İran’ı "irtica ihracı" yapan bir tehdit olarak gördü. Buna rağmen, devlet aklı devreye girdi; İran-Irak Savaşı boyunca Türkiye tarafsız kaldı ve İran’ın dünyaya açılan nefes borusu oldu. Bu "kontrollü gerilim” son 45 yılın özetiydi. Ancak bugün Tahran sokaklarındaki öfke, bu denklemi kökünden sarsıyor.

Neden bu kez farklı?

Son dönemde İran'da patlak veren halk hareketi, 2009 Yeşil Hareket’ten veya 2019 benzin zamları protestolarından, hatta 2022 Mahsa Amini isyanından evrilerek daha yapısal bir karaktere büründü.

Protestolar, reformist bir liderin arkasında toplanmaktan ziyade, sistemin tamamını reddeden, lidersiz ve yatay bir örgütlenmeye sahip. Sokaktaki sloganlar artık "reform" değil, "referandum" ve "rejim değişikliği" talep ediyor. Yaptırımların boğduğu ekonomi, yolsuzluk ve kaynakların "Direniş Ekseni" (Lübnan, Yemen, Suriye) için harcanması, İran halkının sabrını tüketti. Z kuşağı, 1979 devriminin ideolojik kodlarını tanımıyor ve yaşam tarzına müdahaleyi reddediyor. En kritik nokta ise rejimin çelik çekirdeği olan Devrim Muhafızları (Sepah) ve Besic milisleri içindeki olası moral bozukluğu. Rejimin şiddet tekeli henüz kırılmadı ancak sokak korku duvarını aştı.

İran rejiminin yıkılması: Türkiye için 3 kritik senaryo

İran’daki olası bir rejim değişikliği veya devlet otoritesinin çöküşü, Türkiye için hem büyük fırsatlar hem de kâbus senaryoları barındırıyor.

"Suriyeleşme" ve kaos

Merkezî otoritenin ani çöküşü ve yerine organize bir gücün geçememesi durumunda İran, etnik ve mezhepsel hatlar üzerinden parçalanabilir. Suriye krizinden yorgun düşen Türkiye, doğu sınırından (Van, Iğdır, Hakkari) gelecek milyonlarca İranlı mülteciyi kaldırabilecek kapasitede değil. Bu, Türkiye’nin demografik ve ekonomik yapısına doğrudan bir tehdit olur. İran’ın kuzeybatısında (Kandil ile birleşen hat) oluşacak bir otorite boşluğu, PKK’nın İran kolu PJAK’ın alan hâkimiyeti kurmasına ve Türkiye’ye sızmaların artmasına neden olabilir.

Etnik çözülme ve "Güney Azerbaycan"

İran nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan Türk kökenli (Azeri, Kaşkay, Türkmen) unsurların bağımsızlık veya özerklik talebiyle harekete geçmesi. Tebriz merkezli bir "Güney Azerbaycan" hareketi, Türkiye ve Azerbaycan’ı heyecanlandırsa da jeopolitik riskleri büyüktür. Türkiye, soydaşlarını desteklemek ile bölgesel sınırların değişmezliği ilkesi arasında sıkışabilir. Bağımsız bir Güney Azerbaycan, Hazar havzasını ve Zangezur Koridoru denklemini tamamen değiştirir ancak bu durum İran milliyetçilerini (Persleri) ve Batı’yı Türkiye karşıtı bir konuma itebilir.

Askerî/teknokrat geçiş

Devrim Muhafızları’nın bir kanadının veya ordunun (Arteş), din adamlarını tasfiye ederek yönetime el koyması ve Mısır benzeri bir askerî/seküler dikta kurması. İdeolojik "devrim ihracı" misyonunun bitmesi, Türkiye-İran ilişkilerini rahatlatır. İki ülke, Suriye ve Irak’ta vekalet savaşlarını bitirip ekonomik iş birliğine odaklanabilir. Ancak milliyetçi dozu yüksek yeni bir İran yönetimi, bölgesel rekabeti "din" üzerinden değil, "Pers emperyal vizyonu" üzerinden sürdürmeye devam edecektir.

Türkiye nasıl konumlanmalı?

İran’daki türbülansın sonucu ne olursa olsun, Türkiye’nin takip etmesi gereken stratejik akslar bellidir:

  • Sınır güvenliği ve duvar diplomasisi: Türkiye, İran sınırına ördüğü duvarı sadece fiziksel bir engel olarak değil, olası bir insani felakete karşı "tampon bölge" stratejisinin bir parçası olarak kullanmalıdır.
  • Enerji arz güvenliği: Türkiye’nin doğalgaz ithalatında İran kritik bir paya sahip. Rejim değişikliği sürecinde yaşanacak kesintiler, Türk sanayisini vurabilir. Alternatif kaynakların (TANAP, LNG) kapasitesinin artırılması elzemdir.
  • Zangezur ve Kafkasya kilidi: İran’daki zayıflama, Türkiye’nin Kafkasya’daki (Azerbaycan-Ermenistan hattı) elini güçlendirir. Tahran, Zangezur Koridoru’nu "kırmızı çizgi" olarak görüyordu. İçeriye gömülen bir İran, bu koridorun açılmasını engelleyemez ve Türk dünyası ile kara bağlantısı kesintisiz hâle gelir.

İranlı şair Firdevsi, Şehname’de "İran bir denizdir, dalgalanır ama kurumaz" der. İran’daki rejimler, şahlar, mollalar gelip geçicidir ancak İran’ın devlet aklı ve coğrafi ağırlığı kalıcıdır. Türkiye için en iyi senaryo, İran’ın parçalanmadan, toprak bütünlüğünü koruyarak, ancak komşularına tehdit oluşturan teokratik/yayılmacı kimliğinden sıyrılarak rasyonel bir devlete dönüşmesidir.

Halkın öfkesiyle sarsılan Tahran'daki sarayların akıbeti ne olursa olsun, Ankara'nın gözü nehirlerin akışında değil, yatağın kendisindedir. Çünkü komşunun evi yandığında, dumanı en önce sizin pencerenizden içeri girer. Türkiye, İran’daki değişimi "bekle-gör" politikasıyla değil, olası en kötü senaryoya (çöküş ve göç) hazırlıklı, en iyi senaryoya ise açık bir "proaktif esneklik" ile karşılamalıdır.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...