}
14 Eylül 2026

Prof. Dr. Banu Mustan Dönmez: "İnsanın olduğu her yerde müzik vardır"

Müzikolog Prof. Dr. Banu Mustan Dönmez ile müzikolojinin etimolojik kökenlerinden Guido Adler’e, disiplinler arası yapısından yapay zekâ çağındaki geleceğine dair ufuk açıcı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Hocam öncelikle müzikoloji nedir? Kavramsal olarak neyi ifade eder? Bilimsel bir disiplin olma süreci nasıl gerçekleşmiştir?

Biz kültür bilimlerinde önce kelime kökü, yani etimoloji üzerinden inceleme yaparız. Çünkü kelimelerin kökenleri, düşünce şekli hakkında bize bazı ipuçları verir. Müzikoloji, "müzik" ve "loji" kelimelerinin birleşimiyle oluşmuş Avrupa kökenli bileşik bir sözcüktür. Müziğin ne olduğunu biliyoruz; "loji"nin ise Latin ve Batı dillerinde "bilim" anlamına geldiği malum. Dolayısıyla müziğe bilimsel perspektiften yaklaşımı temsil eden Batı kökenli bir kelimedir.

Sözcüğün etimolojik yapısına inildiğinde, Avrupa dillerindeki bu tür eklerin "bir şeye özgü, bir şeye ait" gibi anlamlara geldiğini görürüz. Buna bazı örnekler verebiliriz: "Katartik" dendiğinde katarsise yani arınmaya özgü; "lirik" dendiğinde lire özgü (İngilizcede şarkı sözleri anlamına gelir, çünkü lire özgü olan şarkıların sözleridir); "mnemonik" dendiğinde Antik Yunan'daki hafıza tanrıçası Mnemosyne'ye ait olan yani anımsatıcı; "ikonik" dendiğinde ikonlara özgü veya sembolik; "kanonik" dendiğinde ise kanonsal yapıya özgü anlamı taşır.

Buradan müziğe gelirsek; müzik, "müzlere özgü" anlamına gelmektedir. Müz, Yunan mitolojisinde ilham perileri olarak tasavvur edilen dokuz kız kardeşi ifade eder. Bu kardeşler, baş tanrı Zeus ile bellek ve hafıza tanrıçası Mnemosyne'den doğmuştur. Müz sözcüğünün etimolojisi, akıl, düşünce ve zekâ anlamındaki "men" köküne dayanır. "Men" günümüzde Batı dillerinde erkek anlamına gelse de esasında zekâ ve düşünceyi ifade eder. Ataerkil dünyaya geçişle birlikte bu dişil kavram, eril bir kökene geçerek eril bir özellik kazanmıştır.

Böylelikle müzikoloji sözcüğünün Batı dillerindeki etimolojik çevirisini "müzlere ilişkin olanın bilimi" yani müzik bilimi olarak özetleyebiliriz. Ancak bu idrak biçimi Batı'ya özgüdür ve oradan Türkçe dâhil bütün dünya dillerine geçmiştir. Batı dışı kültürlerde müzik biliminin bu şekilde algılanması beklenemez. Çünkü o kültürlerde müzikle alakalı işitsel özellikler, tamamen o kültürün müziği idrakıyla ve algılarıyla ilgilidir. Mesela Gamelan müziğini anlatan “Balungan”, İslam'daki sufi müzik terimleri olan “zikir, sema, teganni” veya Sanskritçede yaratma anlamına gelen ve Güney Hindistan geleneksel müziklerinden Karnatik müziği ifade eden “Kriti” buna örnektir. Yani “Kriti” o kültürde müzik standardı yerine geçer. Dolayısıyla müzikoloji kavramının tüm dünyada mutlak evrensel olduğunu söyleyemeyiz. Ancak Batı merkezli hegemonya çok güçlü olduğu ve bütün kültürleri etkilediği için bizim algılarımızda da bu şekilde yer etmiştir.

“Müzikoloji, müzik üzerine bilim yapma entelektüel etkinliğinin tümünü kapsar”
Batı kültüründe müzikolojinin bilim olma serüveni nasıl gerçekleşti peki?

Kısaca tanımlayacak olursak; müzikoloji, müzik üzerine bilim yapma entelektüel etkinliğinin tümünü kapsar. Bu kavram, 19. yüzyılın sonlarında Viyanalı müzikolog Guido Adler tarafından ortaya atılmıştır. Müzikoloji adıyla anılmadığı tarihsel dönemlerde de filozoflar, bilim insanları ve din adamları aslında müzik üzerine bilimsel çalışmalar yapmışlardır. Ancak bunu sistematik bir düzeye ilk oturtanlar Almanlar ve Avusturyalılardır. Guido Adler'in 1885 yılında yazdığı “Umfang, Methode und Ziel der Musikwissenschaft” (Müzikolojinin Alanı, Yöntemi ve Amacı) makalesi hem terimin kullanılması hem de araştırma alanlarının, yöntemlerinin ve amaçlarının sınıflandırılması açısından büyük değer taşır. Bugünkü müzikolojiyi sistematik, tarihsel ve kültürel olarak ayırmamızın kökeni 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başına dayanır.

Peki, müzikoloji neden bu dönemde ortaya çıkmıştır? En büyük nedenlerinden biri, içinde bulunulan "bilimler çağı"dır. Ampirist filozofların ortaya çıkması, Fransız İhtilali ve ardından gelen Sanayi Devrimi bu süreci etkilemiştir. Sanayi, bilimden bağımsız düşünülemez. Bu dönemde sadece doğa bilimlerinin değil, sosyal bilimlerin de sayısı artınca müzik de bundan nasiplenmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Alman Friedrich Chrysander ve Philipp Spitta gibi isimler, Bach, Händel ve Couperin gibi bestecilerin biyografileri üzerinde araştırmalar yaparak tarihsel müzikolojiyi başlatmışlardır.

"Amaçları neydi?" diye sorulabilir. Amaç, müzikoloji alanını olgunlaştırmak ve Avrupa müzik kültürüne hizmet etmekti. Yani kendi kültürel ideolojilerini, Batı sanat müziğini kayıt altına alarak kaybolmasını engellemek istediler. Çünkü klasik müzik, kulaktan kulağa aktarılan bir pratik değil; armonisi, teorisi, nota yazımı ve çalgı yapımı son derece kurallı bir müziktir. Bu müziğin Orta Çağ'da kiliselerdeki doğuşundan bugüne kadarki bütün evrelerini, bestecilerin hayatlarını ve teorik gelişimini envanter altına almışlardır. Aslında Batılı, kendi kültürünü kaybolmadan bugüne taşımak istemiştir. Bu oluşumdan Orta Doğu toplumları da dâhil olmak üzere diğer medeniyetler de kendi payına düşeni almış ve böylece müzikoloji bir bilim dalı olarak yerleşmiştir.

“Müzikoloji; tarihsel, sistematik ve kültürel (etnomüzikoloji) olmak üzere üç alt dala ayrılıyor”
Müzikolojinin bilim olma sürecini dinledik. Peki, bir disiplin olarak araştırma alanlarından ve aralarındaki metodolojik farklılıklardan bahsedebilir miyiz?

Müzikolojiyi tarihsel, sistematik ve kültürel (etnomüzikoloji) olmak üzere üç alt dala ayırıyoruz. Aslında bu ayrımı biz yapmadık, geçmişteki müzikologlardan miras kaldı. Günümüzde zaman zaman sorgulanan klasik bir sınıflandırma olsa da buna karşı çıkmak için öncelikle yapıyı çok iyi bilmek gerekir. Hangi alanda olursa olsun hepsinin ortak paydası müzikolojidir fakat aldıkları sıfatlar onları bambaşka araştırma alanlarına ve yaklaşımlara yönlendirir.

“Tarihsel müzikoloji” ile başlarsak; müzik üzerine düşünceler Antik Çağ'dan beri var olsa da bunların yazılı bir envanter olarak kayıt altına alınması Almanya ve Fransa'da başlamıştır. Tarihsel müzikoloji; Batı sanat müziğinin tarihsel evrimini, türlerini, çalgılarını, müzik teorisi biçimlerini, bestecilerin ve icracıların biyografilerini inceler. Yani, unutulabilecek her şeyi kayıt altına alarak bir literatür oluşturur. August Wilhelm Ambros, Friedrich Chrysander, Philipp Spitta, Ursula Günther ve Carolyn Abbate gibi isimler bu alanın öncüleridir. Adı üzerinde tarihsel araştırma yöntemlerini kullanır; ağırlıklı olarak arşiv ve kütüphane taramaları yapılır. Ayrıca ebediyete intikal etmeden önce yaşayan canlı kültür hazinelerinden de sözlü veriler toplanır. (Bazen lisans öğrencilerimiz Chopin'in hayatını çalışmak istiyor. Onlara bunun zaten en iyi şekilde yazıldığını, Amerika'yı yeniden keşfetmek yerine yazılanları okuyup eksiklikleri tamamlamalarının daha doğru olacağını söylüyorum. Yüksek lisans ve doktorada, özgünlük açısından önceden yapılmış çalışmaların tekrar edilmesini pek istemiyoruz.)

“Sistematik müzikoloji” ise birçok bilimi kapsayan bir "şemsiye terim" (umbrella term) olduğu için hem konular hem de yöntemler açısından son derece heterojendir. Müzik felsefesi, akustik, bilişsel ve nörobilimsel müzikoloji gibi ufku geniş alanları içine alarak nicel ve deneysel yöntemleri kullanabildiği gibi; müzik estetiği, semiyoloji (göstergebilim), hermenötik (yorumsamacılık) ve sosyoloji gibi alanlarda nitel araştırma yöntemlerini de kullanır.

“Kültürel müzikoloji” (etnomüzikoloji), müziğe kültürel açıdan yaklaşır. Sadece Batı'yı değil, Batı dışı olanı da inceler. Kültürel antropolojiden çok etkilendiği için yöntem ve yaklaşım olarak birbirlerine son derece yakındırlar. Etnomüzikolojinin sistematik ve tarihsel müzikolojiden en büyük farkı, Batı kültürüne ülküsel bir değer yüklemekten ziyade bütün dünyayı tarafsızca inceleme hedefiyle yola çıkmasıdır. Kültürü nicel verilerle (sayılarla) ölçüp tartamayacağınız için etnomüzikolojide ağırlıklı olarak nitel araştırma yöntemleri ve kültür analizi deseni kullanılır. İngiliz John Blacking Güney Afrika'daki Venda yerlileri üzerine, Bruno Nettl Kızılderili (Blackfoot) yerlileri ve İran destgâhları üzerine, Mantle Hood Endonezya Gamelan müzikleri üzerine, Frances Densmore ise Amerikan yerli müzikleri üzerine çok önemli çalışmalar yapmışlardır.

“Müziğe diğer bilimlerle holistik yaklaşma geleneği, sistematik müzikolojinin bu kadar geniş bir alan olmasını sağladı”
Sistematik müzikoloji madem bu kadar heterojen, neden müzikolojiyle ilgili birçok araştırma alanı bu "sistematik" kavramının şemsiyesi altına dâhil edilmiş?

Bu durum Antik Yunan felsefesine dayanır. Sistematik müzikoloji de tıpkı tarihsel müzikoloji gibi Batı Avrupa çıkışlıdır ancak Antik Yunan'ı yücelten bir yaklaşıma sahiptir. Pythagoras, Aristoteles, Platon, Aristoksenos ve Augustinus gibi filozoflara baktığınızda matematik, astronomi ve felsefeyle ilgilendikleri kadar müzikle de ilgilendiklerini görürsünüz. Orta Çağ'daki “Quadrivium” (dörtlü eğitim yolu) sisteminde olduğu gibi astronomiyi, matematiği ve müziği bir bütün olarak görme mantığı vardır. Müziği soyutlamak yerine ona diğer bilimlerle holistik (bütüncül) yaklaşma geleneği, sistematik müzikolojinin bu kadar geniş bir alan olmasını sağlamıştır.

MÖ 4. yüzyılda yaşamış olan Aristoteles, sanata ve şiire estetik ve eğitim açısından baktığı için bugün sistematik müzikolog kabul edilir. MÖ 6. yüzyıl filozofu Pythagoras, matematikle müziğin yakın ilişkisini kurduğu için keza aynı şekilde değerlendirilir. Günümüzde ise Theodor Adorno sistematik müzikolog sayılmaktadır. Eminim Adorno'ya sorsak "Ben sistematik müzikolog olmak için bu işe girdim" demezdi; o bir felsefeci ve sosyolog olarak popüler kültürdeki sığlaşmadan şikâyetçi olduğu için müzikle ilgilenmişti. Yaptığınız çalışmalar sonradan bu şekilde kategorize edilir. Örneğin, benim kendi çalışmalarımın büyük kısmı etnomüzikolojiye girse de "katarsis" kavramının müzikteki görünümünü incelediğim çalışmam sistematik müzikolojiye dâhildir. Çağdaş çalgı yapımcısı Harry Partch, müzik psikoloğu Carl Stumpf veya semiyoloji çalışan Eero Tarasti de disiplinler arası çalıştıkları için sistematik müzikoloji alanına dâhil edilirler.

“Müzik, hafızayı canlı tutar”
Müzikolojinin alt disiplinlerinden bahsederken felsefe, tarih ve insanı inceleyen kültürel bilimlerle çok iç içe olduğunu görüyoruz. Peki, müzikolojinin diğer bilimlerle nasıl bir ilişkisi var? Bu bağlamda, geleceğin müzikolojisi hakkında öngörüleriniz nelerdir?

Gelişmekte olan toplumlarda genellikle tek tip okumalarla bir yere gelineceği düşünülür; "Sosyoloji okuyorsan sadece ona odaklan" gibi. Ancak müzikolojide durum böyle değildir; insanın olduğu her yerde müzikoloji vardır. Öncelikle müzik, bir "ses" olayıdır. Ses, nesnelerin birbirine çarpmasıyla oluşan enerji salınımının titreşimlere dönüşmesi ve işitme duyumuzla algılanmasıdır. Rüzgârın sesini, suyun sesini, kadın, erkek, çocuk, yaşlı sesini veya sadece kendi evcil hayvanınızın sesini bile görmeden ayırt edebilmeniz, bu işin ne kadar karmaşık bir biyolojik ve nörolojik yönü olduğunu gösterir. İşin bir sosyolojik yönü, ritüellerle bağlantılı olduğu için sembolik bir yönü ve ruh eğitiminde aktif olarak kullanıldığı için pedagojik bir yönü vardır. Müzik, hafızayı canlı tutar; bu sayede değerli kültür hazinelerini sonraki kuşaklara aktarabilirsiniz. Özellikle yazısız kültürler bunu çok aktif yapıyordu. Yazının icadıyla müziğin bu kültürel taşıyıcı işlevi maalesef bir miktar zayıfladı.

“Geleceğin müzikolojisine bütüncül perspektiften bakmak gerekir”
Bunu sadece notasyon (nota yazımı) açısından mı söylüyorsunuz hocam?

Hayır, sadece notasyon açısından değil. Geçmişte müzik değerler eğitiminde doğrudan rol alıyordu. Bir çocuk sadece bir halk türküsünün içinden bile toplumda nasıl davranması gerektiğine dair verileri alabiliyordu. Artık o folklorik yapının içindeki eğitsel kodlar kalkmaya başladı.

Tüm bunların ötesinde müziğin estetik bir yanı var. Seslerin armonik uyumundan veya uyumlu notaların üzerine dizilmiş hecelerden estetik bir haz alıyorsunuz. Bir ney, bağlama, gitar veya piyano sesinin, hatta yağmur sesinin bile insan ruhunda bıraktığı haz ve tını birbirinden tamamen farklıdır. İşin bu boyutu nörolojiyle çok ilgilidir. Dolayısıyla müzikoloji; insan bilimleri, sosyal bilimler ve doğa bilimleriyle doğrudan iç içedir.

Geleceğin müzikolojisine de bu disiplinler arası, bütüncül perspektiften bakmak gerekir. Kâhin değilim ancak öngörülerim şunlar: Globalleşme neticesinde konuşulan diller, kültürler ve müzikler giderek bir sadeleşme evresine girecek. Teknolojik iletişim, dijital kolaylıklar ve ulaşım imkânları artacak. Yapay zekâ teknolojileri sayesinde dilsel bariyerler ortadan kalkacak ve mütercim-tercümanlık boyut değiştirecek. Bu dijital devrim, geleneksel ve akustik müziğin içine teknolojinin çok daha fazla girmesine yol açacak. Çalgı yapımcılığı (lütiyelik) dijital yönelimler kazanacak; icrada insan bedeni ve akustik enstrümanlar yerine teknolojik gereçler çok daha aktif kullanılacak.

Her şeyin kökü alışkanlıktır; beyin temiz seslere alıştığı için geleceğin insanı, uyumsuz seslere ve bozuk akortlara eskisinden çok daha tahammülsüz olacak. Ancak teknolojideki tüm bu dönüşümlere rağmen insanlığın değişmeyen kodları da müziğe yansımaya devam edecektir. Müziğin kültürel bir olgu olması, insan ruhuna tinsel bir haz vermesi, iletişim ve eğitimdeki sembolik anlatım gücü varlığını daima sürdürecektir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...