Makamların sınırını aşan bestekâr: Neveser Kökdeş
Cumhuriyet dönemi Türk müziğinin öncü kadın bestecilerinden Neveser Kökdeş, geleneksel makamları tango ve vals gibi batı ritimleriyle harmanlayarak özgün bir ekol yarattı. Büyük trajedilerle sınanan ömrünü notalara döken sanatçı, ataerkil düzende var olma mücadelesinin en naif ve sarsıcı simgesidir.
Sanatta toplumsal cinsiyete dair tartışmalara baktığımızda sıkça o klişeleşmiş soruyla karşılaşırız: “Tarihte neden bu kadar az büyük kadın sanatçı var?” Oysa kadınlar; eğitimden yoksun bırakılmaktan ev içine hapsedilmeye, psikolojik baskıdan kamusal alanda yok sayılmaya kadar envaiçeşit denetim mekanizmasının işlediği erkek egemen bir dünyada var olabilmek ve üretebilmek için asırlardır mücadele ediyor. Bu yüzden Fatmagül Berktay’ın o soruyu tersyüz edişi, bizi çok daha hakiki bir gerçekle yüzleştirir: “Nasıl oluyor da tüm bu engellemelere rağmen kadınlardan büyük sanatçılar çıkabilmiş?” Gerçek bir soruna işaret eden hâliyle bu soru; yaratma cesaretinin onay görmediği, eserlerin erkek mahlaslarının ardına gizlendiği, belki de hâlâ bitmemiş, büyük bir varoluş savaşının cevabını arar. Çünkü kadınlar, dayatılan sessizliği üretimleriyle bozarak tarihe köklü bir çentik atarlar. Nihayetinde de sınırları aşan her yaratıcı eylem gibi, kadınların bu üretimi de zamanla estetik bir devrime ve yapısal bir dirence dönüşür.
İşte bu estetik devrim ve direnç, sanatsal üretimin en soyut ve dolayısıyla kuralları en katı alanlarından biri olan müzikte çok daha çetin bir mücadeleye dönüşür. Zira kadının zekâsını ve duygusal derinliğini notalara döküp kitlelere ulaştırması; ataerkil yapıların hâkim olduğu müzik camiasında çoğunlukla görmezden gelindiği ya da ikincil plana itildiği düşünüldüğünde fazlaca meşakkatle gerçekleşir. Buna rağmen kendi iç sesini susturmayı reddeden, Bingenli Hildegard’dan Dilhayat Kalfa’ya, Clara Schumann’dan Leyla Saz’a uzanan isimler; müzik camiasında görmezden gelinmeyi reddedenlerin ortak seslenişini inşa ederler. Kendi iç sesini susturmayan bu kadınlar, geleneksel kalıpları esneterek kendi özgün dillerini yaratırlar ve müzik tarihinin seyrini değiştirirler.
Bu tarihsel silsilenin ve müzikal mücadelenin en özel, en naif ve bir o kadar da yenilikçi halkalarından biri olarak karşımıza Neveser Kökdeş çıkar. Makam müziğinin ağırbaşlı ve kurallı dünyasını Batı formlarıyla, bu toprağın duygusunu ise tango ve vals ritimleriyle harmanlayan; erkek egemen sanat camiasında kendi sanatsal özerkliğini ve özgün üslubunu ilan etme cesareti gösteren nadide bir örnek olarak…. Peki döneminin müzik dünyasındaki tartışmalarının ötesine ürettiği yüzlerce eserle geçebilmiş, ağabeyinin camiadaki ününden sıyrılabilmiş, toplumsal rollerin ağır koşulları altında dik durarak acılarını ve hülyalarını notalarla dokuyabilmiş bu esrarengiz sanatkâr; tüm bu kuşatılmışlık içinde bestelerini gelecek nesillere ulaştırmayı ve Türk müziğine yön veren sayılı kadın dehalarından biri olmayı nasıl başarır?
Şimdi gelin; kuralları katı bir gelenekle örülmüş bu dünyada kendi bağımsız sesini var eden bu sıra dışı bestekârın hüzün ve umudun birbirine karıştığı hayatına ve müzikal yolculuğuna daha yakından bakalım.
Acılarla yoğrulan bir yaşam: “Gül dalında öten bülbülün olsam”
1904 yılında (bazı kaynaklara göre 1902) Drama'da dünyaya gelen Neveser Kökdeş, müzik kültürü oldukça gelişkin, köklü bir ailenin kızıdır. Babası, Sultan Abdülaziz'in başmabeyincisi Hurşit Bey, annesi ise Dilber Hanım'dır. Babasının amatör de olsa müziğe olan yoğun tutkusu, ağabeyi Muhlis Sabahaddin’in de kendisinin de yüreğine melodileri ekmeye vesile olur. Evde keman ve lavta sesleri hiç eksik olmaz… Dolayısıyla büyüdüğü bu sanat dolu yuva, onun yeteneğinin erken yaşta filizlenmesini sağlar. İlk derslerini ağabeyinden alır, piyano ve tanburdan doğan notalar, ağabeyinin öğretilerinden çıkarak önce yüreğine, ardından da zihnine işlenir. Bestekâr ruhu da bu derslerde peyda olur, daha 12 yaşındayken ilk polkasını kâğıtlara aktarır.
Ailecek İstanbul'a geldiklerinde eğitimine Notre Dame de Sion Fransız Lisesi'nde devam eden Neveser Hanım, burada kendini geliştirme fırsatı bulur; piyano eğitimini ilerleterek prelüdler, valsler, tangolar, fanteziler ve marşlar besteler. Tabii sadece Batı dünyasından da devam etmez yaratımlarına; şarkı, zeybek ve köçekçe gibi Türk müziği formlarında da eserler üretir.
Ancak bu parlak ve umut dolu başlangıç, dönemin çalkantılı siyasi atmosferi ve Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle yerini büyük trajedilere bırakır. Çok genç yaşta topçu subayı Mehmet Ali Bey ile evlenen sanatçı, düğünlerinden kısa bir süre sonra eşini Çanakkale Savaşı'nda kaybeder. Bu acı haberi aldığında henüz hamile olan Neveser Hanım, yaşadığı büyük şok ve üzüntü nedeniyle yüz felci geçirir. Gencecik yaşında dul kalan ve dünyası başına yıkılan sanatçı, yıllarca sürecek bir sessizliğe bürünerek kendini tamamen oğlu Adnan'a ve müziğine adar.
Eşinin kaybıyla açılan derin yarayı besteleriyle sarmaya çalışan Neveser Kökdeş, uzun yıllar boyunca ürettiği eserleri gün yüzüne çıkarmaktan çekinir. Operetleriyle ünlenen ağabeyi Muhlis Sabahaddin Ezgi'nin gölgesinden çıksa da ataerkil toplumun kadına biçtiği görünmez sınırlar, onu bir süre kendi kabuğunda yaşamaya iter. İç dünyasındaki fırtınaları dışarıya ancak yıllar sonra, olgunluk çağında yansıtabilir.
Müzikal bir başkaldırı: “Hayal ufkunda açan bin bir renkler”
Neveser Kökdeş'in sanatsal üretimi, yaşadığı dönemin çok ötesinde bir yenilikçilik ve sentez barındırır. Geleneksel Türk müziği kalıplarının dışına çıkarak; tango ve vals gibi Batı formlarını Türk müziği makamlarıyla olağanüstü bir uyum içinde birleştirir. Müziği sınıflandırmaların ötesinde düşünürsek, onun yarattığı ezgileri daha iyi anlayabiliriz. Zira onun müziği ne tam anlamıyla alaturka ne de tamamen alafrangadır. Onun zihninden notalara ulaşan estetik dünya; safiyane naif ama bir o kadar da cesur bir "Neveser tarzı"dır. Çoğunun güftesi de kendisine ait olan eserleri, melodik yapısındaki zenginlik ve ritmik dinamizmiyle dinleyiciyi hemen yakalayan bir kimliğe sahiptir.
Sayısı kimi kaynaklara göre 500'ü, kimilerine göre ise 1000'i bulan bestelerinden günümüze maalesef sadece 100 kadarı notalarıyla ulaşabilir. "Gülüyorsun güzelim gül güle gülmek yaraşır", "Kuş olup uçsam sevgilimin diyarına", "Sevdikçe seni ömrüm artar ey yâr", “Ruhumda neşe hayale daldım” ve "Gönlümün pembe çiçeği" gibi dillerden düşmeyen eserleri, onun duygusal derinliğini ve müzikal zekâsını gözler önüne serer. Kökdeş, aşkı, hasreti ve hüznü anlatırken basmakalıp ağdalı sözler yerine; son derece samimi, duru ve modern bir dil kullanmayı tercih eder.
Eserlerinin geniş kitlelere ulaşması, ancak 1950'li yıllarda Ankara ve İstanbul radyolarında seslendirilmesiyle mümkün olur. Kendi çaldığı piyano eşliğinde eserlerinin okunduğu radyo programları, onu halkın gönlünde taht kuran bir besteci yapar. Buna rağmen, akademik çevreler ve gelenekçi müzik otoriteleri tarafından tam anlamıyla kabul görmesi ve radyolarda hak ettiği yeri alması her zaman kolay olmaz, dönem dönem eserlerinin radyoda icra edilmesinde engellerle karşılaşır. Bu durum, onun sanat hayatı boyunca verdiği mücadelenin ne denli zorlu olduğunu bir kez daha kanıtlar niteliktedir.
Susmayan şarkılar ve ölümsüz bir miras: “Ruhumda neşe hayale daldım”
Neveser Kökdeş, hayatının büyük bir bölümünü kayıpların getirdiği acılarla ve dönemin ataerkil müzik dünyasının görünmez engelleriyle mücadele ederek geçirir. Vasiyetinde bestelerinin yakılmasını istemesi; belki de yaşadığı hayal kırıklıklarının, anlaşılamamanın ve incinmişliğin en sarsıcı yansımasıdır. Neyse ki bu vasiyeti tam anlamıyla yerine getirilmez ve eserlerinin bir kısmı kurtarılarak Türk müziği repertuvarındaki eşsiz yerini alabilir.
Onun hayattaki ve müzikteki varoluş mücadelesi, hem bir kadının ayakta kalma savaşı hem de müzik aracılığıyla Doğu ile Batı’yı aynı kalpte attırma çabasıdır. Kendi acılarından yarattığı güzellikleri müzikle aktarırken gösterdiği zarafet, Kökdeş'i notaları özgün bir üslupla dokuyan eşsiz bir sanatkâr yapar.
7 Temmuz 1962'de aramızdan ayrıldığında, arkasında makamların hüznünü ve Batı ritimlerinin coşkusunu ustalıkla harmanladığı ölümsüz bir miras bırakır. Bugün hâlâ dillerden düşmeyen şarkıları, onun ruhunun bir köşesinde sakladığı neşeyi, umudu ve tükenmeyen aşkı fısıldamaya devam eder. Özlemimizi, sevgimizi, neşemizi ya da hüznümüzü anlatan bir aracı olarak…
Kaynakça
Şeyma Ersoy Çak – Ş. Şehvar Beşiroğlu (Editörler). Kadın ve Müzik. Milenyum Yayınları: 2018.
Mehmet Güntekin. İstanbul’un 100 Musikişinası. İBB Kültür A.Ş. Yayınları: 2010.
Mehmet Nazmi Özalp. Türk Musikisi Tarihi. Cilt: 2. TRT: 1986.
Ahmet Şahin Ak. Türk Musikisi Tarihi. Akçağ Yayınları: 2014.

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.