16 Haziran 2026

Karnavalın maskesi: 2026 Dünya Kupası ve "Dai Dai"

2026 Dünya Kupası ve Shakira’nın "Dai Dai" şarkısı, stadyumları Durkheimcı bir kolektif coşkuyla inletirken küresel siyasetin krizlerini ne kadar örtüyor? Ritmin büyüleyici sihri ile katı sınır politikaları ve sportswashing arasındaki maskeyi eleştirel bir sosyolojik gözle aralıyoruz.

2026 Dünya Kupası; başladığı andan itibaren farklı coğrafyalarda yaşayan milyonlarca insanı aynı anda aynı ekrana veya stadyuma kilitleyen devasa bir küresel ritüel olarak karşımıza çıkıyor. Ritüel diyorum, çünkü Émile Durkheim’in Les Formes Élémentaires de la Vie Religieuse kitabında temellendirdiği “kolektif coşku” kavramının bugün en net karşılığını stadyumlarda ve o stadyumları inleten turnuva şarkılarında görebiliyoruz. Durkheim bu kavramla, bireylerin fiziksel olarak bir araya geldiklerinde kendi dar ve bireysel bilinçlerini aşarak ortak, bulaşıcı bir enerji dalgası yaratmalarını kastediyordu. Aidiyet hissine çekilen insanların gündelik hayatın sıradanlığından sıyrılıp tek bir ritmin etrafında kenetlendiği her unsurda olduğu gibi, bu coşkuyu perçinleyen en önemli aygıt yine müzik oluyor.

Bu antik totemin bugün Dünya Kupası stadyumlarından süzüldüğünü düşündüğümüzde; tribünden ekrana, hatta sokaktan sosyal medyaya yayılan o devasa enerjinin kitleleri nasıl aynı duyguda birleştirdiğini görebiliyoruz. Shakira'nın 2026 için hazırladığı “Dai Dai” de bu etkiyi yaratmak için biçilmiş ritmik kaftanlardan biri olarak kulağımızda çağıldıyor. Ancak işin içine müziğin görünen yüzünü aralayan politik gerçekliği kattığımızda, o neşeli melodinin ardındaki devasa çelişkileri de okumaya başlıyoruz.

Karnavalın totemi: Bir temsil krizi olarak "çok kültürlülük"

Shakira'nın Dünya Kupası heyecanına katkısı; "Waka Waka" ve "La La La" ile zaten yakın tarihe kazınmıştı. "Dai Dai" de bu nostaljik esintinin günümüze uyarlanmış, dijital çağın hızına ayak uydurmuş yeni bir halkası olarak yazıldı, bestelendi, söylendi. Sözler beş farklı dilde bir çağrıya kulak veriyor: “Hadi!”. Şarkıya ismini veren ve nakaratta sürekli tekrarlanan “dai” kelimesiyle bu çağrı önce İtalyancadan duyuluyor; ardından da Japoncadan “ikou”, İspanyolcadan “dale”, Fransızcadan “allez”, İngilizceden “let’s go” kelimeleriyle birleşerek multilingual bir doku yakalamaya çalışıyor.

Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika'nın birlikte ev sahipliği yaptığı 2026 Dünya Kupası’nın müzikal yüzü olan şarkı; bu noktada bize muazzam bir "çok kültürlülük" şöleni vadediyor. Özellikle de klibe baktığımızda, farklı coğrafyalardan insanların, futbolcuların ve hatta çocukların "Hadi durma, bastır" nakaratında buluştuğunu, kendilerine ait coşkulu bir direniş alanı yarattıklarını düşünüyoruz. Açılış törenindeki Aztek ve Maya motifleriyle bezenmiş o muazzam performans ise hem yerel -aynı zamanda geçmişin hafızasının çarpıtılarak imgelendiği- motiflerin hem de popüler kültürün o meşhur "hepimiz biriz ve buradayız" mitinin sıradan bir temsili ne yazık ki...

Ne yazık ki diyorum, çünkü vadedilen çok kültürlülüğün ve birlikteliğin; mevcut küresel siyasi düzlemde, güncel politik tutumlarda, ırkçı nefret söylemlerinin ve savaş propagandalarının yükselişte olduğu bu dönemde pek mümkün olmadığını üzülerek de olsa görebiliyoruz. Biz yine de soralım tabii, yani sanata ve spora dahi sirayet eden statükoyu bir nebze de olsa sorguya açabilmek adına: Bu şarkı sahiden var olan bir “çok kültürlülüğü” mü kutluyor, yoksa ortada olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme telaşı mı taşıyor? Zira şarkının sınır tanımaz, kapsayıcı coşkusu ile ana ev sahibi ABD'nin turistlere, göçmenlere ve hatta turnuvayı izlemeye gelenlere uyguladığı katı vize eziyetleri ve sınır politikaları arasında ciddi bir ironi yatıyor. Ekranda sınırların sevgiyle eridiği o coşkulu klibi izlerken, gerçek hayatta Meksika sınırına örülen “devasa duvarları”, göçmen krizlerini ve dışlayıcı güvenlik politikalarını unutuveriyoruz. Parıltılı bir gösteri, gerçekliğin üzerini “tatlı tatlı” örtüyor.

Küresel Güney'in kraliçesi Shakira'nın bu Kuzey Amerika merkezli dev organizasyonun yüzü olması da elbette tesadüf değil. Batı’nın o bilindik taktiği tıkır tıkır işliyor: İsyankâr, muhalif veya "öteki" olabilecek Latin kültürünü ve sokak ritimlerini al, iyice bir yıka, evcilleştir ve pırıl pırıl, tehlikesiz bir tüketim nesnesi olarak yeniden paketle. "Dai Dai", sistemin (kapitalizmin ve yeni milliyetçiliklerin) yapısal eşitsizliklerini neşeli bir melodiyle örten şahane bir "sportswashing" (yani sporla aklama) aracı işlevi görüyor. Şarkının o abartılı çok kültürlülük vurgusu, aslında gerçek hayattaki sınırların ve ayrımcılığın üzerine çekilmiş kusursuz bir politik makyajdan fazlası değil.

Stadyumun sihri ve evcilleştirilen ritimler

Tüm bu politik perdelemelere ve makyajlara rağmen, şarkının stadyum kapılarından içeri süzüldüğünde yarattığı o bedensel sihri de inkâr edemeyiz. "Dai Dai"nin o durmak bilmeyen, kalp atışını andıran basları, stadyumdaki ve ekrandaki milyonlarca bedenin ritmini anında senkronize ediyor. Başta Durkheim’ın analiziyle birleştirdiğimiz teoriyi doğruluyor bu. Yani gündelik hayatın o yorucu, çarklar arasında ezilen döngüsü ritüelsel müzik başladığında kırılıyor; dışarıdaki vize kuyrukları ve tel örgüler, maç anında 90 dakikalığına düşüncelerin dışına bırakılıyor.

Modern hayatta takım elbiselerin ve kuralların içine sıkıştırıp bastırdığımız tüm o aşırı duyguları, ilginçtir ki stadyumlarda güvenle ve avaz avaz dışa vuruyoruz. Sınıfları kırıyoruz, eşitsizlikleri kamufle ediyoruz, kültürel ve ekonomik sermayeleri eritiyoruz. Tabii tribünlerden izleyenlerin ayrıcalığı, ekrandan takip edenlerle bir olmadığını düşündüğümüzde erimiş katmanların dahi gizlice ya da aleni olarak hortladığını da hissedebiliyoruz. Althusser’ci bir yaklaşımla bu noktada söyleyebiliriz ki devletlerin ya da otoritenin ideolojik (burada dolu dolu kapitalizm diyebiliriz) aygıtlarından biri olarak işlev gören şarkıların ya da marşların amaçları da biraz değil, fazlaca buradan besleniyor; eridiğimizi, bir olduğumuzu, beraber aynı heyecanda buluştuğumuzu hayal etmemizden yani. “Dai Dai” de hayal edilen bir taraftar cemaatini deşarj etmek için inşa edilen bir şarkı. Eğlenceli ritmik yapısı; farklı dillerde yapılan “hadi” çağrısı, olmayan bir “beraberliği” varmış gibi hayal ettiriyor. Mış gibi… Savaş yokmuş; Ukrayna’da, Gazze’de katledilen insanlar yokmuş gibi… Ev sahibi ülkelerde ırkçılıkla, nefret söylemleriyle insanlar ötekileştirilmemiş gibi… Sınıf ve statü farkları hiç yokmuş gibi… Tabiyete ikna etmenin, rıza yolu inşa etmenin en basit hâli yani. Bu hayalle dinleyiciler, izleyiciler ya da taraftarlar; “birmiş gibi”, “birlikteymiş gibi”, “eşit gibi” heyecana kapılabiliyor, sorgulama payını bu kolektif coşku anına kurban edebiliyor. Yani VIP locasında oturan iş insanı ile kale arkasına binbir zorlukla bilet bulmuş göçmen bir taraftar aynı nakaratta, aynı garip dans figürleriyle zıplarken; birbirleri arasındaki farkı -daha doğrusu çatışmayı- görmezden gelebiliyor. Toplumsal ayrım çizgileri bir anlığına istenilen ölçüde flulaşıyor ve stat içindeki herkes tek bir kabilenin üyesine dönüşüyor. Sistemin temel sorunlarının çözüldüğüne işaret değil bu; aksine sorunları yok sayan, sisteme “uyum”u (yani rızayı) kolaylaştıran mekanizmanın çarklarından sadece biri.

Bitiş düdüğünden önce: Maske mi, mucize mi?

Nihayetinde "Dai Dai"nin, kulaklarımızda "Waka Waka"dan kalan 2010’lu yılların nostaljisini canlandırırken, aslında küresel kapitalizmin ve katı sınır politikalarının tam ortasında ütopik bir simülasyon inşa ettiğini söyleyebiliriz. Şarkının beş farklı dilde yükselen kışkırtıcı ritmi; vize duvarlarını, göçmen krizlerini, jeopolitik çatışmaları ve savaşları sahanın dışına iterek, ortada olmayan bir “çok kültürlülüğü” (ya da barışçıl birlikteliği) gerçekmiş gibi pazarlamayı başarıyor. (Popüler kültürün, hatta kitle endüstrisinin bir başarısı diyelim buna.)

Küresel Kuzey’in turnuva pragmatizmi ile Küresel Güney’in ritmik dehası, bu çok dilli çağrıda yapay fakat işlevsel bir uzlaşıya varıyor. Ancak bitiş düdüğü çalıp stadyumun o devasa ışıkları söndüğünde, elimizde kalan şey yalnızca soğuk bir politik manipülasyondan ibaret olmuyor. Sınıf çatışmaları, savaşlar, ırkçılık maalesef maç sonrasında (ki aslında sırasında da) kaldığı yerden devam ediyor. “Mış gibi” olan her şey, gerçekliğe teslim oluyor, yaratılan sahte aidiyet ve “barışçıl birliktelik” kendiliğinden dağılıyor.

Sistemin yapısal eşitsizliklerini, savaşların yarattığı yıkımı ve sınırların dışlayıcı gerçekliğini birkaç dakikalığına görünmez kılan “Dai Dai” gibi şarkılar ya da marşlar, kolektif coşkuyu üretirken aynı zamanda kolektif unutmayı da örgütlüyor. Dünya Kupası’nın büyüsü tam da burada yatıyor: İnsanlara başka bir dünyanın mümkün olduğunu değil, var olmayan bir dünyanın zaten var olduğunu hissettirmesinde. Belki de asıl başarı, bu gerçeklikleri ortadan kaldırmakta değil; doksan dakika boyunca yokmuş gibi gösterebilmekte. Bitiş düdüğü çaldığında skor tabelası kapanıyor, şarkı susuyor, ışıklar sönüyor. Ama sınırlar yerinde duruyor. Dünya Kupası sona eriyor; dünya kaldığı yerden devam ediyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...