Fotoğrafın hikâyesi: Saygon İnfazı
Saniyeler içinde koca bir savaşın seyrini değiştiren o meşhur fotoğraf, bir propagandanın yok oluşu muydu? Yoksa gerçeğin üzerini karalayan bir medya hilesi miydi? Kadrajın dışındaki saf hakikatin peşine düşmeye hazır mısınız?
60’lı yılların son sayfalarında İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden süzülen Soğuk Savaş, gezegeni haritalarda görünmez ve aşılmaz tek bir siyasi çizgiyle ikiye bölmüştü. Nükleer kıyamet tehditleri, ideolojik kutuplaşmalar ve küresel güç oyunlarının amansız gölgesi insanlığın güzel bir gelecek umudunu nefessiz bırakıyordu. Ancak 1968, sıradan ve monoton Soğuk Savaş yıllarından biri olmak yerine; yerleşik statükoya, körü körüne biat edilen otoriteye ve eski dünyanın miadını doldurmuş kurallarına karşı küresel bir başkaldırının, zincirlerini kıran bir gençlik uyanışının ve yankısı uzun süre devam edecek bir toplumsal kırılmanın yılı olarak tarihe geçecekti.
O günlerde Paris’in barikatlarla kapatılmış bulvarlarından Washington’ın kasvetli meydanlarına, Prag’ın özgür sokaklarından Tokyo’nun kalabalık caddelerine kadar tüm kentlerde sesler yükseliyor, kitleler adaletsizliğe başkaldırıyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nde sivil haklar hareketi sokakları toplumsal bir uyanışın ateşiyle kavuruyor, Martin Luther King Jr. eşitlik ve adalet çığlığıyla milyonları peşinden sürüklüyordu. Atlantik’in diğer yakasında, Prag’ın parklarında sosyalizm hayaliyle “Prag Baharı” filizleniyor; Sovyet tanklarının namlularına çiçekler sıkıştırmaya hazırlanan, geleceğe inançlı bir gençlik ayağa kalkıyordu. Fakat bu küresel huzursuzluğun ve fırtınanın tam kalbinde, her akşam televizyon ekranlarının soğuk ışığıyla insanların oturma odalarına kadar sızan, insanlığın kolektif vicdanını durmaksızın kanatan bir açık yara vardı:
Vietnam Savaşı
Dünyanın askerî ve ekonomik süper gücü olan Amerika Birleşik Devletleri, kendi sınırlarından binlerce kilometre uzaktaki bu tropikal, nemli ve balta girmemiş coğrafyaya yüz binlerce gencecik evladını, devasa savaş uçaklarını ve tonlarca napalm bombasını yığıyordu. Washington’daki karar alıcılar ve hükûmet yetkilileri, kendi halkına ve dünya kamuoyuna pembe boyalı bir illüzyon satıyor, ekranların karşısında sürekli aynı masalı tekrarlıyordu: “Savaş iyi gidiyor, mutlak zafer yakındır, komünizm tehdidini çember içine aldık ve etkisiz hâle getiriyoruz.” Evlerinde çocuklarının yollarını gözleyen analar, babalar ve barışa susamış kitleler bu sözlere içten içe inanmak, sığınmak istiyordu. Ta ki o uğursuz, şubat sabahına kadar...
Güneydoğu Asya’nın kalbinde, kanla sulanan Vietnam topraklarında ise zaman Batı dünyasından tamamen farklı, gerilimli bir ritimle akıyordu. 30 Ocak 1968 gecesi, Vietnam halkının kutsal bayramı olan Tet (Ay Yeni Yılı) başlamıştı. Yıllardır süregelen bir geleneğe göre, bu kutsal dönemde silahlar susar, taraflar arasında geçici bir ateşkes ilan edilir, cephelerdeki askerler derin bir nefes alır ve insanlar aileleriyle bir araya gelerek pirinç şarabı eşliğinde yeni yılı umutla kutlardı. Saygon sokakları da o gece, yaklaşan felaketten habersiz, rengarenk bayram fişeklerinin ışıltılı parıltılarıyla aydınlanıyordu. Ancak bu yıl gecenin karanlığını yırtarak patlayanlar, gökyüzünü süsleyen zararsız havai fişekler değildi.
Kuzey Vietnam düzenli ordusu ve güneyde gerilla taktikleriyle savaşan komünist Vietkong güçleri, tüm dünyayı ve Amerikan askerî dehasını kelimenin tam anlamıyla felç edecek, tarihin en büyük baskınlarından birini planlamıştı. Tet Taarruzu denilen bu baskında gecenin kör karanlığında, kutsal ateşkesi ölümcül bir taktik avantaja dönüştüren binlerce gerilla, Güney Vietnam’ın 100’den fazla şehir, kasaba ve askerî üssüne aynı anda, koordineli bir şekilde saldırdı. Saygon sokakları saniyeler içinde distopik bir cehenneme dönüştü. Ölüm kusarak ilerleyen Vietkong militanları, en korunaklı yer olarak kabul edilen Amerikan Büyükelçiliği’nin beton duvarlarını havaya uçurmuş, başkanlık sarayının dibine kadar sızmıştı. Bayram neşesinin getirdiği masumiyet, yerini bir anda genizleri yakan barut kokusuna, can havliyle atılan çığlıklara ve dar sokak aralarında acımasızca yaşanan göğüs göğse çarpışmalara bırakmıştı. Savaş; tüm vahşetiyle artık cephe gerisinde değil, şehrin tam merkezindeydi.
Tet Taarruzu’nun yarattığı şok dalgası şehri sarsmaya devam ederken 1 Şubat sabahı, Saygon’un dumanı tüten, barut ve kan kokan nemli sokaklarında iki adam kaderin bir cilvesiyle kesişti. Bu adamlardan birincisi; acımasız, kuralsız ve ahlaki sınırların silindiği bir savaşa kendi sert ve tavizsiz kurallarını dayatan Güney Vietnam’ın Ulusal Polis Şefi General Nguyễn Ngọc Loan’dı. Karşısında duran ikinci adam ise üstü başı perişan, sivil kıyafetler içinde, elleri arkasından sıkıca bağlanmış, henüz kısa süre önce sıcak çatışma bölgesinde yakalanmış olan Vietkonglu bir gerilla şefi (kod adı Bay Lốp olan) Nguyễn Văn Lém’di.
Savaşın insan genetiğine işlediği korkunç cinnet hâli, Saygon’un ağır ve basık havasına sinmişti. General Loan, etraftaki askerlerin, meraklı gözlerin ve bölgede görev yapan Batılı gazetecilerin oluşturduğu kalabalığın tam ortasında, hiç tereddüt etmeden belindeki altıpatları kılıfından çıkardı. Adımlarını kararlıca atarak Lém’in yanına geldi ve silahının namlusunu adamın şakağına doğrulttu. Tam o sırada, Associated Press (AP) ajansı adına çalışan deneyimli foto muhabiri oradaydı:
Eddie Adams
Sezgileriyle hareket eden Adams, vizörünü bu iki adama çevirdi, netlemesini yaptı ve parmağını deklanşöre doğru bastırdı. Kurşun büyük bir patlamayla namludan fırlayıp Lém’in kafasını şiddetle yana doğru savurduğu o salisede, Leica M2 fotoğraf makinesinin içindeki perde büyük bir hızla görsel hafızanın yönünü değiştirerek, ışığı gümüş halojenür kaplı Kodak Tri-X film şeridinin üzerine işledi. O kısacık an içerisinde, bir gerillanın hayatı sona ererken; Amerikan hükûmetinin yıllardır milyarlarca dolar harcayarak inşa ettiği ihtişamlı “savaş illüzyonu” da o kurşunla birlikte paramparça olmuştu. Dünya, Saygon’un sıcak, nemli ve kanlı asfaltı üzerinde, savaşın çıplak, salt gerçeğiyle, ahlaki gri alanların ürkütücülüğüyle ve medyanın kitleleri peşinden sürükleyen kural tanımaz gücüyle yapayalnız kalmıştı.
Eddie Adams parmağını deklanşöre bastığında, vizörün arkasından sadece alelade bir infaz sahnesine ya da sıradan bir savaş suçuna bakmıyordu. O, savaş adı verilen kolektif deliliğin, insan ruhunda yarattığı o korkunç, geriye dönüşü olmayan karanlık dönüşüme en ön sıradan tanıklık ediyordu. Tropikal güneşin çiğ ışığı, nemli Saygon havasını yırtarak Nguyễn Văn Lém’in acıyla buruşmuş yüzüne, rüzgârda hafifçe dalgalanan saçlarına vururken, General Loan’ın tetiği çeken kolu bir milim bile titremedi. İnfazcının yüzündeki soğuk kararlılık ile kurbanın yüzündeki çaresiz teslimiyet, ölümün ve yaşamın sınır çizgilerinde salınan dehşet verici bir kontrast oluşturuyordu.
Kurşunun namluyu terk ettiği, metalin etle buluştuğu o mikro saniyede zaman, evrensel akışını durdurmuş gibiydi. Adams, o an filmi banyo edip ajans merkezine gönderdiğinde, yakaladığı bu karenin sadece ertesi günün gazetelerinde yer alacak, birkaç gün sonra da unutulup gidecek sıradan bir sıcak gelişme haberi olacağını sanıyordu. Oysa o saniye, insanlık tarihinin en büyük toplumsal ve siyasi kırılma noktalarından birinin bir fotoğraf negatifine silinmez bir biçimde kazındığı andı. Işık ve gölge, salt gerçeğin saf halini yakalamış; tüm dünyanın yüzüne bir tokat gibi çarpmak üzere zamansızlaştırmıştı. Artık ne savaş eski savaştı ne de dünya eski dünya… Ve insanlık, her baktığında kendi karanlığıyla yüzleştiği o ölümsüz kareyi hafızasına tek bir isimle kazıyacaktı:
Saygon İnfazı
Bu sarsıcı fotoğraf karesi, hızla kıtaları aşıp Amerikan gazetelerinin manşetlerine ve akşam bültenlerinin ilk sıralarına taşındığında, Pentagon’un o soğuk, labirenti andıran duvarları derin bir sessizliğe gömüldü; banliyölerdeki huzurlu Amerikan evlerinde ise zaman o fotoğraf karesindeki gibi dondu. Gündelik telaşları içinde, sıcak yuvalarında akşam yemeklerini yiyen sıradan aileler televizyon ekranlarında ya da sabah kapılarına bırakılan gazetelerin ön sayfalarında, ödedikleri vergilerle “savundukları ve demokrasi götürdüklerini” sandıkları rejimin en üst düzey generallerinin, bir insanı sokak ortasında yargısızca nasıl infaz ettiğini en saf hâliyle gördüler.
Hükûmet yetkililerinin, generallerin ve siyasetçilerin yıllardır meydanlarda attığı “Savaşı kazanıyoruz, medeniyeti koruyoruz” nutukları, bu tek bir fotoğraf karesinin siyah-beyaz kontrastında, gerçeğin asidik banyosunda eriyip gitti. Toplumsal hafızada devasa bir yarılma meydana gelmişti. Fotoğrafın yayılmasıyla birlikte, Amerikan gençliği dalgalar hâlinde sokaklara döküldü; üniversiteler işgal edildi, askere çağırma kâğıtlarını kamusal alanlarda yakan, o kirli üniformayı giymeyi reddeden gençlerin sesi her geçen gün daha gür, daha militan bir tonda çıkmaya başladı.
Bu kare, Vietnam Savaşı’nın askerî seyrini değiştirmemiş olabilir ama stratejik olarak savaşın cephe arkasındaki lojistik ve psikolojik desteğini kökünden kazımıştı. Bir fotoğraf karesi, tankların, tüfeklerin ve binlerce askerin aylarca yapamadığını tek bir saniyede başarmış; dünyanın en büyük askerî gücünün geri çekilme takvimini, o sokağın köşesinde gayriresmî olarak başlatmıştı.
Ancak fotoğrafın yarattığı bu muazzam toplumsal infialin, vizörün ve kadrajın acımasızca dışarıda bıraktığı, tarihin ve kitlelerin ise çoğunlukla görmezden gelmeyi tercih ettiği çok daha karmaşık bir başka gerçeği vardı. O gün Saygon sokağında infaz edilen Nguyễn Văn Lém, alelade bir sivil ya da tamamen savunmasız bir kurban değildi. O günlerdeki Güney Vietnam askerî kaynaklarına ve General Loan'ın savunucularına göre Lém, Tet Taarruzu sırasında Saygon'da kanlı eylemler yürüten bir Vietkong suikast ve sabotaj timinin lideriydi. İnfazın hemen öncesinde, Lém'in bulunduğu bölgede Güney Vietnamlı bir yarbayın, eşinin ve çocuklarının da aralarında bulunduğu çok sayıda silahsız insanın katledildiği bir toplu mezar veya çatışma alanı bulunmuştu.
General Nguyễn Ngọc Loan, sokakta karşısına getirilen bu adamı cezalandırırken adli bir mahkemenin serinkanlı yargıcı gibi değil; az önce kendi gözleri önünde arkadaşları, askerleri ve sivilleri katledilmiş, savaşın vahşetiyle ahlaki sınırları tamamen yitirmiş bir cephe komutanı olarak intikam hırsıyla hareket ediyordu. Loan, tetiği çektikten sonra Adams'a dönerek, “Bu adamlar benim insanlarımın birçoğunu ve sizinkileri öldürdü” diyerek eylemini meşrulaştırmaya çalışmıştı. Loan, kendi dünyasında askerî yasaları uyguladığını düşünüyordu.
Ne var ki dünya kamuoyu, gazete kâğıtlarına basılan o iki boyutlu fotoğrafa bakarken bu kan donduran iddiaları, askerî arka planı ve savaşın iki taraflı vahşetini göremedi. Kadraj, General Loan’ı evrensel tarihin ve insanlığın gözünde sonsuza dek sadist bir “canavar” olarak damgaladı. Fotoğrafın gücü, gerçeğin bütünsel karmaşıklığını yutmuş, geriye sadece tek bir saniyenin vahşetini bırakmıştı.
Yıllar sonra Eddie Adams, kendisine gazetecilik dünyasının en prestijli nişanı olan Pulitzer Ödülü’nü getiren bu karenin yarattığı devasa vicdani ve ahlaki yükün altında ezilirken, tarihe geçecek o sarsıcı itirafı yapacaktı:
“General o Vietkongluyu öldürdü; ben de kameramla generali öldürdüm. Fotoğraflar dünyadaki en güçlü silahlardır. İnsanlar onlara inanır ama fotoğraflar, manipüle edilmeseler bile yalan söylerler. Çünkü onlar gerçeğin sadece yarısıdır.”
Her iki adamın da hayatı, 1 Şubat 1968 sabahı o tozlu Saygon sokağında sonsuza dek kararmıştı. Nguyễn Văn Lém, şakağına yediği tek bir kurşunla fiziksel olarak yok olmuştu; General Loan ise bir fotoğraf karesinin yarattığı algının, dünya çapındaki nefretin ağırlığı altında ruhsal ve sosyal olarak yavaş yavaş infaz edilmişti. Savaş bittikten sonra Amerika’ya göç eden ve Virginia'da Les Trois Continents adında küçük bir Vietnam yemekleri dükkânı açarak hayata tutunmaya çalışan Loan, geçmişinin bu amansız gölgesinden hiçbir zaman kaçamadı. İnsanların kendisini tanıması, dükkanının tuvalet duvarlarına yazılan tehdit yazıları ve dışlanmışlık içinde yaşamak zorunda kaldı. Adams, yarattığı bu trajedinin farkına vardığında General Loan’dan bizzat özür dileyecek, onun 1998'deki ölümünün ardından arkasından “O bir kahramandı” diyerek yas tutacak kadar derin bir vicdan muhasebesinin pençesine düşecekti.
Bugün, aradan geçen onlarca yıla rağmen Saygon İnfazı fotoğrafına dönüp baktığımızda gördüğümüz şey, sadece artık tarih kitaplarında kalmış olan Vietnam Savaşı’nın kanlı bir kesiti ya da Soğuk Savaş ahlakının bir tezahürü değildir. O kareye her baktığımızda karşılaştığımız asıl dehşet; çıplak gerçeğin, onu çerçeveleyen, onu dünyaya servis eden kişinin ve o anki medyanın insafına ne kadar muhtaç, ne kadar savunmasız olduğudur.
Bir fotoğraf dünyayı yerinden oynatabilir, kitleleri harekete geçirebilir, hükûmetleri devirip kirli savaşları bitirebilir; evet, bu medyanın yadsınamaz ve büyüleyici gücüdür. Ancak bazen, o fotoğraf dünyayı daha “barışçıl” ya da farklı bir yere doğru değiştirirken, kadrajın dışında bıraktığı ahlaki gri alanların, kararttığı masum ya da suçlu hayatların, arkasında bıraktığı devasa insani enkazın hesabını hiç kimseye veremez. Saygon İnfazı, bize medyanın gücünü anlatırken aynı zamanda şu felsefi ve zamansız soruyu da miras bırakmıştır: Hakikat, gördüğümüz kadar mıdır, yoksa görmeyi reddettiğimiz kadrajın dışında bir yerlerde mi saklıdır?
Kaynakça
Peter Braestrup. “Big Story: How the American Press and Television Reported and Interpreted the Crisis of Tet 1968 in Vietnam and Washington”. Yale University Press, 1977.
Phillip Knightley. “The First Casualty: The War Correspondent as Hero and Myth-Maker from the Crimea to Iraq”. Johns Hopkins University Press, 2004.
Don Oberdorfer. “Tet!: The Turning Point in the Vietnam War”. Johns Hopkins University Press, 2001.
Lauren Lowe. “The Media and the Vietnam War: Shaping Public Opinion”. Palgrave Macmillan, 2012.
Eddie Adams. “An Eye on the World: The Photographs of Eddie Adams”. Apex Publications, 2008.
Mark Kurlansky. “1968: The Year That Rocked the World”. Random House, 2004.
Adams, Eddie. “Eddie Adams: Vietnam”. Umbrage Editions, 2007.
William C. Westmoreland. “A Soldier Reports”. Doubleday, 1976.
John Berger. “Bir Fotoğrafı Anlamak”. Metis Yayınları, 2015.

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.