12 Ocak 2026

Uluslararası hukukun cesedi üzerinde petrol aramak

Kavramların içini boşaltan küresel dil, "kaçırma" fiilini "operasyon" olarak pazarlayarak şiddeti normalleştiriyor. Venezuela örneğinde tanık olduğumuz şey; hukukun askıya alınması, petrol merkezli emperyal iştahın maskesiz itirafı ve devlet egemenliğinin dil yoluyla imhasıdır.

Bugün “kaçırma” olarak adlandırılması gereken bir fiilin, küresel medya ve siyasal elitler tarafından sistematik biçimde “operasyon” olarak yeniden adlandırılması, masum bir terminolojik tercih değildir. Bu, şiddetin normalleştirilmesi ve suçun dil yoluyla aklanmasıdır.

Uluslararası ilişkiler literatüründe bir devlet başkanının başka bir devlet tarafından zorla alıkonulması, açık biçimde kaçırma olarak tanımlanır. Bu eylem, savaş hukukunun dahi ötesinde bir ihlali temsil eder; çünkü savaş durumunda bile devletin siyasal öznesi tanınır. Oysa burada yapılan şey, bir ülkenin siyasi temsilini fiilen ortadan kaldırmaktır. Bu, sadece bireysel bir tutuklama değil; devletin kendisine yönelmiş bir tasfiye girişimidir.

Buna rağmen küresel söylem alanında ısrarla “operasyon” kelimesinin tercih edilmesi tesadüf değildir. “Operasyon”, teknik, nötr ve kaçınılmaz bir süreci ima eder. Öznesizdir; faili belirsizleştirir. Böylece şiddet, ahlaki bir sorun olmaktan çıkarılıp teknik bir zorunluluk gibi sunulur. Bu dil, eylemin politik niteliğini siler; onu kaçınılmaz bir güvenlik refleksi olarak yeniden paketler.

Nicolás Maduro’nun bu süreçte bir “devlet başkanı” olarak değil, bir “hedef” olarak konumlandırılması da aynı söylemsel stratejinin parçasıdır. Kişi, hukuki statüsünden soyutlanır; siyasi özne olmaktan çıkarılır; yerine kriminalize edilmiş bir figür yerleştirilir. Böylece yapılan şey artık bir ülkeye yönelik saldırı değil, sözde “suçla mücadele” olur. Bu, egemenliğin dil yoluyla imhasıdır.

Amerika bu noktada kendisini yalnızca bir aktör olarak değil, tanım koyucu olarak konumlandırmaktadır. Kimin meşru, kimin gayrimeşru olduğuna; hangi devletin var olmaya devam edip hangisinin “yeniden yönetileceğine” tek taraflı biçimde karar verme yetkisini kendinde görmektedir. Bu, Vestfalya sonrası uluslararası düzenin temel varsayımı olan egemen eşitlik ilkesinin fiilen askıya alınmasıdır.

“Özgürleştirme” söylemi ve petrol gerçeği

“Özgürleştirme” kavramı, modern Batı siyasetinin en kirli kelimelerinden biri hâline gelmiştir. Tarihsel olarak kolektif özneleşmeyi, kendi kaderini tayin hakkını ve dış tahakkümden kurtuluşu ima eden bu kavram, bugün emperyal müdahalenin en işlevsel ideolojik örtüsüne indirgenmiştir. Bir ülkeye bomba yağdırılırken, lideri kaçırılırken ve siyasal iradesi fiilen askıya alınırken aynı anda “özgürlük”ten söz edilebilmesi, ancak kavramın içinin tamamen boşaltılmasıyla mümkündür.

Donald Trump’ın açıklamalarında dikkat çekici olan, önceki emperyal müdahalelerden farklı olarak, bu kez söylemsel inceliğe dahi ihtiyaç duyulmamasıdır. Petrol, neredeyse defalarca ve açık biçimde gerekçe olarak zikredilmiştir. Bu açıklık, bir dil sürçmesi ya da dikkatsizlik değil; gücün artık maske takma ihtiyacı duymamasının ilanıdır. Emperyalizm, ilk kez bu denli pervasız bir dürüstlükle konuşmaktadır.

Venezuela’nın “özgürleştirilmesi” gerektiği iddia edilirken, aynı nefeste ülkenin “yönetileceği”nin söylenmesi, söylemsel bir çelişki değil; sömürgeci mantığın tutarlı bir ifadesidir. Zira emperyal tahayyülde özgürlük, hiçbir zaman özneleşme anlamına gelmez. Özgürlük, yalnızca yerel direncin tasfiyesi demektir. Direniş ortadan kaldırıldığında, ülke “özgürleşmiş” sayılır.

Bu noktada petrol meselesi tali bir unsur değil, merkezi belirleyendir. Venezuela’nın sahip olduğu devasa hidrokarbon rezervleri, bu ülkeyi uzun süredir küresel güç mücadelesinin hedefi hâline getirmiştir. Ancak burada önemli olan, petrolün varlığı değil; petrolün kime ait olduğudur. Sorun, kaynakların bulunması değil; bu kaynaklar üzerinde Batı dışı bir siyasal iradenin tasarruf hakkı iddia etmesidir.

Amerika için kabul edilemez olan tam olarak budur: Doğal kaynakların, küresel sermaye ve Batı merkezli çıkar ağları dışında bir denetim altında bulunması. Bu nedenle mesele, bir rejimin otoriterliği ya da demokratikliği değildir. Aynı rejim, Batı çıkarlarıyla uyumlu olduğu sürece “istikrar unsuru” olarak tanımlanabilir. Uyuşmadığı anda ise “özgürleştirilmesi gereken bir sorun”a dönüşür.

Bu gerçek, Irak’tan Libya’ya uzanan yakın tarihli örneklerde defalarca teyit edilmiştir. Ortak desen nettir: Önce ahlaki bir kriz anlatısı inşa edilir; ardından askeri müdahale gelir; son olarak da kaynakların ve siyasal karar alma süreçlerinin dışarıdan denetlendiği yeni bir düzen kurulur. Ortaya çıkan tablo hiçbir zaman özgürlük değildir. Ortaya çıkan şey, yeniden yapılandırılmış bir bağımlılıktır.

Burada asıl dikkat çekici olan, bu düzenin artık gizlenme gereği duymamasıdır. Trump’ın söylemi, emperyalizmin bilinçdışını ifşa etmektedir. Artık “insan hakları”, “demokrasi” ya da “hukukun üstünlüğü” gibi kavramlara sığınılmamaktadır. Petrol, doğrudan telaffuz edilmektedir. Bu, bir skandal değil; bir itiraftır.

Bu itiraf, Batı’nın uzun süredir sürdürdüğü ahlaki üstünlük iddiasının fiilen terk edildiğini göstermektedir. Emperyal düzen, artık kendini evrensel değerler üzerinden savunmak yerine, çıplak güç ve çıkar üzerinden kurmaktadır. Bu da bizi rahatsız edici ama kaçınılmaz bir sonuca götürür: Sorun, Batı’nın ikiyüzlü olması değildir. Sorun, artık ikiyüzlülüğe bile ihtiyaç duymamasıdır.

ABD’nin haydutlaşması: istisna değil, sistem

Bu noktada yapılabilecek en büyük analitik hata, yaşananları tek bir liderin kişisel pervasızlığına ya da konjonktürel bir “aşırılığa” bağlamaktır. Oysa Venezuela örneğinde tanık olunan şey, bireysel bir sapma değil; uzun süredir olgunlaşan yapısal bir haydutlaşmanın açık tezahürüdür. Bu nedenle mesele, bir başkanın üslubu ya da karar alma biçimi değil; bizzat küresel düzenin merkezinde konumlanan bir gücün kendini artık sınırsız hissetmesidir.

Amerika, Soğuk Savaş sonrası dönemde kendisini giderek üçlü bir role yerleştirmiştir: yargıç, infazcı ve yönetici. Kimin meşru olduğuna karar verir, bu karara uymayanları cezalandırır ve ardından ortaya çıkan enkazın nasıl yönetileceğini belirler. Bu rollerin hiçbirini kendisine veren bir üst otorite yoktur; yetkinin kaynağı yalnızca güçtür. Güç ise burada hukukun alternatifi değil, onun yerine ikame edilmiş bir ilke hâline gelmiştir.

Bu bağlamda Venezuela’da bir devlet başkanının zorla alıkonulması, bir “eşik aşımı” değil; çoktan aşılmış eşiklerin görünürleşmesidir. Zira son otuz yılda rejim değiştirme operasyonları, hedefli suikastlar, ekonomik boğma politikaları ve askerî müdahaleler, uluslararası sistemin olağan araçları hâline getirilmiştir. Bugün fark yaratan şey, bu eylemlerin artık örtülmemesi, savunulmaması ve normalleştirilmesidir. Haydutluk, ilk kez bu denli kurumsal bir özgüvenle sahneye çıkmaktadır.

ABD’nin kendisini “kurallara dayalı uluslararası düzen”in hamisi olarak sunması, bu noktada yalnızca ironik değil; tarihsel olarak da sorunludur. Zira kural denilen şey, hiçbir zaman evrensel olarak uygulanmamıştır. Kurallar, zayıflar için bağlayıcı; güçlüler için esnek olmuştur. Bu asimetri yeni değildir; ancak bugün ulaştığı açıklık düzeyi, artık inkâr edilemez bir noktadadır. Kurallar, ihlal edilmek üzere değil; kimin ihlal edebileceğini belirlemek üzere vardır.

Bu durum, egemen eşitlik ilkesinin fiilen askıya alındığını göstermektedir. Devletler arasındaki hukuki eşitlik, yerini hiyerarşik bir yapıya bırakmıştır: Emredenler ve uyması beklenenler. Venezuela örneğinde bu hiyerarşi, askeri güçle ve açık siyasi beyanlarla teyit edilmiştir. Bir ülkenin “yönetileceğinin” ilan edilmesi, sömürgecilik çağrışımı yapan bir dil kazası değil; neo-emperyal düzenin bilinçli sözlüğüdür.

Burada haydutluk, düzensizlik anlamına gelmez. Aksine son derece düzenlidir; kurumsaldır; planlıdır. Uluslararası finans, askerî-sanayi kompleksi ve siyasal elitler arasındaki çıkar uyumu, bu düzenin sürekliliğini sağlar. Hukukun askıya alınması, kaotik bir durum değil; belirli aktörler için yüksek kârlı bir normaldir.

Dolayısıyla ABD’nin Venezuela’da yaptıkları, “uluslararası toplumun tepkisini çekecek bir aşırılık” olarak değil, sistemin kendisini ele veren bir itiraf olarak okunmalıdır. Bu itiraf şunu söylemektedir: Küresel düzen, artık meşruiyet üretme zahmetine katlanmamaktadır. Zira yaptırım gücü, rıza ihtiyacını ortadan kaldırmıştır.

Bu noktada haydutluk, bir suçlama değil; analitik bir tanımdır. Hukuku tanımayan, egemenliği askıya alan, kaynaklara el koymayı açıkça ilan eden ve tüm bunları evrensel düzen adına yaptığını iddia eden bir güçten söz ediyorsak, kavramları yumuşatmanın hiçbir anlamı yoktur. Burada karşımızda olan şey, istisnai bir sapma değil; sistemin çıplak hâlidir.

Ve belki de en rahatsız edici olan şudur: Bu çıplaklık, artık kimseyi utandırmamaktadır.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...