09 Mart 2026

Trump’ın akıl hocası Norman Podhoretz ne demişti?

2004'te "4. Dünya Savaşı başladı" dedi, kimse dinlemedi. Reçetesi sertti: “Düşman anlaşılmaz, yenilir.” Şimdi, 2025'te ne mi oluyor? Trump'ın ekibi Rubio ve Cotton, aynı dili konuşuyor! Özellikle İran'a karşı "askerî tasfiye" vurgusu... Podhoretz 95'inde öldü ama fikirleri Orta Doğu'yu sarsıyor.

2004 yılının Eylül ayında Norman Podhoretz, Commentary dergisinde uzun bir makale yayımladı. Başlık netti: “Dünya Savaşı IV: Nasıl Başladı, Ne Anlama Geliyor ve Neden Kazanmak Zorundayız.” Bu makale, daha sonra kitaba dönüşecek olan düşüncenin ham hâli ve aynı zamanda en ham, en dürüst biçimiydi. Podhoretz burada hem bir tarih okuması hem bir suçlama hem de bir manifesto sunuyordu. Yıllar sonra bakıldığında metnin tuhaf bir özelliği var: Yanlış saydığı her şey gerçekleşti. Doğrusu bu diye savundukları da. Podhoretz iç muhalefetin Bush'u çökertmesinden korkuyordu, öyle de oldu (yanlış saydığı); İslami yönetimlere askerî baskı uygulanması gerektiğini söylüyordu, o da oldu (doğru olduğuna inandığı).

Vefatının ardından 16 Aralık 2025 tarihinde New York Times “Neokonservatizmin edebî aslanı 95 yaşında hayatını kaybetti” diye başlık atmıştı. Oğlunun Commentary’de yazdığı anma yazısına göre Podhoretz 145 makale, New York Post ve Washington Post'ta yirmi yıl süren köşe yazıları ve 12 kitap yayımlamış. Gelin görün ki bu yazıların takipçileri ve kitaplarının okuyucuları incelendiğinde tanıdık bir liste çıkıyor. Trump'ın ikinci döneminde Orta Doğu politikasını şekillendiren isimler... Marco Rubio, hem Dışişleri Bakanı hem de Ulusal Güvenlik Danışmanı (Kissinger'dan bu yana ikisini birden yürüten ilk isim) olarak yönetimde belirleyici konumda. Tom Cotton ve Lindsey Graham ise neokon çizgiyi Kongre'den besleyenler. Bu isimlerin hepsinin ortak özelliği: İran'ın nükleer programına müzakere değil, askerî tasfiye perspektifinden bakmaları. Bu tam olarak Podhoretz'in 2007'deki çerçevesi.

"Kâğıttan kaplan": Bin Laden'in Amerika okuması

Podhoretz'in analizinin ana sorusu: Osama bin Laden neden 11 Eylül'ü mümkün gördü? Cevabı ise şaşırtıcı derecede basit ve radikal: çünkü Amerika ona bunu öğretti.

Makale, Nixon'dan Clinton'a uzanan otuz yıllık bir “pasif” siyasetin indeksini sunuyor. 1983'te Beyrut'ta 241 Amerikan denizci uyurken öldürüldü, Reagan hiçbir şey yapmadı ve üstelik kısa süre sonra Lübnan'dan çekildi. 1993'te Somali'de birkaç asker öldürünce Clinton da geri çekildi. Büyükelçilikler bombalandı, savaş gemisi vuruldu, diplomatlar kaçırılıp öldürüldü. Her seferinde aynı tepki: birkaç cruise füzesi, bir soruşturma, mahkeme.

"Gençler, Amerikan askerinin moralinin ne kadar düşük olduğunu görünce şaşırdılar ve daha önce de bildiklerini doğruladılar: Amerikan askeri kâğıttan bir kaplandır. Birkaç darbe yiyince bozguna uğrar ve kaçar."

— Osama bin Laden, 1998 röportajı

Podhoretz bu alıntıyı bir analiz değil, bir itiraf olarak sunuyor. Bin Laden yanlış bir şey söylemiyor. Nixon'dan Reagan'a, Bush'tan Clinton'a kadar uzanan silsile, terörü bir suç meselesi olarak ele aldı; yakalamak, yargılamak, hapsetmek. Podhoretz buna "hukuku uygulama yaklaşımı" diyor ve tek kelimeyle tanımlıyor: teslimiyet.

Dördüncü Dünya Savaşı: Adını koymak

Podhoretz'in en cesur hamlesi, 11 Eylül sonrasının çerçevesini kurmaktır. Soğuk Savaş 3. Dünya Savaşı’ydı; önümüzdeki mücadele ise dördüncüdür. Bu terminoloji yüzeysel görünebilir ama içeriği çok belirleyici: “savaş terminolojisi, müzakere kapısını kapatır”. Bir düşmanla "anlaşılmaz", düşman yenilir.

Bu çerçevede Bush Doktrini’nin dört temel direği var: ahlaki netlik (iyi ve kötü ayrımını açıkça söylemek), terörü devlet destekli bir savaş eylemi olarak tanımlamak, önleyici vuruş hakkını savunmak ve bölgeyi demokratikleştirmek. Podhoretz, Bush'un Eylül 2001'deki konuşmasını Truman'ın 1947 doktriniyle eş tutuyor: O konuşmadaki “Haçlı Seferleri” vurgusunu hatırlamakta fayda var:

"İnsanlığın özgürlüğe ilerlenmesi, çağımızın büyük başarısı ve her çağın büyük umudu, artık bize bağlıdır. Bu nesil, halkımızın ve geleceğimizin üzerindeki karanlık şiddet tehdidini kaldıracaktır."

— George W. Bush, 20 Eylül 2001

Podhoretz bu dili Churchill'in 2. Dünya Savaşı sırasındaki söylemiyle, Kennan'ın Sovyet stratejisiyle ve Reagan'ın "evil empire" çerçevesiyle doğrudan ilişkilendiriyor. Ortak nokta: tehdidin ahlaki boyutunu tanımlamak ve buna göre eyleme geçmek. Müzakerenin yeri yoktur; zira müzakere, düşmanı meşrulaştırır.

İç düşman: "Jackal bins" geri döndü

Podhoretz için asıl mesele dış düşman değil, iç cephedir. Makale boyunca gerçek öfkesini Vietnam kuşağının entelektüel mirasçılarına, üniversitelere, ana akım medyaya, Demokrat Parti'ye, yöneltiyor. 11 Eylül'ün henüz dumanı tütmekteyken Susan Sontag saldırısının "malum Amerikan ittifakları ve eylemlerinin bir sonucu" olduğunu yazdı. Norman Mailer, Dünya Ticaret Merkezi'nin yıkıntılarını "binaların kendisinden daha güzel" buldu. Üniversite profesörleri Amerika'yı bombalayanları alkışladı.

Podhoretz bunlara "jackal bins" diyor. Jackal bins, Johnson yönetimi döneminde bir siyaset bilimcinin "Jacobins" diye tanımladığı radikal solu, bir gazetecinin yanlış duyup "jackal bins" diye aktarınca ortaya çıkan bir tabir. Podhoretz bu kelime oyununu seviyor, çünkü hem doğru hem de aşağılayıcı:

"Vietnam döneminde üniversitelerin devrilmesi on iki yıl sürdü. Onların siyasi ve ruhsal mirasçıları, 2001'den itibaren aynı numarayı iki yıldan kısa sürede yapmaya çalışıyorlar."

— Podhoretz, Commentary, 2004

Asıl hedef tahtasında ise liberal enternasyonalistler var. Müzakereye, BM'ye, "yumuşak güce" inananlar. Podhoretz bunların motivasyonunu fikrî değil, kariyer güdümlü buluyor: eski dış politika düzenindeki rahat koltuklarını kaybetmemek için Bush'a karşı izolasyonistler ve realistlerle ortak cephe kuruyorlar. Yani mesele dünya görüşü değil, çıkar koruması.

Demokrasi ihracı: Hayalcilik mi, strateji mi?

Makalenin en tartışmalı kısmı, Orta Doğu'nun demokratikleştirilebileceği tezidir. Realistler bunu ütopik buluyor, kültürel yapıyı öne sürüyor, aceleye getirme tehlikesini vurguluyor. Podhoretz bu itirazları teker teker çürütmeye çalışıyor: Nazi Almanya’sı ve İmparatorluk Japonya'sı on yılda demokratikleştirilmedi mi? Doğu Avrupa komünizmden sonra kendi iradesiyle dönüşmedi mi?

Podhoretz'in en ilginç argümanı şu: bölgenin mevcut despotizmlerini "doğal" saymak tarihe karşı körlüktür. Orta Doğu'daki devletlerin sınırları yüz yıl önce İngiliz ve Fransız kalemleriyle çizildi, halkları keyfi olarak bir tirandan diğerine devredildi. Bu durumu ebedi saymak için hiçbir neden yok. Ve üstelik:

"Müslümanların çoğu insan gibi ezilmekten hoşlanmıyor mu diye merak ediyoruz. Taliban'ı kovduğumuzda Kabil halkının neden bu kadar sevindiğini merak ediyoruz."

— Podhoretz, Commentary, 2004

Irak Savaşı'nın bu satırlar yazılırken zorlanmaya başladığı bir dönemde Podhoretz iyimserliğini koruyor. Düşmanların Irak'a cihatçı ve silah göndermesini, çoğunun "bölge kaos içinde" dediği dönemde, tam tersine bir başarı işareti olarak okuyor: "Eğer başarısız olsaydık, neden bu kadar uğraşsınlar?"

Tarihin çağrısı: Truman'dan Bush'a

Makale, Podhoretz'in en güçlü koz olarak gördüğü tarihsel analoji ile kapanıyor. 1947'de Truman Doktrini ilan edildiğinde her taraftan saldırıya uğradı: sağdan izolasyonistler, soldan Sovyet yanlıları, merkezden Lippmann gibi realistler. Truman seçimi kazandı, doktrin iki partili bir politika hâline geldi ve 42 yıl sonra Soğuk Savaş kazanıldı. Podhoretz soruyor: 1952'de Eisenhower, Truman'a karşı çıkarak iktidara geldi ama sonunda Truman Doktrini'ne dokunmadı. Acaba Kerry de iktidara gelse aynısını yapar mı?

Makale, Kennan'ın 1947 tarihli "X" makalesinin son paragrafından bir alıntıyla bitiyor. Podhoretz metne müdahale etmiyor, sadece şunu söylüyor: "Sovyet-Amerikan ilişkileri" yerine bugünkü tehdidi koyarak yeniden okuyun, her kelime geçerliliğini koruyor:

"Bu zorlukla yüzleşerek Amerika'nın bir ulus olarak tüm değerini test edecek bir sınav başlıyor. Yok olmamak için Amerika'nın yapması gereken tek şey kendi en iyi geleneklerine sadık kalmak ve büyük bir ulus olarak yaşamaya layık olduğunu kanıtlamaktır."

— George F. Kennan, "X" makalesi, 1947

Bugünden geriye bakmak

2004'te yazılan bu metnin 2026'da okunması tuhaf bir deneyim. Podhoretz'in istediği oldu: Cumhuriyetçiler iktidara geldi, İran’a savaş açıldı, Bush Doktrini fiilen yeniden yürürlüğe kondu. Podhoretz'in rüyası gerçekleşti. Yaşasaydı bunu 5. Dünya Savaşı olarak tanımlayabilirdi. Podhoretz'in en sevdiği kelime "kararlılık"tı. "Amerika kararlılığını göstermeli" diyordu. Gösterdi ama Podhoretz'in düşündüğü liderle değil. Trump döneminde neokonlar İran'a "müzakere değil güç" mesajı verdi. Rubio, Podhoretz'in 2004'te hayal ettiği dış politika pozisyonunun fiilî uygulayıcısı oldu. Yalnızca JD Vance ve "kısıtlamacı" kanat buna karşı çıkıyordu; üstelik Vance, Trump'ın yanında neokon karşıtı bir konum almak için göreve gelmişti. Vance kaybetti. Podhoretz kazandı.

Podhoretz'in kitabı akademik bir çalışma olarak değil, siyasi bir araç olarak okunmalı. Ve bu araç, aradan geçen neredeyse yirmi yıl içinde en büyük etkisini Trump döneminde gösterdi. Bu bize önemli bir ders veriyor: düşünce dünyasında saçmalık olarak reddedilen tezler, iktidardaki kişilerin inançları hâline geldiğinde politikaya dönüşebilir. Önemli olan manifestonun kalitesi değil, kim tarafından ne zaman, ne amaçla yazıldığı ve okunduğu...

Bugün Orta Doğu'da yaşananları anlamak isteyenler için bu kitap zorunlu okuma olmayabilir. Ama Washington'un neden bu kararları aldığını anlamak isteyenler için yani ABD politikasının içinden geçtiği entelektüel havayı takip etmek için Podhoretz bir başlangıç noktası olabilir. Kimse ciddiye almamıştı. Hatta Washington'daki entelektüel çevreler bunu bir komplo teorisyeninin saçmalığı olarak eleştirmiş ve reddetmişlerdi. Trump’ı da kimse ciddiye almamıştı ama bugün Amerika’nın Başkanı… Hem de ikinci kez…

Kaynak: https://universityofleeds.github.io/philtaylorpapers/pmt/exhibits/1726/ww4.pdf

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...