25 Eylül 2026

Rusya–İsrail–Ukrayna: Yeni savaş denklemi

Rusya–İsrail–Ukrayna hattı, Ukrayna Savaşı, Gazze ve İran krizleriyle birlikte yeni bir güvenlik sarmalının parçasına dönüşüyor. Bu tablo, ABD’nin rolü ve Avrupa’ya yaklaşan savaş riskiyle birlikte küresel güç dengelerinin nasıl değiştiğini gösteriyor.

Dünya aynı anda birden fazla savaşın içine çekilirken, artık savaşları birbirinden ayrı dosyalar hâlinde okumak giderek zorlaşıyor. Ve aynı anda, Birleşmiş Milletler son Genel Kurulu çerçevesindeki çarpıcı veda konuşmasıyla, görev süresi 2026 yılı itibariyle dolacak Genel Sekreter Antonio Guterres’in de belirttiği gibi, en başta insanlık adına “gücün sınırlanması” hepimiz adına en önemli ödev olarak karşımızda duruyor.

Öte yandan, Ukrayna-Rusya Savaşı, Gazze'deki yıkım, İsrail’in geniş alanda süren durdurulamaz saldırganlıkları, İran merkezli ihtilaflar ve başta ABD gibi güçlerin tüm bu krizlerdeki askerî ve istihbari rolü, farklı coğrafyalarda başlayan çatışmaları aynı stratejik denklem içinde buluşturuyor.

Bu özlü yazımıza da konu, son dönem ortaya çıkan en dikkat çekici güvenlik üçgenlerinden biri ise “Rusya–İsrail–Ukrayna” hattında şekillenmiş gibi duruyor. Zira gerek Rusya ile İsrail, gerek Ukrayna ile İsrail arasında, toplumsal ve dinî yönleri de bulunan ve uzun yıllara dayanan oldukça “pragmatik” ve kültürel ilişkiler mevcut.

İsrail, Suriye'deki askerî operasyonları konusunda Moskova ile belirli bir koordinasyonu koruyor; Rusya ise İsrail'in güvenlik kaygılarını tamamen reddetmeden ancak aynı zamanda Filistin’de olan bitene açıkça “zulüm ve soykırım” diyebilirken, aynı anda Tel Aviv'le diplomatik kanallarını açık tutabiliyor. Bu ilişkinin arkasında sadece devlet çıkarları değil, İsrail'deki büyük Rusça konuşan nüfus ve iki toplum arasındaki tarihsel bağlar gözden kaçırılmamalı. Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov gibi kayda değer isimlerin son dönem de sıkça vurguladığı üzere, İsrail'de Sovyet ve Rusya kökenli çok büyük bir diaspora bulunuyor.

Ukrayna içerisinde de benzeri bir hava hâkim; Ukrayna’nın kimi bölge ve şehirlerinde (Kiev, Uman, Odesa, Dnipro, Harkiv gibi), Yahudi nüfusun yoğunlaştığı ve dini açıdan büyük önem atfedilen sembolik alanlar mevcutken, son 5 yıldır devam eden savaş ortamı bu duruma bir de Cumhurbaşkanı Zelenski’nin de farklı şekillerde telaffuz etmekten geri durmadığı önemli bir askerî ve istihbari iş birliği boyutu getirdi.

Ancak artık Avrupa'nın sınırlarına yaklaşan, hatta tüm AB’yi tehdit eden Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan İran krizine, esasen bir çatışma diğerini beslerken, dünya yeni ve daha geniş bir dehşet sarmalına sürüklenebilecektir ve bu durumda, İsrail gibi her konuyu kendi lehine “her yol mubah” anlayışıyla bir şekilde çevirmeyi başarabilen ülkelerin anılan bu tür bir sarmalda hangi konumda hareket ettiğini tekrar irdelemek gerekiyor.

Rusya–İsrail: Önemli bir ittifak ve sarsılan pragmatizmi

Rusya ile İsrail'in ilişkisini bugün yalnızca Gazze üzerinden okumak elbette yanlış olur. Moskova ile Tel Aviv arasındaki ilişki hiçbir zaman klasik anlamda bir ittifak değildi. Ancak iki taraf uzun süre birbirlerinin kırmızı çizgilerini gözeten pragmatik bir ilişki yürüttü. Suriye bunun en açık örneğiydi. İsrail, İran ve Hizbullah bağlantılı hedeflere yönelik operasyonlarını sürdürürken Rusya ile doğrudan çatışmamaya özen gösterdi. Moskova da Suriye'deki askerî varlığına rağmen İsrail'le iletişim kanallarını açık tuttu.

Bu nedenle Rus basınında son yıllarda ortaya çıkan değişime tekrar göz atmakta fayda bulunabilir. Nitekim Rusya'daki güncel bazı yorumlarda İsrail artık sadece Moskova'nın Orta Doğu'daki muhataplarından biri olarak görülmemeli, giderek “ABD merkezli güvenlik mimarisinin bir parçası” olarak da ele alınmalı. Özellikle İsrail'in Ukrayna'ya yaklaşımı, İran'la “her ne pahasına” anlayışıyla çatışması ve Suriye'deki faaliyetleri bu algıyı güçlendiriyor. Ancak burada önemli bir ayrım var: Moskova'nın Netanyahu ve aşırı sağ destekli hükûmetine yönelik eleştirisi, İsrail devletiyle veya Yahudi toplumuyla derin ilişkilerin sona erdiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, Rusya'nın İsrail'le ilişkilerinde Rusça konuşan büyük topluluk önemli bir bağ olmaya devam ediyor. Zira İsrail Dışişleri de Rus muhatapları gibi iki ülke arasındaki ilişkinin temel unsurlarından biri olarak öncelikle kültürü ve İsrail'deki Rusça konuşan nüfusu gösteriyor.

Ayrıca Netanyahu'nun hem Ukrayna hem Rusya’yla sürdürmeye özen gösterdiği karşılıklı temas ve ziyaretler dikkat çekerken, örneğin Putin'le yapılan son görüşmelerde iki liderin Suriye'de “Rusya–İsrail iş birliği”ni ve ekonomik ilişkileri de ele aldığı farklı kaynaklarca dile getirilmiş durumda. Bu noktada, başta İran nedeniyle siyasi gerilim artarken diplomatik kanalların tamamen kapanmayacağı açık şekilde belirtiliyor. Ancak elbette geçmişteki pragmatik ilişkinin, bilhassa ABD’nin Trump dönemi bölgeye artarak müdahalesi sonucu bir “stratejik güvensizliğe” dönüşmesi her zaman ihtimal dahilindedir. Ukrayna Savaşı ve pekişen İsrail-Ukrayna yakınlaşması bu dönüşümün ilk aşaması olurken; Gazze yıkımı ve konuya Filistin açısından da bakabilen Rus dış politikası İsrail’le gerilimde ikinci aşamayı oluşturdu. Geleneksel Rus “hegemonya alanı” Kafkaslar’daki Ermenistan-Azerbaycan hattında derinleşen “Azerbaycan-İsrail iş birliği” ve Rus etkisinden giderek uzaklaşan Ermenistan gerçeğine ilave, en nihayetinde İran Savaşı da elbette diğer önemli aşamaları teşkil etti denilebilir.

Ukrayna'ya İsrail desteği ve ABD faktörü: Üçgen nasıl sarmala dönüştü?

İsrail'in Ukrayna'ya desteği uzun süre sınırlı ve ağırlıklı olarak insani nitelikteydi. Kiev, savaşın başından itibaren İsrail'den “Iron Dome” ve başka hava savunma sistemleri talep etmeyi sürdürdü. İsrail ise Rusya ile ilişkilerini ve özellikle Suriye'deki operasyon özgürlüğünü gözeterek uzun süre doğrudan silah yardımından kaçındı. ABD Kongresi'nin raporları da, İsrail'in Ukrayna'ya doğrudan askerî yardım konusunda uzun süre temkinli kaldığını kaydediyor.

Ancak bu politika zamanla değişmeye başladı. Bilhassa kültürel boyut ve Yahudi kökleri basına da sıkça yansıyan Cumhurbaşkanı Zelenski ve yönetimdeki diğer bazı kritik isimlerin de muhtemel etkisi, ayrıca Filistin’e yönelik İsrail’in son üç yıldır artan yıkım ve soykırım siyasetinde Ukrayna’nın İsrail lehine görece “sessizliği”, bu noktada göz ardı edilmemeli. Bu açıdan İsrail Dışişleri Bakanlığı, 2022–2026 döneminde Ukrayna'ya saha hastanesi, tıbbi yardım, jeneratörler, ambulanslar, rehabilitasyon ve çeşitli kapasite geliştirme programları sağlandığını açıkça bildirdi: Örneğin saha hastanesinin yaklaşık 7 bin kişiyi tedavi ettiği belirtildi.

Daha tartışmalı gelişme ise artık Rusya içlerine kadar ulaşan drone, insansız askerî saldırı teknolojileri ve Patriot meselesidir. 2025'te Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, İsrail'den gelen bir Patriot sisteminin Ukrayna'da faal olduğunu açıkladı, İsrail ise sistemin doğrudan İsrail tarafından verilmediğini, eski Amerikan sistemlerinin ABD'ye geri gönderilerek yenilenip Ukrayna'ya aktarılması sürecinin söz konusu olduğunu savundu. Bu noktada elbette derin bir toplumsal ve kültürel sarmalı kendi lehine kullanmak isteyen “ABD faktörü” kritiktir. Nitekim İsrail'in Ukrayna'ya ilişkin askerî desteği elbette yalnızca Kiev–Tel Aviv ilişkisi olmanın ötesinde İsrail’i de bu denli yıkıcı yapan Amerikan silah sistemleri ve füze kapasitesinden geçiyor. İran Savaşı ve Washington'ın Ukrayna'ya yönelik yardımları bu dosyaları da doğrudan birbirine bağlıyor.

2026 yılı ise savaşların tırmanmayı devam ettiği bir dönemdir. ABD, Ukrayna için 2,68 milyar dolarlık potansiyel hava savunma satışına onay verdi; İngiltere’nin giderek artan desteklerine ilave, AB Eylül ayında Ukrayna'nın hava ve füze savunması, mühimmat, drone ve elektronik harp kapasitesi için 6,1 milyar avroluk yeni desteği açıkladı. Aynı anda Rusya'nın saldırılarının Ukrayna sınırlarının ötesine taşabilecek bir risk yarattığı artık açıkça, herkesçe ve bilhassa Rus tarafınca dile getiriliyor.

13 Eylül'de Ukrayna-Polonya sınırına yakın bir trene Rus drone saldırısı gerçekleşti. NATO hava sahasına yönelik drone olayları da Avrupa başkentlerinde güvenlik tartışmalarını artırmış durumdadır. AB; 17 Eylül tarihli açıklamasında Rusya'nın saldırılarının Avrupa güvenliği açısından “doğrudan ve büyüyen” bir tehdit oluşturduğunu belirtti, 20 Eylül'de Ukrayna'nın Rusya'ya yönelik şimdiye kadarki en büyük drone saldırılarından biri gerçekleşti. Moskova dahil Rusya'nın çeşitli bölgelerinde binden fazla drone kullanıldığı bildirilirken, Rusya saldırıların yüzlercesinin doğrudan Moskova'yı ve sivilleri hedef aldığını açıkladı.

Sonuç olarak denklem giderek büyümüş durumdayken, adı Orta Doğu’da savaş ve yıkımla özdeş İsrail’in, başta tarihsel, kültürel ve stratejik bağlarıyla Avrasya’nın bu hattında da varlığı her geçen gün daha fazla dikkat çekmelidir.

Savaşların birbirine bağlandığı yeni düzen: Avrupa ne kadar uzakta?

Gelinen noktada asıl endişe verici olan, “Rusya–İsrail–Ukrayna” denkleminin giderek daha geniş bir güvenlik sarmalına dönüşmesidir. Zira Ukrayna Savaşı artık sadece Donbas veya Kırım meselesi olmanın çok ötesine geçmiş durumda. Rus drone ve füze saldırılarının Ukrayna'nın batısına, Polonya sınırına ve Avrupa hava sahasına yaklaşması; Avrupa'nın Ukrayna'ya milyarlarca avroluk askerî destek sağlaması; ABD'nin hava savunma kapasitesinin Ukrayna ve İsrail arasında paylaşılması ve İsrail–İran Savaşı’nın Amerikan askerî kaynaklarını da etkilemesi, krizlerin birbirinden kopmasını zorlaştırıyor.

Üstelik yeni bir piyasa ekonomisi aracı olarak yeni savaş teknolojisi pazarları da bu sarmalı hızlandırıyor. Adeta bir “tahıl ürünü” veya “otomobil parçası” gibi önemli bir ihracat ve ithalat kalemi olan “dronelar”; artık cephe hatlarıyla sınırlı kalmayarak, binlerce kilometre ötedeki şehirlerin, enerji tesislerinin, limanların ve havaalanlarının kâbusu olmuş durumda. Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik yoğun drone saldırıları devam ederken, Kiev de Rusya'nın enerji ve askerî altyapısını giderek daha derinlerde vuruyor. 10 Eylül'de Ukrayna'nın Rusya'nın yaklaşık 2.800 kilometre içerisindeki enerji tesislerine yönelik saldırılar gerçekleştirebilmesi bu manada “Bir günde yenilir” denilen bir ülkenin bir nevi post-modern askerî düzende nasıl biçim değiştirebildiğini bizlere kanıtlıyor.  

Yani her an Avrupa’yı da içine alabilecek bir ortamda “savaş bölgesi” kavramının da hızla değiştiği aşikâr. Bu nedenle bugün yapılması gereken, savaşların birbirini besleyen mekanizmalarını görmekten geçiyor. Her bölgeden farklı bir bağlantısı göze çarpan İsrail gibi son 80 yılın yıkıcı ancak bir o kadar da mahir bir askerî ve istihbarat oyuncusu da tam da bu noktada dikkat çekiyor.

Diğer bir deyişle, Rusya–İsrail–Ukrayna ilişkilerini artık üç ayrı dosya olarak okumak doğru olmayabilir. Ukrayna Savaşı Rusya ile İsrail arasındaki eski pragmatik dengeyi sarsarken, İsrail'in Ukrayna'ya yönelik artan desteği ve ABD'nin iki cephedeki rolü bu ayrışmayı daha da karmaşık hâle getirdi. Kafkaslar’daki değişimler, Gazze yıkımı ve İran Savaşı ise Orta Doğu ile Doğu Avrupa'daki krizleri aynı jeopolitik denklem içinde buluşturdu.

Tarihin yeniden silaha dönüştürülmesi meselesi de bu tür bir sarmalda en dikkat edilmesi gereken boyuttur. Rusya'nın Nazizm ve Yahudilerin çektiği acılar üzerinden Ukrayna'ya yönelik propagandası, Ukrayna'nın kültürel kodlarına rağmen kendi tarihsel milliyetçilik mirasıyla hesaplaşma zorunluluğu ve İsrail'in Holokost hafızasının yıkıcı güvenlik siyasetiyle iç içe geçmesi, savaşın toplumsal alanını da genişletmeyi sürdürüyor. Bugün Avrupa'nın karşı karşıya olduğu asıl risk de belki budur. Ukrayna'daki savaşın Avrupa sınırlarına yaklaşması, Orta Doğu'daki savaşın İran üzerinden genişlemesi ve ABD'nin tüm güvenlik denklemlerinde, tabiatıyla kendi çıkarlarını en üstte tutarak, merkezî rol üstlenmesi; dünyanın birbirinden uzak krizlerini giderek tek bir güvenlik sarmalına dönüştürüyor ve bu sarmalın giderek daralmasıyla dünyanın “güvenli hareket alanı” da bir o kadar küçülmeye devam edecek gibi duruyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...