09 Ekim 2026

Mekke Paktı sonrası Avrupa’nın güvenlik ikilemi

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Orta Doğu ve Güney Asya’da yeni bir güvenlik dengesi oluştururken Avrupa’nın savunma zafiyetini de gözler önüne seriyor. Ankara’nın stratejik yönelimi, Avrupa’nın güvenlik mimarisini nasıl etkileyecek?

Uluslararası ilişkiler sahnesi, son çeyrek asrın en sarsıcı jeopolitik kırılmalarından birine tanıklık ediyor. Doğu Avrupa ovalarında Rusya ile Ukrayna arasında cereyan eden konvansiyonel savaş, kıtanın güvenlik mimarisini kökünden sarsarken, binlerce kilometre güneyde, İslam dünyasının ve küresel enerji koridorlarının merkezinde yepyeni bir stratejik denklem inşa ediliyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Orta Doğu ve Güney Asya dengelerini dönüştürürken küresel güvenlik mimarisinde merkezkaç bir etki yaratarak Avrupa başkentlerindeki stratejik kaygıyı derinleştiriyor. Taraflardan birine yapılacak saldırıyı tüm üyelere yapılmış sayan ve NATO’nun meşhur 5. maddesini andıran bu kolektif güvenlik paktı, bölgesel krizlerin küresel fay hatlarını nasıl harekete geçirdiğinin somut bir göstergesi niteliğinde.

Mekke’de atılan imzalar ilk bakışta Basra Körfezi ve Yemen odaklı bir bölgesel ittifak gibi görünse de yansımaları Brüksel, Berlin ve Paris koridorlarında yankılanıyor. Zira Soğuk Savaş sonrası dönemde konvansiyonel askerî kapasitesini dramatik biçimde tasfiye eden ve son yıllarda Rusya’nın artan saldırganlığı karşısında varoluşsal bir tehditle yüzleşen Avrupa, kıta savunmasının vazgeçilmez sütunlarından biri olarak gördüğü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dikkatinin güneye kaymasından endişe duyuyor. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa güvenliği için taahhüt ettiği fiilî güvenlik garantilerinin işlevsiz kaldığına yönelik kaygılara ek olarak, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin kendi güvenliklerini sağlayacak ortak bir mekanizma kurma konusundaki yetersizliği de bu endişeyi iyice derinleştiriyor.

Yemen krizinin dinamikleri ve Riyad yönetiminin güvenlik arayışı

Bu tarihî ittifakın fitilini ateşleyen ana unsur, İsrail’in 7 Ekim 2023 sonrası tüm Orta Doğu bölgesini bir savaş alanına dönüştürmesinin ve revizyonist siyasetinin bölge ülkelerinde yol açtığı derin ve ortak güvenlik kaygısıydı. Uzun yıllardır süregelen ve bölgesel bir vekâlet savaşına dönüşen Yemen krizi ise ittifakın kurumsallaşma sürecini hızlandıran bir işlev gördü. İran destekli Ensarullah hareketinin (Husiler), balistik füzeler, seyir füzeleri ve asimetrik kamikaze insansız hava araçlarıyla Suudi Arabistan’ın kritik altyapısını, enerji tesislerini ve sınır güvenliğini hedef alması, Riyad yönetiminin savunma doktrininde köklü bir revizyonu zorunlu kıldı.

Uzun yıllar boyunca güvenliğini ABD ile kurduğu gayri resmî “petrol karşılığı güvenlik” mimarisine emanet eden Suudi Arabistan, son on yılda Washington’ın değişen Orta Doğu öncelikleri nedeniyle kendisini açıkta hissetti. ABD yönetimlerinin Körfez’deki müttefiklerine yönelik güvenlik taahhütlerini sorgulanır hâle getirmesi, hava savunma sistemlerinin kriz anlarında geri çekilmesi ve Husilerin saldırılarına karşı yetersiz kalan Amerikan yanıtları, Riyad’ı çok kutuplu dünyanın sunduğu yeni alternatiflere yöneltti. Suudi karar alıcılar, yüksek bütçeli Batı menşeli savunma harcamalarının asimetrik ve hibrit tehditleri önlemede tek başına yeterli olmadığını acı tecrübelerle gördü.

Tam bu noktada Türkiye ve Pakistan ile şekillenen üçlü ittifak, Riyad için stratejik bir nefes borusu niteliği kazandı. Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı ve derin askerî tecrübesi ile Türkiye’nin asimetrik harp sahalarında kanıtlanmış operasyonel kabiliyeti ve yerli savunma sanayii ekosistemi, Suudi Arabistan’a ihtiyaç duyduğu çok katmanlı savunma kalkanını sunuyor. Mekke Ortak Savunma Anlaşması, sadece askerî teçhizat tedarikini değil, istihbarat paylaşımını, ortak tatbikatları ve en önemlisi Körfez hattına caydırıcı Türk ve Pakistan askerî unsurlarının konuşlandırılmasını hedefleyen kapsamlı bir ortaklık olarak kayıtlara geçti.

Doğu cephesinde tırmanan tehdit: Avrupa’nın savunma zafiyeti

Riyad kendi güney sınırlarını tahkim ederken, dünyanın bir başka köşesinde, Avrupa kıtasında Soğuk Savaş’tan bu yana görülmemiş bir panik havası hâkim. Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışmaların son dönemde karşılıklı stratejik derinlik saldırılarıyla şiddetlenmesi, savaşın coğrafi olarak Avrupa içlerine yayılma riskini her geçen gün artırıyor. Moskova’nın, Baltık bölgesinde kritik bir konuma sahip Kaliningrad eksantriğine yönelik olası bir abluka ya da kuşatma girişimine nükleer doktrinini hatırlatarak taktik nükleer silahlarla karşılık vereceğini açıkça ilan etmesi, Avrupa başkentlerindeki alarm seviyesini en üst düzeye çıkardı.

Bu kriz ortamı, Avrupa ülkelerinin İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa ettikleri güvenlik paradigmasının iflasını gözler önüne seriyor. Savaşın yıkıntılarından çıkan Batı Avrupa, kendi savunmasını devlet bazında ABD’nin nükleer şemsiyesine, kurumsal bazda ise NATO’ya emanet ederek tüm enerjisini ekonomik kalkınmaya, sosyal refah devletinin inşasına ve pazar entegrasyonuna yöneltmişti. Onlarca yıl süren bu konfor alanı, Avrupalı ulusların refah seviyesini eşi görülmemiş bir noktaya taşırken, askerî kapasite ve savunma bilincini köreltti.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte “tarihin sonu” ve “ebedî barış” yanılsamasına kapılan kıta liderleri, barış temettüsü adı altında savunma bütçelerini kıstı, zorunlu askerliği kaldırdı ve mühimmat üretim kapasitelerini tasfiye etti. Ancak 11 Eylül sonrası küresel jeopolitiğin sertleşmesi ve ABD’nin dikkatini Asya-Pasifik havzasına çevirmesiyle birlikte, Washington’ın koşulsuz güvenlik garantileri aşınmaya başladı. Bugün trilyonlarca dolarlık ekonomik hacme sahip Avrupa Birliği ülkeleri, kendi kıtalarını savunabilecek nitelikli insan gücünden, sürdürülebilir konvansiyonel mühimmat stoklarından, modern komuta-kontrol kabiliyetlerinden ve en önemlisi kolektif bir savaşma iradesinden yoksundur.

Türkiye’nin ayrışan güvenlik doktrini ve savunma ekosistemi

Avrupa barış yanılsaması içinde askerî kapasitesini eritirken, Türkiye tamamen farklı bir jeopolitik kader yaşadı. Soğuk Savaş döneminde Sovyet tehdidine karşı NATO’nun en kritik güney kanadını bekleyen Ankara, 1980’li yıllardan itibaren sınırları içerisinde ve sınır ötesinde asimetrik terör örgütleriyle mücadele etmek zorunda kaldı. Ege ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları uyuşmazlıkları, Kıbrıs meselesi ve güney komşuları Suriye ile Irak’ın devlet yapılarının çökmesi, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını sürekli canlı tuttu.

Bu bitmek bilmeyen tehdit ortamı, Türk karar alıcılar için hayati bir itici güç oldu ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin her an harbe hazır, zinde ve operasyonel kalmasını sağladı. Özellikle 2000’li yıllardan sonra Batılı müttefiklerle yaşanan diplomatik krizler, açık ve örtülü silah ambargoları ile terörle mücadelede yalnız bırakılma hissi, Ankara’da millî bir savunma sanayii kurma hedefini devletin en üst stratejik önceliği hâline getirdi.

Bugün gelinen noktada Türkiye, insansız hava, kara ve deniz araçlarından elektronik harp sistemlerine, zırhlı muharebe araçlarından hassas güdümlü mühimmatlara kadar kendi savunma ihtiyaçlarını büyük oranda yerli imkânlarla karşılayan ve ürettiklerini onlarca ülkeye ihraç eden küresel bir aktöre dönüştü. Türkiye’nin askerî gücü yalnızca savunma sanayii ürünlerinin teknolojik üstünlüğünden ibaret kalmadı. Suriye, Libya, Karabağ ve Doğu Akdeniz gibi doğrudan çatışma alanlarında test edilmiş, yüksek manevra ve müdahale kabiliyetine sahip bir doktrinle harmanlandı.

Brüksel’in hayal kırıklığı ve doğan stratejik boşluk

İşte Avrupa’nın içine düştüğü derin güvenlik paradoksu tam bu noktada kristalleşiyor. Rusya tehdidinin kapıya dayandığı ve Amerikan desteğinin her geçen gün daha fazla sorgulandığı mevcut konjonktürde Avrupa, Doğu Avrupa ve Karadeniz kanadını tahkim edebilmek için gözünü NATO’nun en büyük ikinci konvansiyonel ordusuna sahip Türkiye’ye çevirmişti. Gerek NATO çerçevesinde gerekse canlandırılmak istenen AB-Türkiye güvenlik diyaloglarında, Türk askerî kapasitesinin kıta savunması için hayati bir dengeleyici unsur olacağı varsayılıyordu.

Ancak Türkiye’nin Mekke Anlaşması ile stratejik ağırlığını Basra Körfezi’ne, Kızıldeniz hattına ve Güney Asya jeopolitiğine kaydırması, Avrupa başkentlerinde soğuk duş etkisi yarattı. Zira anlaşma gereğince Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Körfez bölgesinde konuşlanması, savunma teknolojisi ve operasyonel tecrübesini Suudi Arabistan ve Pakistan ile entegre etmesi, Ankara’nın askerî ve diplomatik kaynaklarının önemli bir kısmını bu hatta yoğunlaştırması anlamına geliyor.

Avrupalı stratejistler, Türkiye’nin güneye yönelmesiyle birlikte Avrupa güvenlik mimarisinin doğu ve güney kanatlarında telafisi imkânsız bir boşluk oluşacağı endişesini taşıyor. Çünkü askerî kapasite inşası on yıllar süren, yalnızca bütçe artırmakla hemen sonuç vermeyen karmaşık bir süreçtir. Avrupa’nın kendi ordularını ayağa kaldırma girişimleri henüz başlangıç aşamasındayken, kıtanın doğusundaki Rus tehdidini caydırabilecek en hazır ve tecrübeli gücün dikkatinin Orta Doğu’ya çevrilmesi, Avrupa’yı Rusya karşısında daha savunmasız bırakma riski taşıyor.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye’nin stratejik ağırlığını tarihsel olarak ait olduğu geniş coğrafyaya yeniden yönlendirdiği bir dönüm noktası olarak tarihe geçti. Ankara’nın Körfez ve Güney Asya hattında üstlendiği bu yeni güvenlik mimarı rolü, Avrupa’yı kendi savunma zafiyetiyle yüzleştiren bir ayna işlevi görüyor. Ancak bugün Avrupa başkentlerinde yaşanan bu hayal kırıklığının ve doğan stratejik boşluğun ortaya çıkışında Avrupa’nın kendi tercihlerinin de inkâr edilemez bir payı vardır.

Zira Türkiye, onlarca yıldır Avrupa güvenlik mimarisinin bir parçası olmayı arzulamış, Soğuk Savaş boyunca NATO’nun en kritik güney kanadını savunmuş, Kıbrıs’tan Ege’ye, Balkanlar’dan Karadeniz’e kadar Avrupa’nın güvenlik çıkarları doğrultusunda bedeller ödemişti. Buna karşılık Avrupa Birliği, Türkiye’yi yıllar boyunca tam üyelik kapısında bekletti, güvenlik alanında işbirliğini ekonomik ve siyasi koşullara endeksleyerek Ankara’ya eşitlikçi bir stratejik ortaklık sunmaktan kaçındı. Kapıda bekletilen, sürekli yeni şartlarla karşı karşıya bırakılan ve Avrupa’nın kendi çıkarına kullandığı bir müttefik olarak görülen Türkiye’nin, güvenlik arayışını başka coğrafyalara yöneltmesi son derece doğaldır.

Avrupa’nın, bugün yaşadığı bu boşluğun hesabını kendine sorması gerekiyor. Türkiye’yi stratejik ortaklığın en üst düzeyine taşımak yerine onu kapıda tutmayı siyaseten avantajlı bulan yaklaşım, kıtanın kendi savunma kaderini bugün olduğu kadar kırılgan kılan temel etkenlerden biri oldu. Mekke Paktı’nın ortaya çıkardığı bu yeni denge, Ankara’nın Avrupa’ya duyduğu güvenin ve bekleyişin sona erdiğinin en açık ifadesidir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...