01 Ekim 2026

Haritanın ve hafızanın yıkımı: Gazze’de mekânkırım

Google Haritalar’ın yeni uydu görüntüleri, Gazze’deki yıkımın devasa boyutunu gözler önüne seriyor. 61 milyon tonluk moloz ve silinen mahalleler, krizin sadece fiziki bir enkaz değil; bir kentin hafızasını, kimliğini ve müşterek yaşam imkânını hedef alan planlı bir "mekânkırım" olduğunu belgeliyor.

Bir mekânı haritadan silmek, binaları yerle bir etmek anlamına gelmiyor o binaların duvarlarına sinmiş anıları, sokakların taşıdığı kolektif belleği ve insanı mekâna bağlayan ontolojik bağı da ortadan kaldırıyor. Google Haritalar’ın güncellenen uydu katmanları, Gazze’de yaşanan trajediyi piksellerin soğuk diliyle gözler önüne seriyor. Bir zamanlar Akdeniz’in kadim liman kentlerinden biri olan coğrafya, bugün grinin ve molozun egemen olduğu devasa bir nekropol görünümünde. Binaların yaklaşık yüzde 82’sinin tahrip edildiği, yapıların üçte ikisinin tamamen çöktüğü ve 2 milyondan fazla insanın kıyı şeridine sıkıştırılmış çadırlarda yaşam mücadelesi verdiği bu tablo, modern askerî terminolojideki “ikincil hasar” terimiyle adlandırılamaz. Karşımızdaki olgu, kentin ve onun sunduğu müşterek yaşam imkânının planlı bir şekilde imha edilmesini ifade eden mekânkırım (urbicide) ve bir toplumun hafızasıyla birlikte tasfiyesi demek olan toplumkırım (sociocide) gerçeğidir.

Mekânkırım: Şehrin özne olarak hedef alınışı

“Mekânkırım” kavramı, Bosna Savaşı sırasında Mostar Köprüsü’nün ve Saraybosna’nın tarihî kütüphanelerinin bombalanmasıyla felsefi ve mimari literatüre güçlü biçimde yerleşti. Bogdan Bogdanović ve Martin Coward gibi düşünürlerin vurguladığı üzere mekânkırım, taşın ve betonun parçalanmasını ifade etmekle kalmaz kentin bir arada yaşama, çoğulluk, karşılaşma ve sivil kamusallık üretme kapasitesine yöneltilmiş doğrudan bir saldırıdır.

Gazze Şeridi’nde Jabaliya, Shuja’iya, Beit Hanoun ve Rafah gibi yerleşimlerin uğradığı topyekûn tasfiye tam da bu kavramsal çerçeveye oturuyor. İsrail’in benimsediği asimetrik caydırıcılık doktrinleri, sivil altyapı ile askerî hedefler arasındaki çizgiyi kasten silikleştirerek kentin tamamını “düşman bir topoğrafya” olarak kodlar. Su arıtma tesislerinin, fırınların, üniversitelerin ve kanalizasyon şebekelerinin hedef alınması altyapısal bir şiddet üretirken; kıyı şeridi boyunca uzanan devasa çadır kampları ve tampon koridorlar yaşam alanlarını fiziksel olarak parçalar. Achille Mbembe’nin kavramsallaştırdığı nekropolitika (ölüm siyaseti) uyarınca bu durum, nüfusu hayatta kalma koşullarından sistematik biçimde mahrum bırakarak kenti yaşanmaz kılma stratejisidir.

Şehir, binalarından arındırıldığında insan evini kaybetmekle kalmaz sığınacak adresini, çocukluğunu, yön tayin etme kabiliyetini ve ait olma hissini yitirir. Han Yunus’taki İstiklal Camii’nin veya yüzlerce yıllık tarihî dokuların moloz yığınına dönmesi, Filistin coğrafyasının bugünüyle birlikte geçmişe uzanan köklerini de hedef alıyor.

Molozun felsefesi ve antropolojik ağırlığı

Birleşmiş Milletler verilerine göre Gazze’de biriken moloz miktarının 61 milyon tonu aştığı tahmin ediliyor. Bu dehşet verici rakam, son 18 yılda dünya genelindeki tüm savaşlarda ortaya çıkan enkazın yaklaşık 20 katına denk geliyor.

Moloz, geleneksel savaş anlatılarında basit bir lojistik sorun ya da kaldırılması gereken bir atık yığını gibi sunulur. Oysa felsefi ve sosyolojik açıdan bu 61 milyon tonluk enkaz nötr bir inşaat atığı değildir; Walter Benjamin’in Tarih Kavramı Üzerine Tezleri'nde tasvir ettiği “tarih meleğinin” ayakları dibine yığılan felaket yığınıdır. O molozun içinde, enkaz altında kalan binlerce kayıp insanın kalıntıları yer alır; bu durum molozu fiziksel bir yıkıntı olmaktan çıkarıp dünyanın en büyük açık hava mezarlığına ve adli bir tanıklık alanına dönüştürür.

Aynı zamanda aile fotoğrafları, tapu kayıtları, kütüphaneler, mektuplar ve nesiller boyu biriktirilen ev eşyaları da bu enkazla birlikte toz hâline gelmiştir. Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’nda belirttiği gibi ev, insanın dünyadaki ilk evrenidir; hatıraların saklandığı mahrem bir zırhtır. Evin dozerler ve tonluk bombalarla un ufak edilmesi, insanın ontolojik güvenliğini kökünden sarsar. Enkazın kaldırılması için öngörülen on yıllar ve milyarlarca dolarlık bütçe, teknik bir inşa meselesinin ötesinde kentsel hafızanın kim tarafından, nasıl ve kimin için yeniden inşa edileceği sorusunu da beraberinde getirir.

Kartografik şiddet ve dijital şahitlik

Haritalar tarih boyunca hiçbir zaman tarafsız araçlar olmamıştır. Edward Said’in Oryantalizm ile Kültür ve Emperyalizm eserlerinde altını çizdiği üzere, coğrafyayı adlandırmak, sınırlarını çizmek ve onu görselleştirmek, sömürgeci iktidarın en temel pratiklerinden biridir. Bugün Google Haritalar’ın sunduğu uydu güncellemeleri, birbiriyle çelişen katmanlı bir ikilik barındırıyor. İlk olarak bu görüntüler, uluslararası hukuk mekanizmaları ve insan hakları örgütleri için inkâr edilemez bir adli delil işlevi görerek soykırım ve savaş suçları davalarında mekânsal yıkımın boyutunu somut biçimde belgeler.

Buna karşın, piksellere indirgenmiş yukarıdan bakış, yerdeki somut insani trajediyi; çadırlardaki açlığı, ceset kokularını ve feryatları soyutlayarak görsel bir normalleştirme üretir. Yıkım bu perspektiften bakıldığında geometrik bir desene, gri bir lekeye veya soyut bir istatistiğe indirgenir. Dahası, yok edilen mahallelerin yerini alan bu boşluklar harita algoritmalarında zamanla yeni bir coğrafi “normal” olarak tescil edilir ve geçmişin sokak dokusunun dijital düzlemden de bütünüyle silinmesi riskini doğurur.

Eyal Weizman’ın öncülüğünü yaptığı "adli mimarlık" yaklaşımı, tam da bu dijital verileri muktedirlerin tekelinden çıkarıp devlet şiddetini görünür kılan karşı-hegemonik bir araca dönüştürmeyi hedefler. Google Haritalar'daki yeni katman, her ne kadar sarsıcı bir trajediyi belgelese de kentsel dokunun fiziksel imhasının dijital ara yüzde sıradan bir veri güncellemesine dönüşmesi tehlikesini de içinde taşır.

Kırılgan ateşkesin ardındaki kalıcı hasar

Ekim 2025'te ilan edilen ve sonrasında yürürlüğe giren kırılgan ateşkes ortamına rağmen, yapısal tahribatın ve yaşanmazlığın derinleşmesi, Gazze’deki krizin bir çatışma anından ibaret olmadığını, uzun erimli bir mekânsal tasfiye projesine dönüştüğünü kanıtlıyor. 74 bini aşkın insanın yaşamını yitirdiği, 2,1 milyondan fazla insanın yerinden edildiği bir vasatta, yıkımın ölçeği modern tarihin tanık olduğu en ağır kentsel felaketlerden birine işaret ediyor.

Gazze'nin geleceği tartışılırken meseleyi salt çimento, demir ve finansman paketlerinden ibaret bir “imar faaliyeti” olarak görmek, mekânkırımın ontolojik boyutunu görmezden gelmektir. Şehrin yeniden inşası; mülksüzleştirilen insanların mekânsal haklarının tanınmasını, adalet arayışını ve un ufak edilen taşların arasına sinmiş kolektif hafızanın ihyasını zorunlu kılar. Aksi takdirde haritalar güncellenmeye devam edecek fakat haritanın işaret ettiği hakiki Gazze, tarihin ve vicdanın gri bir moloz yığını altında unutulmaya terk edilecektir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...