06 Ekim 2026

Arjantin, nasıl Nazi sığınağından İsrail’in dostuna dönüştü?

Arjantin’in Nazi kaçaklarına sığınak olduğu dönemden Milei yönetiminde İsrail’in en güçlü destekçilerinden birine dönüşümüne uzanan tarihsel yolculuk, dış politikada ideoloji, çıkar ve güç dengelerinin nasıl iç içe geçtiğini gözler önüne seriyor.

Bir ülkenin tarihini bazen bugün kurduğu yakın ilişkilerle birlikte değerlendirmek faydalı olabilir; ancak aynı oranda farklı soru işaretlerini de beraberinde getirebilir. Arjantin bunun belki de en çarpıcı örneklerinden biri. Bir tarafta II. Dünya Savaşı sonrasında sayısız Nazi savaş suçlusunun Avrupa’dan kaçarken sığındığı, Adolf Eichmann gibi Holokost’un en önemli faillerinin dahi yıllarca sahte kimliklerle yaşadığı Arjantin; diğer tarafta bugün İsrail’in keza savaş suçlusu olduğu tasdiklenen Başbakanı Netanyahu’nun “sarsılmaz ve koşulsuz” desteği için teşekkür ettiği, İsrail ile stratejik yakınlığını neredeyse dış politikasının temel eksenlerinden biri hâline getiren Javier Milei yönetimindeki Arjantin. Bu iki Arjantin arasında önemli bir tarihsel mesafe, ironik bir uçurum ama aynı zamanda önemli paralellikler de bulmak mümkündür.

Geçtiğimiz günlerde New York’ta Birleşmiş Milletler 2026 yılı Genel Kurulu marjında Milei ile Netanyahu’nun görüşmesi bu dönüşümün sembolik bir fotoğrafını yeniden ortaya çıkardı. İki lider, diplomatik bir görüşmenin çok ötesinde sahneleri dünya basınıyla paylaştılar; birbirlerini öven, kardeşçe sarılan, ekonomik ve siyasi başarılarını karşılıklı olarak yücelten ve İsrail-Arjantin ilişkilerinin daha da derinleştirilmesini savunan bu görüntüler, elbette “Siyasette sadece çıkarlarımı takip ederim” diyenleri değil ama “Öncelikle, vicdan sahibiyim” diyebilen herkesi rahatsız etmiş olmalı.

Peki, 20. yüzyılın ikinci yarısının en tartışmalı siyasi çalkantılarına da ev sahipliği yapan ve ABD’nin derin Latin Amerika siyasetinin ana merkezlerinden olan Arjantin, Nazi kaçaklarının sığındığı ülke olmaktan, nasıl oldu da bugün Filistin’deki insanlık suçları nedeniyle bugün BM nezdinde de birçok ülkenin protestosunun hedefindeki İsrail’in en güçlü siyasi destekçilerinden birine dönüştü? Bu çarpıcı konuya, uluslararası siyasetin “etik-dışılığı”nı da her daim akılda tutarak kısaca tekrar eğilmek faydalı olacaktır.

Arjantin nasıl “Nazi vatanı” oldu?

Bu sorunun cevabını yalnızca asker kökenli, otoriter ve tartışmalı Devlet Başkanı Juan Domingo Perón’a (1895-1974) bağlamak kolaydır fakat eksik olur. Arjantin’in etnik Alman nüfusuyla ve bilhassa Nazi Almanyası ile ilişkileri Perón’dan önce başladı ancak savaş sonrasında kaçış ağlarının kurumsallaşması Perón döneminde ciddi bir boyut kazandı. II. Dünya Savaşı boyunca Arjantin resmen tarafsız kalırken Almanya ile önemli ekonomik ilişkilerini sürdürdü. ABD belgeleri Buenos Aires’in savaş yıllarında Alman istihbarat faaliyetleri bakımından ciddi bir merkez hâline geldiğini, Alman firmalarının ve ağlarının ülkedeki faaliyetlerinin Washington tarafından yakından izlendiğini gösterir. ABD Ulusal Arşivleri, Arjantin’in savaş sırasında hem Almanya hem de müttefiklerle ekonomik ilişkiler yürüttüğünü ve Buenos Aires’in Alman ittifak faaliyetleri açısından önemli bir merkez olduğunu kaydediyor.

1943’teki askerî darbenin ardından Juan Perón’un hızla yükselmesi ise bu hikâyeyi daha karmaşık hâle getirdi. Perón klasik anlamda basitçe “Hitler’in adamı” değildi. Fakat dönemin Avrupa’daki faşist rejimlerinden, “her şeye kadir, ulu devlet” anlayışından ve özellikle de İtalya’daki Mussolini deneyiminden etkilenen “otoriter-korporatist bir siyasal anlayış” geliştirmişti. Daha önemlisi, savaşın ardından Avrupa’da yargılanmak veya cezalandırılmak istemeyen Nazi ve faşist iş birlikçileri için Arjantin’in kapılarını açmaya yönelik sistemli bir politika Peron döneminde kabul edilir gerçek hâline gelmeye başladı.

Bugün “Ratline” (Sıçan Hattı) olarak bilinen kaçış yolları üzerinden İtalya, İspanya ve diğer Avrupa merkezlerinden Güney Amerika’ya uzanan ağlar kuruldu. Nazilere kültürel ve duygusal bir aidiyet duyan kesimlere ilave Katolik kurumlarının bazı mensupları, eski Nazi bağlantıları ve farklı ülkelerdeki bürokratik mekanizmalar bu kaçışlarda rol oynadı. Perón yönetimi ise bazı kaçakların Arjantin’e ulaşmasını kolaylaştırdı. Rodolfo Freude (1922-2003) gibi Perón’a yakın isimlerin ve danışmanların bu süreçteki rolü tarihçiler tarafından uzun süredir inceleniyor.

Burada önemli bir ayrıntı daha şuydu: Mesele yalnızca Arjantin’in “Nazileri sevmesi” gibi ilk bakışta zor bir cümleyle özetlenemezdi; Soğuk Savaş’ın başlangıcıyla birlikte Batı dünyasında eski Nazi bağlantılarına ilişkin ciddi bir çifte standart da ortaya çıktı. ABD ve Batı Avrupa devletleri bir taraftan Nürnberg’de Nazi suçlarını yargılarken diğer taraftan esasen tüm dünya siyasetini yeniden dizayn eden “komünizmle mücadele” ilkesiyle, istihbarat ve stratejik çıkarları tekrar formüle etmeye koyuldu ve bu noktada da, istihbaratın karanlık ve kamuya açık olmayan kapalı boyutları ustaca kullanılarak, “komünizm tehdidi”ne karşı eski Nazi bağlantılarına sahip ama aynı zamanda saldırgan milliyetçiliğe meyilli kişilerin farklı biçimlerde değerlendirilmesi stratejisi karşımıza muhtelif suretlerde çıktı.

Dolayısıyla “ABD Arjantin’i Nazi cenneti yaptı” demek tamamen doğru olmayacakken, bütün bu üst düzey Nazilerin bir anda bir ülkede hem de ABD’li bazı yetkililerin zaman zaman “arka bahçemiz” dediği Güney Amerika sahasında uzun yıllar rahatça yaşam sürmeye devam etmeleri aynı oranda tuhaf karşılanmalıdır. Zira ülkemizi dahi içine alan çok farklı cephelerdeki “ABD Soğuk Savaş mantığı”, Nazizm’le ve aşırı sağdan diğer benzerleriyle hesaplaşmanın ne kadar tutarlı yürütüldüğü konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaya devam etti.

Bu noktada Arjantin’in asıl özgünlüğü ise Nazi kaçaklarının yalnızca gizlenebildiği bir ülke olmanın çok ötesinde, bir bölümünün yeni ve hiçbir şey olmamışçasına özgün hayatlar kurabildiği; onca savaşa, krize ve kirli bağlantılara rağmen hiç “toz kondurulmayan İsviçre” örneğine benzer surette, zamanla adeta “medyatik” ve hatta bu bağlamda ilerleyen yıllarda pek çok belgesel, dizi ve filme de konu olmayı sürdüren bir ülke hâline gelmesiydi.

Hitler dahi bir dönem Arjantin’de miydi? Söylentiler, filmler ve kaçış yolları

Arjantin söz konusu olduğunda tarih ile komplo teorisinin birbirine karıştığı en önemli alanlardan biri örneğin “Adolf Hitler meselesi”dir. Kanlı liderin Sovyet ordularının tam da Berlin’e girdiği anda intiharı ancak bedenini hiç görmeyen ve bu duruma inanmayan pek çok kesimin ses yükseltmeleri tartışmaları alevlendirmeyi sürdürdü.

Bu bağlamda, Hitler’in savaş sonrasında Arjantin’e kaçtığı ve hatta burada yıllarca yaşadığı iddiaları da zaman zaman yeniden gündeme geldi.  Son yıllarda CIA belgelerinin yeniden yayımlanması üzerinden “Hitler 1955’ten sonra Arjantin’de yaşadı” şeklindeki iddialar sosyal medyada tekrar dolaşıma girdi. Ancak burada çok net olmak gerekir: Bu iddialar doğrulanmış bir tarihsel gerçeklikten öte kamuoylarını yönlendiren söylentilerden öteye gidemedi. Fakat Hitler’in Arjantin’de yaşamış olduğuna ilişkin söylentinin ortaya çıkması bile bize başka bir gerçeği gösterir: Arjantin gerçekten de resmî manada Nazi kaçaklarının sığındığı en önemli ülkelerden biridir. Hitler’den sonra en kayda değer isimlerden Adolf Eichmann bunun en çarpıcı örneğidir. Holokost’un lojistik mimarlarından biri olan Eichmann, savaş sonrasında Avrupa’dan kaçtı ve 1950 yılında “Ricardo Klement” sahte adıyla Arjantin’e ulaştı. Buenos Aires çevresinde sıradan bir hayat sürdü; Mercedes-Benz fabrikasında çalıştı ve ailesiyle birlikte yaşadı. Ta ki 1960’lar itibariyle, Batı destekli yeni “kahramanlık anlatıları”nın merkezindeki İsrail ve hızla yükselen istihbarat aygıtları onu bulana kadar.

1960 yılında Mossad tarafından gerçekleştirilen operasyonla Eichmann Buenos Aires’te yakalandı ve gizlice İsrail’e götürüldü. Arjantin’in egemenlik haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle ortaya çıkan diplomatik kriz, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne kadar taşındı. Eichmann’ın İsrail’deki yargılanması ise Holokost’un dünya kamuoyunda yeniden bütün çıplaklığıyla tartışılmasını sağladı ve şüphesiz İsrail ve Mossad’a bugüne kadar mirasından faydalandıkları önemli bir ün ve tartışmalı bir meşruiyet sağladı.

Arjantin’in hikâyesi bununla da bitmiyordu. Josef Mengele, Erich Priebke ve diğer Nazi savaş suçluları ile Avrupa’daki Nazi iş birlikçilerinden bazıları da Güney Amerika’ya, özellikle Arjantin’e ulaşmıştı. Yani sadece Almanlar değil, diğer ülkelerden yetkililer, örneğin en meşhurlarından Hollandalı Nazi iş birlikçisi Dries Riphagen (1909-1973) gibi isimler de Arjantin’deki “normal hayatları”yla dikkat çekti. Hollanda’da Yahudilerin bulunmasına ve mallarının yağmalanmasına yardım eden Riphagen, savaş sonrasında buraya kaçmış, hikâyesi 2016 yılında Hollanda yapımı başarılı bir sinema filmiyle kamuoyuna taşınmıştı.

Milei’nin “katıksız” İsrail dostluğu: Tarihin ironik dönüşü

Buenos Aires, İsrail ile Orta Doğu siyaseti arasındaki çatışmaların Latin Amerika’daki en kanlı sahnelerinden birine ilerleyen yıllarda ev sahipliği yapmayı sürdürdü. 1992’de İsrail Büyükelçiliği’ne düzenlenen saldırıda onlarca kişi hayatını kaybetti. İki yıl sonra, 18 Temmuz 1994’te “AMIA Yahudi cemaat merkezi”ne düzenlenen saldırıda 85 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Bu saldırılar bugün bile Arjantin’in siyasi hafızasının merkezindedir. Arjantin yargısı 2024’te AMIA saldırısından İran ve Hizbullah’ı sorumlu tuttu; İran ise bu suçlamaları reddetti. Dolayısıyla bu olayları “Mossad’ın operasyonları” şeklinde sunanların da argümanları dikkat çekti. Diğer bir deyişle, Arjantin’de İsrail ve Yahudi toplumu meselesi artık yalnızca dış politika konusu olmaktan çıkarak istihbarat, ulusal güvenlik ve toplumsal hafıza meselesine dönüştü.

Ve tam da bu nedenle bugün güncel başkan Milei dönemindeki İsrail yakınlaşması, Arjantin tarihinin önceki dönemlerinden bağımsız okunamaz. Farklı bir profile sahip, özgürlükçü teorilere bağlı olduğunu söyleyen Javier Milei’nin iktidara gelişi Arjantin dış politikasında ciddi bir kırılma yarattı. Zira Milei yalnızca ekonomik olarak radikal bir dönüşüm vaat eden bir lider olmadı. ABD ve İsrail’i dış politikasının merkezine yerleştirdi. İsrail konusunda, Latin Amerika’daki birçok hükûmetten ayrışan son derece güçlü ve açık bir siyasi destek ortaya koydu.

2024’te İsrail’i ziyaret eden Milei, o dönem sayıları on binleri geçen sivil Filistinlileri hiç anmayarak Hamas’a karşı İsrail’in tamamen yanında olduğunu açıkladı, rehinelerin serbest bırakılmasını talep etti ve Arjantin Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması yönündeki niyetini açıkladı. İsrail de Milei yönetimini Latin Amerika’daki en önemli dostlarından biri olarak gördüğünü her vesileyle yineledi.

Son BM Genel Kurulu’ndaki yakınlık ve tarihin derin ironisi

Eylül 2026’da New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu sırasında Milei ile Netanyahu’nun buluşması, bu ilişkinin kişisel boyutunu da gözler önüne serdi. İsrail tarafı Netanyahu’nun Milei’ye İsrail’e verdiği “sarsılmaz ve koşulsuz destek” nedeniyle teşekkür ettiğini açıkladı. Netanyahu ayrıca Milei’nin ekonomik programını överken onu “zamanımızın büyük liderlerinden biri” olarak niteledi; Milei de Netanyahu’yu “tarihin büyük liderlerinden biri” olarak tanımladı. Yansıyan görüntüler ve samimi tablo yalnızca iki lider arasındaki kişisel yakınlığın fotoğrafı değil, uluslararası siyasetin “reel yüzü”nün acı bir yansıması ve insani ve etik değerleri arayanlar için çıkmaz bir alandı.

Milei’nin Birleşmiş Milletler’de İsrail’e verdiği siyasi destek, ABD ile kurduğu daha geniş stratejik hizalanmanın da tabiatıyla önemli bir parçasıdır. 2025’te Arjantin, ABD ve İsrail’in karşı çıktığı Filistin devletine giden yolu destekleyen BM kararına karşı oy veren ülkeler arasında yer aldı. 2026’daki her toplantıda da Washington ve Tel Aviv’e yakın çizgisini sürdürdü. Ancak tabiatıyla burada asıl dikkat çekici olan ise tarihsel derin ironi boyutudur. Bir zamanlar Avrupa’daki Nazi suçlularının kaçış güzergâhları arasında en kayda değer merkezlerden biri olan Arjantin, bugün İsrail hükûmetinin uluslararası alandaki en güçlü siyasi destekçilerinden biridir. Bu dönüşümü yalnızca “Arjantin değişti” diyerek açıklamak kolaydır. Fakat daha derin soru şudur: Devletlerin dış politikası gerçekten ideolojik olarak mı değişir, yoksa değişen güç dengeleri içinde, etik yönün hiçbir zaman konu olmadığı; halkın ve kamunun yok sayıldığı yeni dostluklar mı üretilir?

Perón döneminde Nazi Almanyası ve Avrupa faşizmiyle kurulan ilişkiler; savaş sonrasında antikomünist Batı ile yapılan pazarlıklar; Eichmann krizi; 1992 ve 1994 saldırıları; ardından İsrail ile kurumsallaşan ilişkiler ve nihayet Milei’nin Netanyahu ile kurduğu kişisel ve ideolojik yakınlık, bütün bu zorlu tarih çizgisinde, Arjantin’in dış politikasında şaşırtıcı bir sürekliliği gösteriyor. Nitekim Arjantin, büyük güç mücadelelerinin dışında kalmaya çalışan bir ülke değil; dönem dönem farklı küresel eksenlere çok güçlü biçimde eklemlenen bir ülke olmuştur. Yakın tarihi boyunca da bir tarafta ABD ile stratejik hizalanma ve İsrail’e güçlü siyasi destek, diğer tarafta geçmişte sol ve Sovyetler, şimdi ise İran ve Hamas karşıtlığı ile Latin Amerika’da ABD-İsrail merkezli yeni güvenlik-ekonomi ağlarından azami surette faydalanma bariz olarak göze çarpmaya devam ediyor ve bugün bize, kişisel özellikleri de tüm bu denkleme eklenen “Netanyahu-Milei kardeşliği”ni özetliyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...