Şike çağında annelik
Haberin Eklenme Tarihi: 8.05.2026 16:00:00 - Güncelleme Tarihi: 8.05.2026 19:52:00Çocuğunuza dürüst olmasını söylüyorsunuz. Bazen sofrada, bazen yatakta, bazen arabanın arka koltuğunda ama her seferinde aynı cümle: "Doğruyu söyle. Ne olursa olsun, doğruyu söyle." Çünkü dürüstlük karakterin temelidir. Çünkü güven kırıldığında tamir edilmesi en zor duygudur. Çünkü siz böyle yetiştirildiniz, böyle biliyorsunuz.
Sonra çocuğunuz dünyaya bakıyor.
Oynanan en iyi oyun değil. Basılan en güçlü kitap değil. Finanse edilen en değerli proje değil. Bunları düşünmek bile artık masum bir saflık sayılıyor; bilen gülüyor, bilmeyen utanıyor. Herkes görüyor, gören söylemiyor.
Çocuğunuz soruyor: "Peki neden?"
Anneler tarih boyunca bu soruya iki türlü cevap geliştirmişler. Birincisi: "Böyle değildi, sonradan oldu. Sen onlara benzeme, farklı ol." İkincisi: "Böyle işliyor. Sen buna göre hazırlan." İlki naif geliyor, ikincisi realist.
Şike çağında annelik, bu ikilem içinde her gün yeniden karar vermektir.
Karar vermek zordur, çünkü sahte ikilemlere gömülürsünüz. Gerçek soru, "Doğruyu mu söyleyeyim, yoksa sisteme mi uydurayım" değildir. Gerçek soru şudur: “Çocuğuma hangi tür güç veriyorum?”
Hannah Arendt, The Origins of Totalitarianism'da yalnızca diktatörlüklerin değil; sıradan bürokratik sistemlerin de insanı nasıl ahlaki sersemliğe sürüklediğini anlatır. "Kötülüğün sıradanlığı" dediği şey; kötü niyetli insanların değil, düşünmeyi bırakan insanların yarattığı bir felakettir. Şike de tam oradadır: kimse kendini kötü saymaz. Herkes "böyle işliyor" der ve düşünmeyi bırakır. Anne çocuğuna tam bu noktada bir şey vermek zorundadır: sisteme adapte olmayı değil, sisteme karşı gelmeyi de değil… Düşünmeyi sürdürebilmeyi…
Şike sadece futbolda yoktur. Bir çocuk şikeyi okulda öğrenir. Oyunda öğrenir. Kimin el kaldırdığında öğretmenin gülümsediğini, kimin sorusunun havada asılı kaldığını fark ettiğinde öğrenir. Doğum günü partisine kimin çağrılıp kimin çağrılmadığında öğrenir. Babasının terfisinin neden geciktiğini annesinin yüzünden okuduğunda öğrenir. Kimse ona "Böyle işliyor" demez. Söylemesi gerekmez. Sistem kendini zaten öğretir; sessizce, sabırla, her gün biraz daha.
Ve anne orada durmaktadır.
Konuşmak zorundadır bazen de susmak; ikisi de bir şey söyler. "Bak, dünya böyle" demek bir şeydir. "Ama sen farklı olabilirsin" demek başka bir şeydir. "Her ikisi de doğru" demek üçüncü bir şeydir ve belki de tek dürüst cevaptır ama en yorucu olanıdır.
Adrienne Rich, Of Woman Born'da anneliğin iki ayrı şey olduğunu yazar: bir kurum olarak annelik ve bir deneyim olarak annelik. Kurum, toplumun anneden ne beklediğidir. Şartlara uymak, çocuğu sisteme hazırlamak, "gerçekçi" olmak. Deneyim ise annenin gerçekte içinde taşıdığıdır: çelişki, öfke, sevgi, suçluluk ve dünyaya karşı duyulan o derin, adı konulmamış direniş. Rich'in öfkesi burada devreye girer. Çürüyen bir düzeni meşrulaştıran kurumsal annelikten değil, o düzene rağmen seven ve düşündüren deneyimsel annelikten yana çıkar. Şike çağında annelik, işte bu deneyimsel alanda yaşanır: toplumun talepleriyle, içindeki ses arasındaki savaşta.
Peki anneler ne yapıyor?
Motherly'nin 2025 yılında ABD'li annelerle yaptığı kapsamlı araştırmanın bulguları, durumu sayılarla doğruluyor. Annelerin yüzde 70'i anneliğin hayal ettiğinden çok daha yalnız bir deneyim olduğunu söylüyor. Her beş anneden biri bunu her gün hissediyor. Gelir, etnisite, yaş… Hiçbiri bu rakamı değiştirmiyor. Sorun demografik değil, yapısal. Yüzde 74'ü siyasi sistemde sesinin duyulmadığını düşünüyor. Yüzde 54'ü okulların çocuklarını hayata hazırlamadığını söylüyor. Ve yüzde 64'ü çocuklarının kendilerine sağlanan yaşam standardına erişemeyeceğinden korkuyor.
Bu korku beraberinde çözümü de getirmiş. Adına “parent pods” demişler. Kavram, isminden çok daha eski ve çok daha insani bir şeyi tarif ediyor. Birbirini tanıyan, güvenen, yükü paylaşmayı kabul eden küçük insan grupları. Sistem vermiyorsa, biz yaparız mantığı. Bizim toplumumuz için sıradan bir dayanışma. Batı kültürü içinse inovatif bir çözüm. Belli mi olur, belki birileri bunun uygulamasını da çıkarır yakında.
Parent pods, pratikte ne anlama geliyor? Dört annenin anlaşıp haftanın dört günü dönüşümlü okul servisi yapması. Birinin çocuğunu hastaneye götürebilmek için diğerinin işini ertelemesi. Biri iş görüşmesine giderken ötekinin çocuğa bakması, karşılığında değil, sıra gelince. WhatsApp grubunda "Bugün çok zor, biri alabilir mi" yazabilmek ve cevap geleceğini bilmek. Hafta sonları birlikte yemek pişirip üç günlük yemek çıkarmak. Birinin çocuğunun terapistini diğerine önermek, randevu saatini paylaşmak, "Nasıl gitti?" diye sormak. Peki bu insanlar birbirine nasıl güveniyor? Muhtemelen sisteme olan ortak güvensizlik, aralarındaki güven sorusunu kısa sürede ekarte ediyor.
Çünkü bu bir üretme eylemidir. Sadece pratik bir çözüm değil, varoluşsal bir tutum. Sistem ya da toplum zorlasa da hayat devam eder ve annelik bu sürekliliği tek başına taşıyamaz ama devam eder. Bu nedenle bir çocuk sahibi olmak sadece bir annenin becerisi, meziyeti ya da karakteri değildir. Baba olmadan annelik mümkün değildir. O hâlde bu iki kişilik bir eylemdir, iki kişilik bir sorumluluktur. Rollerin farklı ve dengeli olarak paylaşıldığı… Bu denge, 50-50 olmak zorunda da değildir; çünkü yaşamın kendisinde bile böyle bir denge yoktur.
Bu nedenle annelik-babalık dengesi, zamanın koşullarına göre inişler ve çıkışlar gösterebilir. Burada önemli olan sürekliliktir. Anne bu sürekliliği tek başına taşıyamaz ama taşımaya devam eder. Birilerine ve bir şeylere rağmen, ama her zaman. Çünkü anne pes ettiğinde çocuk da pes eder.
Bu, Miguel de Unamuno'nun gördüğü şeydir. Del sentimiento trágico de la vida'da anneliği ölümsüzlük arzusuyla bağlar: insan ölümsüzlük ister, bu arzu karşılanmaz ama anne çocuğunda bir süreklilik kurar. Trajiktir, çünkü hiçbir zaman tam değildir. Gerçektir, çünkü başka hiçbir şey bu kadar somut değildir. La tía Tula'nın Tula'sı biyolojik anne değildir ama anneliği bir varoluş biçimi olarak yaşar.
Gerçek annelik bedenin değil, iradenin işidir
Unamuno için gerçek annelik bedenin değil, iradenin işidir. İrade burada felsefi bir kavram olarak kalmaz. İrade, sabah çocuğuna "hayır" diyebilmektir. Çocuğu kopya çektiğinde "Bu sefer geçsin" dememektir. Sınıfta popüler olmak için yanlış bulduğu gruba girmesine göz yummamaktır. "Herkes yapıyor" dediğinde "herkes" olmak zorunda olmadığını söyleyebilmektir. Ve bunu söylerken çocuğun gözlerindeki hayal kırıklığına dayanabilmektir.
Çocuğunun okul projesini annenin yapmamasıdır. Sosyal medyada yaşıtlarının paylaştığı her şeyi paylaşmasına izin vermemektir. "Sen neden böylesin" sorusunu göğüsleyerek... Bir yarışmada haksızca kazanan arkadaşını tebrik etmesini istemek değil ama ne hissettiğini konuşabilmektir. Unamuno'nun bahsettiği irade sabır gerektiren bir iradedir: sonucu göremezsin, doğru yaptığını bilemezsin ama yine de seçersin. Çünkü anne için sevgi acısız olamaz. "Mutlu annelik" kavramına kuşkuyla bakar Unamuno, yüzeysel gelir ona. Asıl annelik, der; kaygının, korkunun ve yine de devam etmenin adıdır.
Türkçede "çocuk yetiştirmek" deriz. Dikkat edin: yetiştirmek. Bir yere ulaştırmak, zamanında orada olmak, yetişmek. Batı dillerinde çocuk "büyütülür"; to raise, élever, aufziehen, hep yukarı doğru bir hareket. Bizde ise çocuk bir yere yetiştirilir. Hedef vardır, zaman vardır, ulaşmak vardır. Ve bu fiil içinde anne zaten koşar hâldedir. Sistem yavaşlarken, kurumlar çökerken, güven aşınırken, anne yetiştirmeye devam eder. Çünkü çocuk bekleyemez. Büyüme beklemez. Şike çağında annelik bu yüzden hem daha yorucu hem daha acildir: zamanla yarışan, hedefe koşan, geride kalmamaya çalışan, hedef odaklı bir eylem.
O hâlde bu hedef ne olacak?
Sisteme uyum sağlamış bir çocuk değil. Sistemi yıkmaya hazır bir çocuk da değil. Bunların ikisi de anne için yeterli bir hedef sayılamaz. Arendt'in dediği gibi düşünmeyi bırakmayan, Rich'in dediği gibi kurumun sesini kendi sesiyle karıştırmayan, Unamuno'nun dediği gibi trajedinin içinde yine de seçim yapan bir insan, bir çocuk hedefi. Şike çağında yetiştirilen çocuktan beklenen şey zafer değildir. Dürüstlüktür. Sistemin içinde, sisteme rağmen… Bu kulağa soyut geliyor. Ama sabah kahvaltı masasında tekrarlanan her cümle, gece yarısı yapılmayan her ödev, "herkes yapıyor" sorusuna verilen her cevap bu hedefi inşa eder; gün gün, taş taş.
Ama bu hedef dışarıdan inşa edilemez. Anne, çocuğuna taşımak istediği değerleri önce kendi hayatında sınamak zorundadır. Mesleki hayatında, sosyal çevresinde, evinde, kendi içinde… Sustuğu anlarda, konuştuğunda, eyleme geçtiğinde ya da durduğunda… Sisteme uyduğu ya da uymadığı anlarda, “evet” ve “hayır” tercihlerinde… Pedagoji burada biter, etik başlar. Şike çağında annelik, nihayetinde, bir öz hesaplaşmadır.