Hatıralar isimle yaşar

Haberin Eklenme Tarihi: 19.01.2026 13:24:00 - Güncelleme Tarihi: 19.01.2026 13:27:00

“Varlıklara verilen ad” demek olan “ism” ile “adlandırılan varlık” mânâsına gelen müsemmâ birbiriyle yakından irtibatlıdır. Zira bütün “isim”ler, zamanla müsemmâların sembolik anlamlarını temsil eder.

İsimler, Kur’an-ı Kerim’de geçtiği üzere (el-Bakara 2/31) Allah tarafından Hz. Âdem’e öğretilmiştir. Hz. Âdem’e tekmil eşyanın ismi ve hakikati öğretilmekle birlikte, sosyal hayat açısından ismin titizlikle tercih edildiği saha şüphesiz insan isimleridir; insan isimleri ve o isimlerle yaşayan insanın hatırası... Çünkü kâinatın merkezinde insan vardır, insansız bir tarihî tecrübe ise âdeme mahkûmdur.

Bu sebeple insanoğlu, isim konusunda tarih boyunca hassas olmuştur. Çağımızda her ne kadar değerler silsilesinden kopuk isimlerin insan ve insan dışı nesnelere verildiği müşahede edilse de bu hassasiyetin el’an devam ettiği de bir gerçektir.

Bilhassa İslamiyet ile müşerref olan Türklerde bu hassasiyet daha bir belirgin olmuştur.

Hz. Peygamber (a.s) “Çocuğun babası üzerindeki haklarından biri de ona güzel bir isim koyması ve terbiyesini güzel yapmasıdır” buyurduğu gibi “Siz kıyamet günü kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız; öyle ise çocuklarınıza güzel isimler koyunuz” tavsiyesinde bulunmuştur ki O’nun tavsiyesi ümmeti için emirdir.

İsim koyarken dikkat edilecek ilk hususlardan biri, evvelce yaşamış bir büyüğün hatırası hürmetine onun ismini çocuğa vermek olmuştur. Buradaki “hatıra” üzerinde bilhassa durmak gerek. Zira bu “hatıra”yı bir insan taşıyabileceği gibi bir şehir, bir müessese ve bir eser de taşıyabilir. Aslında çocuğa önceden yaşamış bir büyüğün ismini koyma usûlü de yine Hz. Peygamber’e (a.s) dayanmaktadır. Ebu Davud’da geçen bir hadis-i şerife göre Resulullah (a.s) Hz. Mâriye’den doğma oğluna İbrahim ismini verirken “Bu gece bir oğlum doğdu, ona dedem İbrahim’in adını verdim” demiştir.

Dede/ata isimlerini çocuklarına vermek sadece Türk ve Müslüman cemiyetlerine mahsus olmamakla birlikte sıklıkla görülen bir husustur ve bu usûl, devlet idarecisi olan padişahlara mahsus kalmamış, halk arasında da yaygın bir biçimde benimsenmiştir.

Çocuklara isimler sadece ataları sebebiyle verilmemiş, kimi zaman da “Erol, Mert” gibi mânâsı güzel olan kelimelerden seçilmiştir. Bununla birlikte Hz. Peygamber’e olan derin hürmet sebebiyle Türkler “Muhammed” ismini “Mehmed”e çevirerek kullanmayı tercih etmiştir ki eski yazıda her iki isim aynı imlâ ile yazılır. Ayrıca Efendimiz’e (s.a.v) nispet edilen Mahmud, Ahmed, Hamid, Mustafa adları da oldukça yaygın kullanılmıştır. Yine Cenab-ı Hakk’ın isimleri ve başına “abd” koyulup Allah’ın kulu mânâsına gelen adlar da çocuklara oldukça sık koyulmuştur.

Verilen adın çirkin bir mânâsı olması ve İslam âdâbına uymaması o ismin değiştirilme sebebidir. Bizzat Hz. Peygamber (s.a.v) isyankâr demek olan Âsıye isimli bir kızın ismini Cemile, “elem, keder” anlamına gelen Hazn adındaki bir sahabenin adını da Münzir olarak değiştirmiştir.  

İsim koyulurken tatbik edilen bir husus da tefeül idi. Yani Mushaf’ı yahut Mesnevî gibi kıymetli görülen bir kitabı, insanlar rastgele açar ve karşılaştıkları ilk ismi hayra yorarak çocuğuna verirdi. Yine hayra yormanın da hayat-ı Peygamberî’de karşılığı olduğunu söylemek şaşırtıcı değildir. Hudeybiye Antlaşması esnasında Mekkeli müşrikler, daha sonra Müslüman olacak olan Süheyl b. Amr’ı antlaşmayı imzalamak için göndermişlerdi. Efendimiz (s.a.v) de Süheyl’in mânâsı “kolay” olduğundan bu ismi hayra yorarak, yani tefeül ederek “işimiz kolaylaştı” demişti. Bu usûl, daha sonra halk arasında dediğimiz gibi daha çok Kur’an-ı Kerim olmak üzere mühim görülen bir kitabın rastgele açılması âdetiyle devam ettirildi. Mesela meşhur Osmanlı padişahı Kanunî Sultan Süleyman’ın ismi bu şekilde verilmiş, ismini koymak için tefeül yapılmış, Neml Suresi’nin otuzuncu âyet-i kerimesi tevafuk etmiş ve Hazret-i Süleyman bahsiyle karşılaşılıp şehzadenin ismi öyle verilmişti.

İsmiyle müsemmâ olsun

Demek ki isim koymak, bir şeyi isimlendirmek öyle lâlettâyin yapılmamaktadır. Zira verilen ismin, isimlendirilene tesir ettiği ve güzel bir ad taşıyan için halkın “İsmiyle müsemmâ olsun” dediğini neredeyse duymayanımız yoktur. Zaten isim koyulurken bir kulağa ezan, diğerine kamet okunması da bu usûlün sıradan olmadığını insanların şuuraltına yerleştirir.

Hatta verilen isimle bazen âdetâ bir mesaj verilmek istenir. Çok çocuğu olan ailelerin son çocuğa Yeter, Soner, Songül, İmdat adlarını vermesi bu yüzdendir. Yine çocuklarını kaybeden ailelerin Dursun, Dursune, Durdu isimlerini çocuklarına vermeleri de böyle.

İsimler bir taraftan da insanların kimliklerini belirlemiş ve hangi dünya görüşüne mensupsa kişi çocuğuna o fikrin önde gelenlerin adını vermiştir. Müslüman olan biri ecnebî adıyla kalmamış, kendisine Müslüman muamelesi yapılması ve gayrimüslime benzememe endişesiyle mutlaka ismini değiştirmiştir. Cassius Marcellus Clay müslüman olup Muhammed Ali Clay ismini aldıktan sonra çıkacağı boks müsabakasından önceki konuşmalarda, rakibi Ernie Terrel’e eski adıyla hitap ettiği için fevkalâde sinirlenmesinin ve maç esnasında sürekli “Benim adım ne?” diyerek müsabakaya devam etmesinin sebebi budur. Siyasetin sol cenahının ideolojisini benimseyenler Devrim, Ulaş, İnan, Deniz, Özgür; sağ cenahınkiler Turgut, Atilla, Tomris, Türkan, Tuğrul isimlerini tercih etmeleri hep bu kimlik ile olan aidiyetlerinin göstergesidir. Hatta ailelerinin koyduğu isimleri beğenmeyip bağlı bulunduğu ideolojinin temsilcilerinin ismini kullanmak isteyen çoğu insanın “isim değiştirdiği” de olmuştur. 

İsim değiştirmek: Hatırayı silmek mi, yeniden yazmak mı?

İsim konusunda bu kadar hassas olan bir cemiyette, o isimle yaşayan hatıralara bigâne kalınması elbette düşünülemez. Köprü, üniversite, hatta tabyaların çoğunlukla devlet reisi olan padişahların adlarıyla yaşamasının esbab-ı mucibesi bundandır. Cumhuriyet ile yeni rejime geçen devletimizde, şehir isimlerinin değiştirilmesini bu minvalde düşünmek gerekir. Birçok şehir, hatta mahalle ve sokak isimlerinin değiştirilmesi yeni rejimin benimsetilmesinin bir çabasıdır.

Yıllar yılı Hüdavendigâr diye bilinen vilayetin merkez ismi olan Bursa ile tebdil edilmesi tamamen şehrin I. Murad’ın künyesiyle müsemma kılınmasındandı. Osmanlı zamanında Karahisar-ı sahip olarak bilinen ve Selçuklu veziri Sahip Ata’nın ismine izafeten bu adla anılan Afyonkarahisar’ın “Afyon” ismini alması da; 1926 yılına kadar Ertuğrul olan şehrin adının Bilecik yapılması, Sultan Abdülaziz’in mâmur etmesi sebebiyle El-Aziz olan yerin isminin Elazığ olması, Müslüman Arapların hâkimiyetine Bekr kabilesiyle geçmiş olan Diyar-ı Bekir’in Diyarbakır yapılması hep aynı gayeye matuftu.

Tabii şehir isimlerinin değişikliği sadece padişah isimleri olması hasebiyle değil, bazen siyasî sebeple -Dersim’in Tunceli yapılması gibi- bazen de Karesi isminin Balıkesir yapılması gibi anlamlandırılması güç bir nedenle vâki oldu.

Bu furyada böyle birçok isim değişikliği gerçekleşti. Fakat devletin mutlak mânâda hükümferma olması, bilhassa muhafazakâr ve milliyetçi insanların muhalefet geliştirecek imkânlarının olmayışı, halk sathında bu konuda bir hassasiyet geliştirilmesine mâni oldu. Şimdiyse bütün eksiklik ve yanlışlıklarına rağmen diziler, sempozyumlar ve televizyon programları sayesinde tarihî şahsiyetler hakkında müspet bir telâkkinin oluştuğu ve bu şahsiyetlerin isimlerinin yeniden çocuklara koyulmaya başlandığı görülüyor.