Emre Kavuk: “Seyircinin bizi görmesini, bize âşık olmasını istiyoruz”

Haberin Eklenme Tarihi: 4.11.2026 13:16:00 - Güncelleme Tarihi: 4.11.2026 13:27:00
“Selma”, sosyal medyada görünür olma ve para kazanma arzusunun karanlık bir yüzünü psikolojik gerilim üzerinden ele alıyor. Bu hikâyeyi anlatmaya sizi yönelten temel düşünce neydi? 

İlginç olmak istedik öncelikle. Seyirciyi 80 dakika boyunca koltuğunda, filmi merakla izlemeye mahkûm etmek istedik. Dünyanın sorunu bu. Dikkat süresinin giderek kısaldığı bir çağda, milyonlarca görsel malzeme arasından sıyrılmak öyle kolay çözülecek bir mesele değil. Üstelik filmdeki kızların da derdi tam olarak bu. Onlar da izlenmek istiyor, biz de.

"'Selma'dan ilhamla, rızamızın olmadığı bir oyunun içinde buluverdik kendimizi"
Neslihan ve arkadaşları, izlenme uğruna giderek daha tehlikeli kararlar alıyor. Bu karakterleri oluştururken günümüz insanının hangi zaaflarını ve çelişkilerini görünür kılmayı amaçladınız? 

Buna zaaf ya da çelişki dememeyi tercih ettik. İnsanlık tarihinin herhangi bir elli yıllık döneminde, bizim yaşadığımız son elli yıldaki kadar büyük ve hızlı değişimler olmuş mudur, bilmiyorum. Kim olsa paramparça olur bu tsunami karşısında. Mesele biraz da adaptasyon süresi. Oysa insan, diğer canlılardan farklı olarak muazzam bir uyum becerisine sahip. Ama değişim o kadar hızlı ki artık kıble bulmak neredeyse imkânsız. Selma'dan ilhamla, rızamızın olmadığı bir oyunun içinde buluverdik kendimizi. Eskiden nispeten kolaydı, ortayı bulmak için uca yürüyordun. Neslihan ve arkadaşları ise ortasını bulmak için uçurumdan atlamak zorundalar.

İleri derece Alzheimer hastası Selma’nın evinin izinsiz bir canlı yayının parçası hâline gelmesi, hikâyeye güçlü bir etik boyut kazandırıyor. Selma’nın varlığı ve evinde saklı sırlar, filmin dramatik yapısını nasıl şekillendirdi?

Doğru bir noktaya temas ettiniz. Filmin asıl meselesi bu olabilir. Herkesin elinde gizli kameraya ve dinleme cihazına dönüşebilen bir imkân varken etikten bahsetmek mümkün müdür? Birinin derdinin öbürünün fırsatına dönüşmesinde asıl kabahat kimin? Üç beş dakika öncesini bile hatırlayamayan birinden bu kadarcık faydalanmanın kime ne zararı olabilir? Hem de onu üç saatliğine mutlu edecekseniz. Bilmiyorum, gerçekten cevapları bilmiyorum.

Masum gibi görünen ama aslında çok da masum olmayan bir içerik üretme girişiminin Dark Web’deki ölümcül bir hayatta kalma şovuna dönüşmesi, filmin gerilim dozunu giderek yükseltiyor. Mehmet Kavuk ve Ferat Emen’le senaryoyu geliştirirken bu dönüşümün ritmini ve beklenmedik kırılma noktalarını nasıl kurguladınız?

Mehmet ve Ferat’la senaryo toplantılarımızda hep seyircinin aklına gelebilecek sorulardan yola çıktık. Örneğin: Onca tuhaflığa rağmen bu kızlar neden kalkıp gitmiyor? Bizce cevap canlı yayının kendisindeydi. İzleyici sayısı ve gelen yıldızlar arttıkça seyirci her yeni teklifle kızları bir adım daha ileri itiyor. Her biri bir noktada “Bırakalım” diyor ama ekrandaki sayı onları her seferinde geri çekiyor.

Şifreli bir cep telefonu, kilitli bir kapı, fotoğraflarda hiç görünmeyen bir ikiz. Bunlarla da seyirciye düşünme, tahmin yürütme, böylelikle de oyuna katılma fırsatı vermek istedik. Bir noktada da kimin kimi izlediği, kimin kimi oynattığı tersine dönüyor. O andan sonra film de bambaşka bir oyuna dönüşüyor.

“Bazı sahnelerde ekranı bir sosyal medya arayüzü gibi tasarladım”
Filmin klostrofobik atmosferinde mekânın ve oyuncu performanslarının gerilim üzerindeki etkisi oldukça belirleyici. Kamera kullanımı ve oyuncu yönetiminde seyirciyi hikâyenin içine çekecek nasıl bir yaklaşım benimsediniz? 

Yüzleri ve evdeki nesneleri yakın kadraja alarak bunu yapmaya çalıştım. Ayrıca bazı sahnelerde ekranı bir sosyal medya arayüzü gibi tasarladım. Böylece hem hikâyenin içindeki izleyiciyi hem de filmi izleyen gerçek seyirciyi oyuna dahil etmeye uğraştım. Burada da sınırların muğlak olduğu bir gerçeklik yaratmaya gayret ettim. Öyle ya, iç içe geçmiş bulutlarda (Cloud) yaşamıyor muyuz?

“Selma” ile 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde seyirciyle buluştunuz. Filminizin festival izleyicisinde nasıl bir karşılık bulmasını ve gösterim sonrasında hangi soruların tartışılmasını arzu ettiniz?

Seyircinin bizi görmesini, sevmesini, mümkünse âşık olmasını istiyoruz. İnsanların görülmek ve bir kalabalığın parçası olmak istemesi yeni bir mesele değil. Sosyal medya çağından çok önce de bunun üzerine sayısız çalışma yapıldı. İlk aklıma gelen Gustave Le Bon’un Kitleler Psikolojisi. Le Bon’a göre kalabalığa karışan birey anonimleşir, sağduyusunu bir kenara bırakır ve yaptıklarının sorumluluğunu kalabalığın içinde kaybeder. Bugün bu anonimliği sağlayan bir aracımız daha var: Sosyal medyada yarattığımız persona. Kalabalığın içinde kaybolmak için artık meydana inmemiz gerekmiyor, bir maske takıp yayını açmamız yetiyor.

Sorular konusuna gelince... Hangi düşünürdü şimdi hatırlamıyorum, “Her cevaba bir sorum var” diyordu. Şimdilerdeyse kimsenin ne sorusu var ne cevabı.