Dr. İrem Çoban: “Yapay zekânın sanatsal niyeti ve sorumluluğu yok”

Haberin Eklenme Tarihi: 31.08.2026 10:15:00 - Güncelleme Tarihi: 31.08.2026 10:19:00
Yapay zekânın sanat üretiminde sıkça duyduğumuz “algoritmik estetik” kavramını nasıl tanımlarsınız? İnsana özgü estetik algıdan ve klasik dijital estetikten ayrıldığı en belirgin nokta nedir?

Algoritmik estetik, bana göre, sanatsal biçimin sanatçının kararlarıyla modelin hesaplama mantığının karşılaşması sonucunda oluştuğu bir alanı ifade ediyor. Yapay zekâ, eğitim verilerinden öğrendiği görsel ilişkiler üzerinden verilen komutu yorumluyor. Bu yorumlama süreci, üretime belli ölçüde öngörülemezlik katıyor. Çünkü sanatçı bir yön belirlese de sonucun tüm ayrıntılarını önceden göremez.

Klasik dijital araçlarda işlem ile sonuç arasındaki bağ daha açıktır. Sanatçı görüntünün rengini, biçimini ya da hareketini değiştirdiğinde yaptığı müdahalenin karşılığını doğrudan görebilir. Yapay zekâ sistemlerinde ise komut modelin kendi işleyişi içinde yeniden anlamlandırılır. Sanatçının talebi bazen beklenmedik biçimlere, bozulmalara veya görsel birleşmelere dönüşebilir.

İnsanların estetik yargıları; bedensel deneyimlerinden, hafızalarından ve içinde yaşadıkları kültürden beslenir. Bir görüntünün kişide uyandırdığı duygu, onun geçmişiyle ve dünyayla kurduğu ilişkiyle bağlantılıdır. Algoritma bu tür bir yaşantıya sahip değildir. Verilerdeki benzerlikleri, tekrarları ve örüntüleri hesaplar.

Algoritmik estetiğin ayırt edici yönü de burada ortaya çıkıyor. Görüntü, insanın estetik sezgisiyle modelin olasılığa dayalı işleyişinin karşılaşması sonucunda oluşuyor. Öngörülemezlik, tekrarlar ve biçimsel sapmalar da bu estetiğin belirleyici unsurlarına dönüşebiliyor.

“Yapay zekâyla üretim, sanat eserini tek bir kişinin yaratıcılığı üzerinden açıklayan geleneksel yaklaşımı yeniden tartışmaya açıyor”
Üretim sürecinde makine ve insanın bu denli iç içe geçmesi, sanatta “yaratıcı”, “sanatçı” veya “eser sahibi” kavramlarını günümüzde nasıl dönüştürüyor?

Yapay zekâyla üretim, sanat eserini tek bir kişinin yaratıcılığı üzerinden açıklayan geleneksel yaklaşımı yeniden tartışmaya açıyor. Bir yapay zekâ görüntüsünün oluşumunda sanatçının kararlarının yanı sıra modeli geliştiren kişilerin tercihleri, eğitim verileri ve sistemin teknik yapısı da etkili oluyor. Bu katmanlar, yaratıcı sürecin sınırlarını daha karmaşık hâle getiriyor.

Ancak sürece katkıda bulunan her unsurun aynı ölçüde yazar sayılabileceğini düşünmüyorum. Yapay zekâ modelinin sanatsal bir niyeti, anlatmak istediği bir meselesi ya da ürettiği sonuçlara karşı sorumluluğu bulunmuyor. Buna karşılık, tarafsız bir araç gibi çalıştığını da söyleyemeyiz. Mevcut verilerden elde edilen görsel kabulleri ve sistemin tasarımında alınan kararları üretime taşıyor.

Sanatçının rolü bu noktada belirginleşiyor. Eserin hangi sorudan doğacağına, hangi malzemenin kullanılacağına ve görüntülerin nasıl bir yapıda buluşacağına sanatçı karar veriyor. Tıpkı sinemada kurgu, süre, ritim, ses ve anlatı düzeninin üretilen ham görüntülerden daha geniş bir yaratıcı alan oluşturması gibi.

Eser sahipliği tartışılırken sanatsal niyetin, yaratıcı yönlendirmenin ve sorumluluğun birlikte değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca yapay zekâ kullanan sanatçı üretim yöntemini açıklamaktan ve ortaya çıkan temsillerin doğurabileceği etik sorunları gözetmekten de sorumludur.

“Yapay zekânın sunduğu özgürlük, modelin görsel alışkanlıklarıyla sınırlı”
Makine öğreniminin sanat üretiminde salt bir araçtan ziyade “iş birlikçi” olarak konumlandırılması, sanatçıların geleneksel üretim pratiklerini değiştirerek insan yaratıcılığı için yeni bir özgürlük alanı mı yaratıyor?

“İş birlikçi” sözcüğü, yapay zekânın üretimdeki etkinliğini anlatmak açısından kullanışlı. Yine de bu kavramın makineye insana özgü bir bilinç atfetmemesi gerekiyor. Yapay zekâ düşünmüyor, hissetmiyor ve kendine ait sanatsal bir amaç geliştirmiyor. Fakat beklenmedik sonuçlar üreterek sanatçının düşünme biçimini ve çalışmanın yönünü etkileyebiliyor.

Bu etkileşim özellikle deneysel sinema açısından yeni olanaklar sunuyor. Fiziksel koşullarda üretilmesi güç sahneler tasarlanabiliyor. Beden, mekân ve zaman arasındaki ilişkiler yeniden kurulabiliyor. Gerçek dünyada karşılığı bulunmayan bir mekân ya da sürekli biçim değiştiren bir figür filmin görsel yapısına dâhil edilebiliyor.

Üretim süreci de buna bağlı olarak değişiyor. Sanatçı, kimi aşamalarda görüntüyü doğrudan oluşturan kişi olmaktan çok farklı olasılıkları deneyen, karşılaştıran ve düzenleyen kişi hâline geliyor. Bu çalışma biçimi kurgu, renk, kompozisyon ve ses bilgisini daha da önemli kılıyor. Üretilen malzemeyi değerlendirebilmek için güçlü bir görsel birikime ihtiyaç var.

Bu olanaklar beraberinde yeni sınırlamalar da getiriyor. Modeller benzer yüzleri, ışık düzenlerini ve kompozisyonları tekrar edebiliyor. Yapay zekânın sunduğu özgürlük, modelin görsel alışkanlıklarıyla sınırlı. Onu verimli kullanmak, bu alışkanlıkları tanımayı ve üretim sürecini buna göre yönlendirmeyi gerektiriyor. Geleneksel üretim pratikleri de kaybolmuyor; tasarım, kurgu ve estetik kararlar farklı bir çalışma düzeni içinde varlığını sürdürüyor.

“‘Töz’de insanın kendi varoluşunun özünü kavrama arayışını sezgisel bir yapı içinde ele aldım”
Bu iş birliği pratiği bağlamında, “Töz”ü üretirken yapay zekâ ile sanatçı arasındaki yaratıcı sınırı nasıl kurdunuz?

“Töz”, bir kadın figürü üzerinden doğum, yaşam ve ölüm döngüsünü ele alan deneysel bir film. Figür, belirli bir karakterden çok insanlığı temsil ediyor. Filmde insanın kendi varoluşunun özünü kavrama arayışını sezgisel bir yapı içinde ele aldım. Anlatıyı klasik bir olay örgüsü yerine tekrar eden motifler, dönüşümler, atmosfer ve ritim üzerinden kurdum.

“Töz”, Türkiye Innovation Week 2025 kapsamında, Ayşe Demirci küratörlüğünde gerçekleştirilen Yapay Zekâ Sineması etkinliği için verilen bir brief doğrultusunda üretildi. Bu çerçeveyi filmin dönüşüm fikriyle ilişkilendirerek yapay zekâ kullanımını konunun ve görsel dilin bir parçası hâline getirdim. Bedenin ve mekânın belirgin biçimlerini kaybettiği görüntüler, varoluşun değişken yapısını görsel olarak ifade etmeme yardımcı oldu. Modelin ürettiği belirsizlik de filmde kurmak istediğim dünyaya uygun bir malzeme sundu.

Çalışma prompt yazımı ve görsel denemelerle başladı. Üretilen görüntüleri filmin atmosferi ve ritmi açısından tek tek değerlendirdim. Ardından maskeleme, kompozitleme, renk düzenleme, doku katmanları ve kurgu aracılığıyla yeniden işledim. Filmin dünyasına uymayan, fazla açıklayıcı kalan veya yaygın yapay zekâ estetiğini doğrudan yansıtan sonuçları kullanmadım.

Bazı algoritmik bozulmaları bilinçli olarak korudum. Figürün yüzünde, kıyafetinde veya çevresindeki mekânda görülen belli belirsiz biçimsel kaymalar, filmin dönüşüm fikrini güçlendiriyordu. Böylece dikkatli bakıldığında teknik hata olarak değerlendirilebilecek ayrıntılar estetik bir işlev kazandı.

Yapay zekâ üretime görsel çeşitlilik ve öngörülemezlik kattı. Ben de bu malzemeyi filmin kavramsal çerçevesi, ritmi ve anlatı düzeni doğrultusunda seçip dönüştürdüm. Asıl anlatı, görüntülerin kurguda bir araya getirilmesiyle ortaya çıktı. Yaratıcı sınır da süreç boyunca verdiğim bu kararlarla şekillendi.

“Görüntünün bir olayın gerçekleştiğine dair kanıt sunma gücü zayıflıyor”
 “The Frost” film analizinizde yapay zekâ görüntülerini tekinsizlik kavramıyla ilişkilendiriyorsunuz. Bu tekinsizlik nereden doğuyor ve yapay zekâ sinemanın izleyicide yarattığı “gerçeklik” duygusunu sizce nasıl dönüştürüyor?

“The Frost” (2024) filminde izlediğimiz yüzler, bedenler ve mekânlar ilk bakışta tanıdık görünüyor. Görüntüler sinemasal gerçekliğe oldukça yakın. Ancak bir süre sonra bu dünyanın içindeki uyumsuzlukları fark etmeye başlıyoruz. Yüzler bir plandan diğerine değişiyor, bedenlerin sınırları bozuluyor ve nesneler farklı biçimlere dönüşüyor. Mekânın fiziksel yapısı da aynı kararlılığı göstermiyor. Özellikle filmin ilk bölümü ile ikinci (final) bölümü arasında, görüntülerin gerçekliğe yaklaşma derecesi bakımından belirgin bir fark görülüyor.

Sigmund Freud’un tekinsizlik kavramı ile Japon robot bilimci Masahiro Mori’nin Tekinsiz Vadi yaklaşımı, bu deneyimi anlamak açısından önemli. Tanıdık olanın kendi içinde yabancılaşması izleyicide açıklaması güç bir huzursuzluk yaratıyor. Karşımızdaki figürü insan olarak algılıyoruz. Fakat yüzünde, bakışında veya hareketinde tam olarak yerine oturmayan bir şey hissediyoruz. Görüntü gerçekliğe yaklaştıkça küçük bozulmalar daha görünür hâle geliyor.

Filmde algoritmik hatalar anlatının estetik yapısına katılıyor. Yüzlerin kararsızlaşması ve planlar arasındaki sürekliliğin bozulması, filmin parçalı ve halüsinatif atmosferini güçlendiriyor. İzleyici anlatıyı takip ederken görüntünün yapısını da sürekli sorguluyor.

Yapay zekâ, sinemanın gerçeklikle kurduğu tarihsel ilişkiyi bu açıdan değiştiriyor. Kamera önünde yaşanmamış bir an, fotoğrafik gerçekliğe yakın bir görünümle üretilebiliyor. Görüntünün bir olayın gerçekleştiğine dair kanıt sunma gücü zayıflıyor. İzleyicinin gerçeklik algısı, kaydedilmiş bir olaydan çok görüntünün kurduğu inandırıcılık üzerinden şekillenmeye başlıyor. Bu değişim, sinemasal gerçekliği daha kırılgan ve tartışmaya açık bir alana taşıyor.

“Modelin belirli yaş gruplarını, bedenleri, saç ve göz renklerini, meslekleri veya yaşam biçimlerini öne çıkarması tesadüfi değil”
İşin arka planına ve toplumsal boyutuna bakarsak, yapay zekâ modellerinin eğitildiği veri setlerindeki kültürel veya toplumsal normlar, yapay zekâ ile üretilen eserlerin estetiğine ve taşıdığı anlamlara nasıl yansıyor?

Yapay zekâ sistemleri, geçmişte üretilmiş çok büyük miktarda görsel veri üzerinden öğreniyor. Bu veriler toplumdaki güzellik anlayışlarını, toplumsal cinsiyet rollerini, sınıfsal ayrımları ve kültürel hiyerarşileri de içeriyor. Model veri içinde sık karşılaştığı temsil biçimlerini daha kolay üretiyor. Daha az temsil edilen kimlikler ise görünmez kalabiliyor ya da basmakalıp özelliklerle gösterilebiliyor.

Örneğin herhangi bir ayrıntı verilmeden “başarılı bir yönetici”, “güzel bir kadın” ya da “mutlu bir aile” görüntüsü istendiğinde, sistemin sunduğu sonuçlar veri setindeki baskın kabulleri açığa çıkarabiliyor. Modelin belirli yaş gruplarını, bedenleri, saç ve göz renklerini, meslekleri veya yaşam biçimlerini öne çıkarması tesadüfi değil. Bu tercihler, eğitim verilerinde hangi temsillerin daha fazla yer aldığıyla bağlantılı.

Kültürel normların etkisi karakterlerin görünüşünde son bulmuyor. Bir mekânın nasıl gösterildiği, hangi ışık düzeninin estetik kabul edildiği, yoksulluk ve zenginlik gibi kavramların hangi görsel kodlarla anlatıldığı da bu yapıdan etkileniyor. Sinema, reklam, fotoğraf ve sanat tarihinden gelen yerleşik imgeler, yapay zekâ üretimlerinde yeniden karşımıza çıkıyor.

Sanatçının modelin ürettiği sonuçları bu açıdan incelemesi gerekiyor. Kimlerin merkeze alındığını, hangi deneyimlerin dışarıda bırakıldığını ve belirli kalıpların neden tekrarlandığını sorgulamak önemli. Sanatçı bu önyargıları tersine çevirebilir, görünür hâle getirebilir veya çalışmasının eleştirel malzemesi olarak kullanabilir.

“İzleyici, bir görüntünün yapay zekâyla üretildiğini öğrendiğinde esere daha farklı bir dikkatle yaklaşabiliyor”
Eserin üretiminin geniş veri kümelerine ve algoritmik işlemlere dayandığını bilmek, izleyicinin o sanat eseriyle kurduğu duygusal bağı ve estetik deneyimi nasıl etkiliyor?

İzleyici, bir görüntünün yapay zekâyla üretildiğini öğrendiğinde esere daha farklı bir dikkatle yaklaşabiliyor. Görüntünün nasıl oluşturulduğunu, sanatçının ne ölçüde müdahale ettiğini ve gösterilen sahnenin gerçek dünyada bir karşılığı olup olmadığını düşünmeye başlıyor. Bu bilgi bazı izleyicilerde merak ve hayranlık uyandırırken, bazılarında ise mesafe yaratabiliyor.

Yapay zekâ görüntülerinde çoğu zaman hata arayan bir bakış geliştiriyoruz. Ellere, yüzlere, hareketlere ve mekândaki fizik kurallarına daha dikkatli bakıyoruz. İzleyici, görüntünün dünyasına kendini bırakma isteği ile o görüntünün nasıl üretildiğini çözme çabası arasında gidip geliyor. Bu ikili bakış, yapay zekâyla üretilen eserlerle kurulan estetik deneyimin bir parçası hâline geliyor.

Duygusal bağ ise eserin bütün yapısı içinde kuruluyor. Görüntünün süresi, ritmi, sesle ilişkisi ve yarattığı atmosfer izleyicinin algısını yönlendiriyor. Tamamen sentetik olarak oluşturulmuş bir sahne de tanıdık bir korkuyu, kayıp duygusunu veya kişisel bir anıyı tetikleyebilir. İzleyici, gösterilen olayın gerçekten yaşanmış olmasından çok kendisinde bıraktığı duygusal izle ilişki kurabilir.

Ancak teknoloji eserin en görünür unsuruna dönüştüğünde bu etki kısa sürede tükenebiliyor. İzleyici üretim tekniğine ilgi duyuyor fakat anlatıyla daha derin bir bağ kurmakta zorlanıyor. Yapay zekâ, eserin konusu ve biçimiyle uyum içinde kullanıldığında, üretim yöntemine ilişkin bilgi esere yeni bir anlam katmanı ekleyebiliyor.

“Teknik açıdan başarılı fakat birbirine benzeyen çalışmalarla daha sık karşılaşacağız”
Algoritmaların estetik üretimde daha fazla söz sahibi olduğu bir gelecekte insan yaratıcılığının yeri ne olacak? Ayrıca yeni medya alanında çalışan bir akademisyen olarak siz, geleceğin sanatçılarına ve iletişimcilerine yapay zekâ sistemleriyle nasıl bir sanatsal ilişki kurmalarını tavsiye edersiniz?

Algoritmaların teknik açıdan daha yetkin hâle geleceği açık. Etkileyici ve gerçekçi görüntüler üretmek kolaylaşıyor ve üretim hızı artıyor. Bunun etkilerini şimdiden görüyoruz. Teknik açıdan başarılı fakat birbirine benzeyen çalışmalarla daha sık karşılaşacağız. Böyle bir ortamda sanatçının bakışı, seçtiği mesele ve kurduğu bağlam daha da önem kazanacak.

İnsan yaratıcılığının gücünün ve biricikliğinin yaşanan deneyimlerden, sezgilerden ve farklı alanlar arasında ilişki kurabilme becerisinden geldiğini düşünüyorum. Sanatçı kendi zamanıyla, toplumla, kişisel hafızasıyla ve yaşadığı coğrafyayla bağ kuruyor. Hangi konunun ele alınmaya değer olduğuna, bir görüntünün esere katkı sağlayıp sağlamadığına ve çalışmanın nerede tamamlandığına bu birikimle karar veriyor.

Geleceğin sanatçılarının ve iletişimcilerinin kesinlikle yapay zekâ sistemlerinin çalışma mantığını öğrenmeleri gerekiyor. Veri setleri, temsil sorunları, telif, etik ve şeffaflık konularında bilgi sahibi olmaları büyük önem taşıyor. Kamera, kurgu, ses, dramaturji ve görsel anlatım gibi temel alanlardaki bilgi de üretilen malzemeyi değerlendirebilmenin temelini oluşturuyor.

Öğrencilerime yapay zekâ araçlarını güncel bir üretim becerisi olarak öğrenmelerini, aynı zamanda bu sistemlerin kültürel ve etik boyutlarını izlemelerini öneriyorum. Bir aracın nasıl çalıştığını bilmek kadar hangi koşullarda, hangi amaçla ve hangi sorumluluklarla kullanıldığını sorgulamak da önem taşıyor. Geleceğin sanat ve iletişim ortamında teknik yeterlilik, eleştirel medya okuryazarlığıyla birlikte anlam kazanacak.

Bana göre, geleceğin sanatçısını kullandığı sistemin gelişmişlik düzeyi tanımlamayacak. Asıl belirleyici olan, o sistem aracılığıyla nasıl bir düşünce geliştirdiği, hangi sorumluluğu üstlendiği ve üretilen malzemeyi kendi sanatsal diline nasıl taşıdığı olacak. Çünkü sanatın insana ait bir alan olduğunu düşünüyorum. Teknik olanaklar ne kadar gelişirse gelişsin, sanatın biricik değeri insanın yaşantısından, sezgilerinden ve kusurlarıyla kurduğu dünyadan beslenmeye devam edecek.