Ahmet Ersoy: “Arşiv, dönemin foto muhabirliğinin ortak hafızasını yansıtıyor”

Haberin Eklenme Tarihi: 6.10.2026 14:26:00 - Güncelleme Tarihi: 6.10.2026 14:32:00
Sergide fotoğrafın kendisi kadar, fotoğrafın nasıl üretildiğine ve haberin arkasında kalan sürece de bakılıyor. Erken Cumhuriyet döneminde bir foto muhabirinin çalışma pratiği nasıldı?

Erken Cumhuriyet döneminde muhabirler zor şartlarda, sansür baskısı altında, güvencesiz ve düşük maaşla çalışan emekçilerdi. Gün boyu olay peşinde koşan foto muhabirleri özellikle olumsuz ve tehlikeli ortamlarda çalışıyorlardı. Muhabirler gün boyu şehrin farklı, birbirinden uzak köşelerine giderek hayatın nabzını tutmaya çalışırdı ancak her olaya yetişmeleri mümkün değildi. Bu yüzden akşamları bazı kahvehanelerde buluşup çektikleri negatifleri karşılaştırır ve bunları birbirleriyle paylaşırlardı. Bu yüzden Selahattin Giz’in biriktirdiği büyük negatif arşivinin, Giz ve hem hocası hem Cumhuriyet gazetesindeki meslektaşı olan Namık Görgüç dışında, İstanbul’da o dönem çalışan birçok foto muhabirinin işlerini kapsayan bir müşterekler arşivi olduğu söylenebilir.

“Arşivdeki fotoğrafların çok büyük bir bölümü isimsiz”
Selahattin Giz ve Namık Görgüç gibi foto muhabirlerinin yanı sıra isimleri bilinmeyen fotoğrafçıların kareleri de arşivde yer alıyor. İsimsiz görüntüler, dönemin fotoğraf tarihini nasıl etkiliyor?

Arşivdeki fotoğrafların çok büyük bir bölümü isimsiz. Bazılarını gazetelerde ve dergilerde isimli yayınlanmış fotoğraflarla eşleştirerek veya diğer koleksiyonlardaki örneklerle ilişkilendirerek tanımlayabiliyoruz. Ancak bu tanımsızlık sorununun ötesinde, elimizdeki arşivin, o dönemin foto muhabirliği pratiğinin ortak hafızasını yansıtan çok önemli bir kaynak olduğunu söyleyebiliriz. Bizim burada önemsediğimiz, fotoğrafların tekil olarak fotoğrafçılarla, müelliflerle eşleştirmesi değil, onların bir bütün olarak sahip oldukları belgesel değer, Erken Cumhuriyet dönemi gazeteciliğine ve foto muhabirliği mesleğine dair aktardıkları önemli bilgiler.

Bir haber için çekilip yayımlanmayan ya da kullanımdan kaldırılan fotoğraflar, yayımlanmış fotoğraflardan farklı bir tarihsel tanıklık sunuyor mu?

Selahattin Giz sıradan bir günde en az 50-60 poz fotoğraf çekiyordu. Aynı gazete için Namık Görgüç’ün de düzenli olarak fotoğraf çektiğini düşündüğümüzde, gündelik olarak o döneme göre çok ciddi sayıda fotoğraf üretildiğini söylemek mümkün. Her gün bu 100’den fazla fotoğraf arasından ancak 5-6 tanesi yayın kurulu tarafından seçiliyor ve gazete sayfasına geçiriliyordu. Geri kalan fotoğraflar foto muhabirliğinin gündelik atıkları olarak çöp kutusuna gidiyordu. Giz’in büyük hizmeti, estetik, teknik veya içerikleri açısından uygun bulunmayan bu imajları, iyi-kötü ayrımı yapmadan, kurgulanmamış hâlleriyle titizce saklamış ve bugüne aktarmış olması. Bu kapsayıcı yaklaşım sayesinde bazen o dönemde gazetelere girmesi uygun bulunmayan, bazen foto muhabirinin şehirde gezerken ilginç bularak çektiği, bazen de elindeki film rulosunu bitirmek için kayda aldığı birçok hayat kesitiyle karşılaşabiliyor, şehirdeki gündelik hayatı filtrelenmemiş, ham ve en çıplak hâliyle görebiliyoruz.

“Cumhuriyet dönüşümünün nimetlerinden daha az yararlanabilen, toplumun dışlanmış kesimlerinin hayatlarına dair önemli kesitler yakalayabiliyoruz”
Sergide İstanbul’un gündelik hayatına dair çok sayıda gayriresmî görüntü bulunuyor. Bu kareler, Erken Cumhuriyet İstanbul’una dair alışılmış anlatılarımıza hangi yeni soruları yöneltiyor?

Burada özellikle Cumhuriyet dönüşümünün nimetlerinden daha az yararlanabilen, toplumun dışlanmış kesimlerinin hayatlarına dair önemli kesitler yakalayabiliyoruz. Arşivdeki fotoğraflar, Cumhuriyet’in zor şartlarda elde edilen kazanımlarının yanı sıra, özellikle 1929 dünya ekonomik krizi sonrası ciddi rahatsızlıkların ve itirazların da hissedildiği bir ortama da tanıklık ediyor.Yoksulların, mahkûmların, seks işçilerinin, dilencilerin veya çocuk işçilerin fotoğraflarına baktığımızda, eski İstanbul ve Beyoğlu nostaljisinin kalıplaştırdığı nezih, kozmopolit ve uyum içinde bir şehir imgesinin çok dışında hayatların varlığını somut olarak görebiliyoruz. Ancak örneğin şehirdeki fakirlik, sefalet veya bakımsızlıkla ilgili duyarlılıkların ve bu konuda kamusal bir tartışmanın gazete sayfalarına yoğun olarak yansıdığını da görüyoruz. Bu da tek parti dönemi için kalıplaşmış olan otoriter devlet – edilgen / suskun vatandaş ikileminin mutlak olmadığını, belli sınırlar içinde vatandaş failliğinin o dönemde de mevcut olduğunu gösteriyor. Yani İstanbul’un arka sokakları ve Cumhuriyet’in kamera arkası, aslında gazete sayfalarındaki şehir haberlerine yoğun olarak yansımış, bu konudaki fotoğraflar, haberler, röportajlar ve köşe yazıları kamusal tartışmayı canlı tutmayı başarmış.

Sergi, tekil bir alternatif tarih yazmak yerine dönemin belirsizliklerini ve gerilimlerini görünür kılmayı amaçlıyor. Arşivsel bolluk içinde bu çok sesli ve filtresiz yapıyı korurken kuramsal olarak neleri göz önünde bulundurdunuz?

Arşivin düzensiz, çok parçalı ve filtrelenmemiş yapısının o dönemin gündelik hayatını katmanlı ve karmaşık dokusuyla, tüm gerilimleri, iç çelişkileri ve beklentileriyle beraber yansıttığını düşünüyoruz. Bu çok mecralı hayat manzarasının bizi tekil, mutlak anlatıların tuzağına düşmekten kurtardığı kanısındayız. Sergilenen İstanbul’daki karmaşa, çok seslilik ve farklı hayat kesitleri bize Erken Cumhuriyet dönemine farklı, alternatif bakma şekilleri öneriyor; onun birbirini dışlamayan, farklı şekillerde hatırlanabileceğini söylüyor. Hedeflediğimiz, tek doğru olduğunu iddia eden, tekil bir “karşı tarih” anlatısına ulaşmak değil; geçmişin açık ve çoğulcu bir kamusal tartışma ortamında yeniden değerlendirilmesi.

“Arşiv bize 80 ila 100 yıl önce gündelik olarak yaşanan bir veri fazlalığı durumunu anlatıyor”
Fotoğrafın çoğaltılabilir yapısının yarattığı “görüntü fazlalığı”, bugün arşivlere bakışımızı nasıl değiştiriyor?

Aslında bu arşiv bize bundan 80 ila 100 yıl önce gündelik olarak yaşanan bir veri fazlalığı durumunu anlatıyor. Bu, hepimizin bugün karşı karşıya olduğu bir durum . Bugün fotoğrafları saklayacağımız, geleceğe duygusal değer taşıyan, basıp cüzdanlarımızda taşıyacağımız kalıcı anı nesneleri olarak üretmiyoruz; her gün haddinden fazla görsel üretiyor, bunları sosyal medyadaki anlık tüketim döngüsüne sokuyor, daha sonra da veri çöpü olarak kenara atıyoruz. Telefonlarımız ve bilgisayarlarımız bu anlık, özensiz, tasnif bile edemediğimiz bu yoğun görsel birikimle dolup taşıyor. İleride bu görüntülerden hangilerinin, hangi ortamlarda ve ne saiklerle önemli belgeler olarak değerlendirileceğini bilmiyoruz. Ama diğer taraftan Basın Fotoğrafları Arşivi gibi filtrelenmemiş, iyi anlamda “çöp” arşivler, kullanmaya daha alışkın olduğumuz resmî, kurumsal arşivlerin de hangi filtrelerden geçerek oluştuğunu, içerdikleri seçme, eleme, imha mekanizmalarını yeniden düşünmemizi sağlıyor.