Plakların izinde: İMÇ 6. Blok'ta hafıza nöbeti

Haberin Eklenme Tarihi: 11.05.2026 12:19:00 - Güncelleme Tarihi: 11.05.2026 12:29:00

İstanbul’un kalbinde, zamanın hem durduğu hem de en hızlı aktığı yerlerden biri şüphesiz İMÇ 6. Blok. Bir zamanlar Türkiye'nin müzik hafızasını şekillendiren; kasetlerin, plakların ve hayallerin birbiri ardına dizildiği o meşhur Unkapanı Plakçılar Çarşısı, bugün de eski ruhunu korumanın ve yeni çağa ayak uydurmanın haklı gururunu yaşıyor. Kasetten CD’ye, oradan dijitale uzanan müzik yolculuğunda, 6. Blok duvarları arasında saklı kalan yaşanmışlıklar hem dönemin sadece müzik piyasasını hem de kültürel ve sosyolojik yapısını fısıldıyor.

Geçmişte bir sanatçının Türkiye'ye açılması için Unkapanı’ndan onay alması en büyük başarı kriteriyken, bugün müzik sektörü dijital platformların ve algoritmaların kurallarıyla yarışıyor. Ancak bu dijital fırtınaya rağmen İMÇ koridorlarında dolaştığınızda, plakların o sıcak analog tınısını, eski bantların hışırtısını ve müzik profesyonellerinin bitmeyen üretim heyecanını tüm canlılığıyla hissedebiliyorsunuz. Sektörün temel yapıtaşları olan dükkânlar, kapılarını dijital dünyaya ardına kadar açık tutarken, fiziksel belleğe de bir hafıza nöbetçisi gibi sadakatle sahip çıkıyorlar.

Biz de bu dosya haberimizde, İMÇ 6. Blok'un o nostaljik ruhuna, dünden bugüne uzanan mirasına ve geleceğe dönük vizyonuna yakından bakmak için o efsanevi koridorlara daldık. Yapımcılık, satış ve icra boyutlarıyla müziğin kalbini tutan Mega Müzik’in sahibi Ethem Zeytinkaya, Elenor Müzik’in sahibi Muhteşem Candan, Esen Müzik’in satış müdürü Volkan Geyik, İz Müzik’ten Olcay Akyürek, Ateş Müzik'ten satış sorumlusu Mansur Yeşildağ ve çarşıda yıllardır bağlama dükkânı olan usta sanatçı Ahmet Acar ile derinlikli röportajlar gerçekleştirdik.

İMÇ Müzik Günleri ve çarşıda yeniden canlanma

Son dönemde İMÇ 6. Blok koridorlarına eski canlılığını kazandıran ve farklı kuşakları bir araya getiren en önemli gelişmelerden biri hiç şüphesiz İMÇ Plak Günleri oldu. Müziğin kalbinin attığı bu koridorlarda yaşanan hareketliliği ve etkinliğin çarşıya kattığı enerjiyi Mega Müzik sahibi Ethem Zeytinkaya, “Covid öncesi de bir düşüncemiz vardı. Devamlı böyle bir müzik şenliği, festival yapmak istiyorduk. Sonunda gerçekleştirdik bunu. Bu sene ikincisi oldu. Çok keyifliyiz. Cumartesi, pazar iki gün olarak düzenlendi. Güzel oluyor, insanlar geliyorlar. Eski plakları arıyorlar, kasetler arıyorlar. Taş plakları alıyorlar. Dönem plakları alıyorlar. Eskiye bir özlem kesinlikle var. Kayıtlar geliyor, onlar da arıyorlar. Güzel geçiyor. Yine senede iki defa yapmayı düşünüyoruz. Sanatçılarımız da keyifle geliyor. Dün Selami Şahin geldi. Bugün 90'lar. Yani burası müziğin kalbi. İMÇ, yılların müzik merkezi. 70'li yıllardan beri var olan bir yer. Burayı ayakta tutmaya çalışıyoruz” cümleleriyle değerlendiriyor.

Bu canlanmanın sadece ticari bir satış etkinliği olmaktan öte, genç neslin fiziksel formatlarla tanışması adına kültürel bir köprü görevi gördüğü de aşikâr. Elenor Müzik’in kurucusu Muhteşem Candan, bu festival ruhuna eklenen yeni detaylara dikkat çekerek coşkusunu şu sözlerle paylaşıyor: “İMÇ Müzik Günleri etkinliğinin ikincisini şu anda yapıyoruz. İlgi çok büyük. Buraya tabii ki imza günleri de eklendi. Daha da güzel oldu. İMÇ'mizi tanıtmak, müziğin kalbinin hâlâ burada attığını söylemek için buradayız ve işte müzik dolu günler... Buranın amacı yeni plakları tanıtmak ve koleksiyonerlerin kaybettiği, bulamadığı plakları tekrar bulmaları için bir etkinlik düzenlendi. Devam da edecek. Diğeri de Eylül ayında olacak zannediyorum. Böyle bir telaş içindeyiz gördüğünüz gibi.”

Esen Müzik’in satış müdürü Volkan Geyik ise bu tür organizasyonların sektörün doğasındaki buluşma ihtiyacını nasıl karşıladığına vurgu yapıyor. Müzik günlerinin geçmişe oranla yeni bir alışkanlık olduğunu belirten Geyik, “Bizim sektörün kültürü hâlen devam ediyor. Bundan 30 sene önce neyse aynı kültür hâlâ yaşatılıyor. Şimdi müzik günleri için eğer soruluyorsa bu soru, geçmişte çok yapılmayan bir şeydi bu. Bundan sonra bunun bir alışkanlık hâline gelmesi tabii ki müzik sektörü için ve müzikseverler için bir buluşma noktası olması, bir araya gelinmesi güzel bir gelişme olur. Böylelikle biz müzikseverlerle daha kolay bir araya gelmiş olacağız. Müzik hem ürün bazında hem sanatçılar hem de dinleyiciler bazında çok daha kolay ulaşılabilir bir hâle gelmiş olacak. Dolayısıyla müzik günlerini sadece yılın belirli günlerinde değil de bunu çok daha sık yapmaktan fayda var” diyerek bu birlikteliğin sürekli kılınması gerektiğini ifade ediyor.

Bu heyecan dolu sözler, Unkapanı'nın sadece geçmişe sıkışıp kalmadığını, bilakis sahip olduğu mirası aktif bir şekilde bugünün dinleyicisine sunduğunu gösteriyor. Yapımcıların heyecanı ve her yaştan müzikseverin ilgisi, İMÇ’nin hâlâ müzik ekosisteminin can damarlarından biri olduğunu kanıtlıyor.

Dijital çağda fiziksel varoluş: Bir hafıza nöbeti mi?

Müziğin tamamen akıllı telefonlara ve bulut sistemlere girdiği bir devirde, dükkânların raflarını kasetler, CD'ler ve plaklarla doldurmanın arkasında salt ticari bir kaygı bulunmuyor, derin bir kültürel nöbet de yatıyor. Eski usul yapımcılık anlayışının yerini modern algoritmaların aldığı bu süreçte Elenor Müzik'ten Muhteşem Candan bu dönüşümü, “Bence her ikisi de olabilir bunların. Tabii ki biliyorsunuz şu anda plak döneminden kaset dönemine geçtik. Kaset döneminden CD, CD'den de dijitale geçtik. Şu anda dijital ortamda tabii ki bütün faaliyetlerimiz devam ediyor. Ama bunun yanında plak longplay başladı. Longplay istekleri başladı halkın. Pikaplar geldi. Ardından her şey değişti kaset devri başladı, sonra CD derken yeni ve eski sanatçıları gençler merak etmeye başladı. Gençler plağın, kasetin ne olduğunu merak ediyorlar artık. Nasıl yapıldığını, nasıl çalındığını? İşte biz de bunları anlatmaya uğraşıyoruz. Gençlerin plaklarla da tanışmasını istiyoruz. Onda ayrı bir dinleme zevki var çünkü” sözleriyle anlatıyor.

Sektörün bu ikili yapısını satış ve tüketici eğilimleri üzerinden okuyan Esen Müzik’ten Volkan Geyik de piyasadaki arz-talep dengesine işaret ediyor. Dijital ile fizikselin birbirini nasıl tamamladığını Geyik şu ifadelerle dile getiriyor: “Bu biraz da arz taleple ilgili olan bir konu. Geçmişten bugüne zaten fiziki üretim ve satışlarımız zaten devam ediyor. Ve hâlihazırda bulunduğumuz bu dönem içerisinde hâlen fiziki olan ürünlere talep inanılmaz yüksek. Yalnız bir kesim de var, fizikiyle birlikte dijital olarak da dinlemek istiyor. Bu da bir tercihtir. Dinleyici eğer uygunluğu varsa fiziki olarak satın aldığı kaset olabilir, CD veya plak olabilir. Bunlar üzerinden dinlemek istediği müziği dinler. Ama uygun olmadığı ortamlardaysa dijitale daha kolay ulaşım olduğu için dijitali de tercih edebiliyor. Yani burada istek ve talep yarı yarıya diyebiliriz.”

Geçmişteki o meşhur "sezgiye dayalı" Unkapanı onay sisteminin yerini alan algoritmik düzen, işin tanıtım ve pazarlama boyutunu da baştan aşağı değiştirmiş durumda. Volkan Geyik bu değişimi, “Eski usuller başka, yeni gelişen usuller başka. Dijital çağda yaşadığımız için koşullar değişti. Eskiden dijitalin bu kadar revaçta olmadığı dönemlerde yeni bir ürünün, yeni bir sanatçının kaseti veya plağı piyasaya çıktığı zaman bunun bir PR çalışması yapılması gerekiyordu. İşte görsel basın, yazılı basın gibi mecralar kullanılarak bunlar tanıtılmaya çalışılıyordu. Şimdi tabii ki o alanda da işler değişti. Dolayısıyla eğer kıyas yapacak olursak, eski yöntemler şimdi dijital çağda geçerli değil” diyerek özetliyor.

Öte yandan Muhteşem Candan, yapımcı süzgecinin hâlâ işlevsel olduğuna inanıyor ve geleceğin teknolojilerine heyecanla göz kırpıyor. Candan, “Muhakkak karşılık buluyor ki o dijital ortamda yayınlanan albümler yine söz yazarından, besteciden, aranjörden geçiyor. Ondan sonra sanatçıyla buluşuyor. Bize geliyor. Onları biz bir yapım hâline getiriyoruz. Bunun eskiden satış alanı kaset, plak, CD'ydi. Şimdiki satış alanı dijital ortam. Ve günümüzde yeni bir gelişme olarak yapay zekâyla tanışıyoruz biliyorsunuz. Bu gelişmenin de müzik anlamında gayet iyi olacağına inanıyorum” sözleriyle İMÇ aklının her döneme başarıyla adapte olabildiğini gösteriyor.

Analog ruhun dijitale direnişi ve müzikal zenginlik

Dijital müziğin pratikliği tartışılmaz olsa da analog sesin derinliği ve ruhu konusunda İMÇ esnafının tavrı oldukça net. İz Müzik’ten Olcay Akyürek, plağın neden hiçbir zaman tahtından inmeyeceğini teknik bir perspektifle şöyle açıklıyor: “Eskiden CD ve kaset dönemlerinde yaşıyorduk, şimdi plak dönemlerinde yaşıyoruz. Evet, dijital müzikte var ama müziğin özü plakta. Çünkü CD ya da kasette, dijitalde müzik sıkıştırılmış müziktir. Fakat plakta gözenek gözenek kaydettiği için her şeyi duyarsınız. Yani kaliteli müzik dinlersiniz. Biz plaklarımızda her an 70'ler, 80'ler, 90'ları satıyoruz. Yani eski analog dönemi satıyoruz. Yani analog döneminin üzerine hiçbir şey çıkamaz.”

Antika değerinin ve mekanik basımın piyasadaki karşılığını vurgulayan Akyürek, nadir bulunan eserler üzerinden çarpıcı bir analiz yapıyor: “Mesela Fikret Kızılok zaman zaman efsane plaklar ortaya koydu. Fakat yeniden üretilmiyor. Şu an değeri 500'lerde, 400'lerde, 300'lerde geziyor. Halka sunmadığın her şey antika değeri kazanıyor. İşte orada önemli olan şey halka her şeyi sunmak. Bunlar dijitalde var ama dijitaldeki değeri 1 dolar. Ama mekanik değeri 400 bin lira oldu şu an. Üretildiğinde iyi bir piyasa satılır. Yani önemli olan mekanik değeri mekanik olarak insanlara sunabilmek.”

Çarşıda plak aramanın sadece işitsel değil, ritüelistik bir yanı da var. Ateş Müzik'ten satış sorumlusu Mansur Yeşildağ; bu koridorlarda eser seçmenin ruhsal farkını, “Burada daha böyle otantik her şey, eserleri görerek, seçerek alıyorsunuz. Pazar gibi düşünün. Görerek almak daha güzel. Aynı zamanda kaliteli, zaten kalıp olarak geliyor, birebir basılmıyor. Kalıp olarak basılınca hiçbir kayıp olmuyor müzikte, üretimdeki hâliyle birebir dinleme şansı oluyor insanların” diyerek nostaljiyi kaliteyle harmanlıyor.

Plaklara olan bu talebin türlere göre dağılımı da oldukça dikkat çekici. İMÇ'nin pazar olmanın da ötesinde kültür için vazgeçilmez bir mekân olduğunu vurgulayan Yeşildağ, “Hem kalıcı hem de nostaljik olarak burası vazgeçilmez bir yer” saptamasını yaptıktan sonra, satış trendleri hakkında şunları ekliyor: “Sanat müziği anlamında çok albüm satıyor. Klasik eski sanatçılar, Zeki Müren olsun, Barış Manço olsun, bu isimlerin plakları daha hızlı satıyor.”

Dijital arşivcilik ve mirası yarına taşımak

İMÇ 6. Blok, dükkânlarının arkasında aynı zamanda Türkiye'nin devasa bir ses arşivi konumunda. Depolarda yatan yüzlerce master bandın geleceğe nasıl aktarıldığı konusu sektörel bir meseleden öte büyük bir önem taşıyor. Mega Müzik sahibi Ethem Zeytinkaya, yılların birikimi olan o kıymetli kayıtların restorasyon sürecini, “Tabii ki biz kendi makaralarımızı, bantlarımızı hep sakladık arşivimize. Bu önemli tabii ki bir firma için. Özenle günümüze kadar getirdik. Şimdi onlar tabii dijitale aktarılıyor. Tekrar elden geçiriliyor, revize oluyor, restore ediliyor. Yeni dinleyiciler şu an özellikle 70'li yıllara çok büyük bir ilgi duyuyorlar. Saykodelik müzik dediğimiz, Anadolu rock, Anadolu pop, Anadolu folk, oyun havaları… Bu tarz çalışmalar çok büyük ilgi görüyor. Ben de zaten 70'li yılları hayata geçiriyorum. Böyle bir misyon edindim kendime. Eski unutulmuş, kapanmış firmalar var. Onları güncelliyoruz. Dinleyicilere sunuyoruz. Dinleyiciler bunları duydukları zaman tabii çok seviniyorlar. Kimisi diyor ki bunu babam dinlerdi, bunu annem dinlerdi, anneannem dinlerdi” şeklinde özetliyor.

Bu arşivcilik misyonu, yapımcılar tarafından yalnızca ticari bir hamle değil, aynı zamanda millî bir kültür görevi olarak da görülüyor. Elenor Müzik'ten Muhteşem Candan; Türkiye'nin müziğinin artık kaybolmayacak olmasından duyduğu gururu, “Bizim tüm kataloğu, kaybolmayacak bir şekilde dijital dünyaya yükledik. Bizden sonraki nesillere bu arşiv geçecek. Benim görüşüm yüzde doksan beş bizim müziğimiz –Türk sanat müziği, halk müziği, pop müziği ve daha nice türdeki melodilerimiz- artık kaybolmayacak. Dünyanın 195 ülkesinde olan bir sistemde kültürümüzü tanıtıyoruz. Türkiye'yi tanıtıyoruz” ifadeleriyle coşkuyla dile getiriyor.

Aynı heyecanla Türk müziğinin dünya çapındaki algoritmik sunumuna da değinen Candan, eksikliklere rağmen ulaşılan noktanın devrim niteliğinde olduğunu belirtiyor. Candan, “Geçen Spotify'da bir toplantı oldu. Orada da ifade ettim. İlk önce Türk sanat müziğinin bir sitesi olmalı ve Türk halk müziğinin... Keşke bu Türkiye'de böyle bir server olsaydı da oraya yükleseydik. Serverin biri Amerika'da, biri Fransa'da. Ama olsun ne yapalım? Biz de oradan faydalanıyoruz. Eskiden bir şarkı aradığım zaman çocuklara diyordum, 'Gidin bir yerden kasetini bulun.' Ama şu anda elimi bastığım anda şarkıya ulaşıyorum. Evet. Müziğe ulaşıyorum. Bu tabii ki çok büyük bir gelişme. Yani bu arşivin elde olması çok önemli” diyerek dijital dünyanın imkânlarına ulaşmanın önemine vurgu yapıyor.

Geçmişin o devasa ana kalıplarının sürekli form değiştirmesi ise müzik sektörünün değişmez bir kuralı. Esen Müzik’ten Volkan Geyik bu teknik dönüşümü çok yalın bir dille tarif ediyor: “İşte geçmişten bugüne kadar gelen bütün albümlerin tabii ki bir ana kalıpları var, ana kayıtları var. Onlar muhafaza edilmesi gerekiyor, korunması gerekiyor. Bulunulan çağın istemiş olduğu format neyse, o formata bunlar dönüştürülüyor. Örnek veriyorum, 80'li yıllarda ana kalıplar kasete dönüştürülürken, 90'lı yıllarda kasetten CD'ye dönüştürüldü. Fakat tüm bu gelişmelere rağmen 2000'li yıllardan sonra plak çok talep görmeye başladığı için o ana kalıplar yeniden plağa dönüştü.”

Bir sanatçının gözünden unkapanı ve değişen dönemler

Elbette ki Unkapanı sadece yapımcılardan, raflardan ve kasetlerden ibaret değil; burası aynı zamanda müzisyenlerin, icracıların ve enstrüman ustalarının tarihî yuvası. 35 yıldır bağlama ustalığı yapan, Müslüm Gürses’ten Orhan Gencebay’a sayısız ismin plaklarına bağlamasıyla ruh katan usta sanatçı Ahmet Acar ile dükkânında bir araya geliyoruz. Yılların deneyimiyle Acar; o döneme girişini, “Ben 7 yaşımdan beri çalıyordum. Buranın kuruluşundan itibaren de kasetlere, plaklara çaldım yıllarca. Müslüm Gürses, İbo... Gencebay, Arif Sağ, ... Aklınıza kim geliyorsa, hepsine çaldım. Plaklarına çaldım, kasetlerine çaldım” sözleriyle o altın dönemin canlı bir tanığı olduğunu kanıtlıyor.

Birçok insanın eskiyi romantize etmesine rağmen Acar, değişime oldukça pragmatik ve modern bir yerden bakıyor. Dijital sistemin getirdiği kolaylıkları savunan ve telif haklarındaki gelişime değinen Acar, “Herkesin yanlış bildiği bir şey var. Bana kalırsa şimdi daha güzel. Yani eskiden tarlayı satan, öküzünü satan geliyordu. Buralarda merdivenlerde bağırıyordu. E bir şey olmayınca da hayal kırıklığına uğruyordu. Çünkü bir yetenek yok yani adamda, verim yok. Şimdi dijital zaten bütün işler. Evet, yine albümler yapılıyor. Benim de yukarıda stüdyom var. Kaset yapıyorum ama dijital tabii. Şimdi daha güzel mesela bana kalırsa. Ama milletin çoğunluğundan kaynaklı 'eski daha güzeldi' gibi düşünceler var. Bilmediklerinden dolayı olabilir. Şimdi sanatçılar bilgisayarın başında albüm yapabiliyor, firma sahibi olabiliyor, telif hakkı geliyor” diyerek sistemli çalışmanın önemine dikkat çekiyor.

Geçmişin o pırıltılı eğlence dünyasını anarken sesi bir nebze hüzünlenen sanatçı, ekonominin ve müzik kültürünün nasıl başkalaştığını anlatıyor. Eski günlerde müziğin büyük bir ekmek kapısı olduğunu, “Eskiden eğlence kültürü de farklıydı. Eskiden Beyoğlu pavyonlarında bile dört masalık yerler dolar dolar boşalırdı. Gazino türü gibiydi yani. Batıcısı ayrı, Türk sanat müziği ayrı, halk müzikçisi ayrı. Herkes bir türlü ekmeğini kazanıyordu. O zamanlar mesela hiç para sorunumuz olmadı. Kazandığım paraları gelir, yatağın yorganın altına sererdim. Ütülü dursun diye. Yani düşünün öyle kazanıyorduk. 365 günün her günü bir iş olurdu. Ekstralar ayrı olarak. Şimdi yalnız o ortamlar kalmadı” diyerek bir dönemin belgeselini kelimelere döküyor.

Yeni neslin müziğe ilgisini ve canlı performans ruhunun kayboluşunu da eleştirmekten geri durmayan usta müzisyen, icradaki o makineleşmeye de vurgu yapıyor: “Şu anda radyoda bile iyi gençler var sanatçı olarak. Ama istenilen derecede değil tabii. Yine de gençler düşüyor yani işin üzerine. Buna rağmen eski canlı çalımlar çok daha tatlıydı. Eskiden mesela kasete girerdik, hücum kayıt çalardık. Şimdi dijitalde bir kupleyi çalıyorsun, ikinci kupleyi makine çalıyor size. Ama bu arada ne oluyor? Ruh kayboluyor. Halk müziğini doğru yapamadınız mı hiçbir şeyi doğru yapamazsınız. Çünkü temel sağlam olmalı. Temel sağlam olmadı mı bina çöker biliyorsunuz.”

Son olarak meslek hayatındaki en kıymetli anısını ve ilk plağını sorduğumuzda ise ustanın gözleri parlıyor ve 16 yaşında çaldığı ilk eseri şu sözlerle yad ediyor: “Benim ilk çaldığım plak 'Şu Sazıma Bir Düzen Ver'. Ben onu çaldığımda 6 milyondan fazla sattım o yıllarda. İlginçti yani. Bana bağlamacı Parlak Ahmet dediler. Benim çaldığım her plak 6 milyon, 10 milyon, 8 milyon falan satıyordu. 16-17 yaşlarındayım, 74-75, o yıllar… Burası falan yok o zaman, Sirkeci vardı. Oya plaktı, hiç unutmam. O zaman plak şirket sahiplerinden, ‘Bize çalar mısın' teklifleri gelirdi. Biz de gider çalardık. Ekmeğimizi alırdık. O plağımı hiç unutmam, ilk plak olduğu için.”

Yarına kalan sesler: Müziğin susmayan kalbi

İMÇ 6. Blok, yılların yorgunluğuna rağmen hâlâ dimdik ayakta. Bu dosya haberimizde bir araya getirdiğimiz sektör temsilcileri ve ustaların anlattıkları, Unkapanı'nın bir zamanlar şöhret dağıtan bir merkez olmaktan çıkıp, bugün müzikal mirasımızı yarınlara bağlayan sağlam bir köprü hâline geldiğini gösteriyor. Dijital dünyanın getirdiği pratik çözümler ve yapay zekâ yenilikleri bir yanda dururken; analog dünyanın sıcaklığına, plakların o çıtırtılı sesine ve ustanın parmaklarından dökülen bağlamanın ruhuna duyulan açlık da diğer yanda hızla büyüyor.

Özellikle yeniden hayat bulan İMÇ Plak Günleri, gençlerin ve koleksiyonerlerin bu tarihî koridorları yeniden keşfetmesini, müziğin dokunulabilir hâline geri dönmesini sağlıyor. Hem yapımcılar depolarında çürümeye yüz tutmuş master bantları dijital dünyada sonsuzluğa emanet ederken hem de aynı bantları mekanik plaklara basarak dinleyicisine tarihi birinci elden sunuyorlar. Arz ve talebin belirlediği bu yeni düzende, İMÇ hafıza nöbetini dünü bugüne güncelleyerek tutuyor.

Unkapanı’ndaki vitrinlerde dizili kasetler, pikaplarda dönen plaklar, stüdyolardan süzülen hücum kayıt anıları ve enstrüman atölyeleri; müziğin asırlara direnen gücünün en büyük şahidi olmaya devam ediyor. Tıpkı yapımcıların, sanatçıların ve esnafın ortak vurgusu gibi: İnsanoğlu var oldukça müzik, form değiştirse de yaşayacak. Ve anlaşılan o ki 6. Blok'un o efsanevi koridorları, daha uzun yıllar boyunca Türk müziğinin kalbi olarak atmayı sürdürecek.