Objektifin ardında: Ara Güler

Haberin Eklenme Tarihi: 30.10.2026 17:14:00 - Güncelleme Tarihi: 30.10.2026 17:19:00

“Şimdi aslında bana sorarsan usta diye bir şey yok da ustalığı anlayan adamlar vardır. Mesela ustalığı anlamak ne demektir biliyor musun? Ustalığı anlamak için kültürlü olmak lazım. O kültürün sahibiysen zaten anlıyorsun demektir işi. Ondan sonra eğer bir dünya görüşün de varsa onun için de seçme payı verir. Öyle ki yani her şey kültüre dayanıyor. Boş bir sergi düşün… Bana bir sergi yapabilir misin hiçbir şey anlatmayan? Bir tek çizgi bile koysan bölücülük demektir. Bir tek duvar örmek demek insanları ikiye bölmektir. Böyle şeyler vardır dünyada. Bütün bunların farkına varman lazım. Ondan sonra fotoğraf çekmen lazım…”

 
 
 
 
 
 
 
 

Şüphesiz binlerce yıl nice hikâyeye, destana ve şiire ev sahipliği yapmıştı İstanbul. Şairler ilmek ilmek mısralarla dokumuştu onun surlarını; seyyahlar, Boğaz’ın erguvan akşamlarını mürekkebin büyüsüne emanet etmişti. Fakat bu kentin surlarının ardında saklanan gururlu, hüzünlü ve doğrudan insana dokunan hakiki ruh dolaşırdı... İşte o ruhun çok küçük bir kısmı ışıkla yazıldı.

Kelimelerin çaresiz kaldığı, rüzgârın uğultusuna ve martı çığlıklarına sıkışmış sıradan anları; gölge ile hakikatin, karanlık ile aydınlığın ahengini zamana kazıyan biri vardı. O; kentin labirent gibi sokaklarında adeta zamanın ötesinden gelen bir gölge gibi dolaşır, şafağın ilk ışıklarıyla rıhtımlara çöken puslu sisi, ekmek kavgasındaki yorgun gözleri ve ahşap konakların kırık pencerelerinden süzülen hüznü deklanşörünün tek bir dokunuşuyla sonsuzluğa mühürlerdi.

Işığın gölgeyle, küçük bir anın sonsuzlukla kenetlendiği bu görsel anlatının başyazarı ise şüphesiz:

Ara Güler

O ışık, ilk defa 1928 yılının sıcak bir Ağustos gününde, Beyoğlu’nun kozmopolit uğultusunun tam ortasında, Pera’nın taş binaları arasında dünyaya gözlerini açan küçük bir çocuğun ruhuyla buluştu. Eczacı bir babanın ve sanat tutkunu bir ailenin evladı olarak büyüyen Ara, çocukluk yıllarında tiyatro sahnelerinin büyüsüne kapılmış, ardından sinemanın vizöründen dünyaya bakmayı hayal etmişti. Ancak kader, onun eline senaryo kağıtları ya da film makaraları yerine; zamanı tek bir anda donduran, hayatın hakikatini yalın bir netlikle kaydeden o küçük ve kudretli bir kutuyu, yani fotoğraf makinesini verecekti.

Gençlik yıllarında Gazetecilik Enstitüsü’ne adım attığında, fotoğraf onun için bir hobi ya da estetik bir arayış olgusunun çok ötesindeydi. O, elindeki kamerayı, zamanı tutuklayan, hakikati zapteden bir tarih kalemi olarak görüyordu. Kendisine patronlar, eleştirmenler ya da hayranlar hangi unvanı yakıştırırsa yakıştırsın, o her zaman aynı tevazu ve kararlılıkla tekrarladı: “Ben sanatçı değilim, ben foto muhabiriyim.” Çünkü onun gözünde sanat, kurgulanmış bir tiyatro sahnesiydi; oysa o, hayatın sahnesinde senaryosuz oynayan gerçek insanların, silinip gitmeye mahkûm ayak izlerinin peşindeydi.

Ara Güler’in İstanbul’u, kartpostalların cilalı, süslü ve yapay dünyasına asla benzemezdi. O, Boğaz’ın yalılarında ya da sarayların yaldızlı salonlarında dolaşmazdı. Şehrin gerçek kalbinin nerede attığını çok iyi bilirdi. Sabahın henüz el ayak çekilmediği zifiri karanlığında, Haliç’in üzerine ıslak bir tül gibi çöken pusta; Karaköy rıhtımında nasırlı elleriyle buz gibi ağları çeken balıkçıların buğuya dönüşen nefesinde; Eminönü’nde kendi ağırlığının iki katı yükün altında omurgası bükülmüş ama başı dik hamalların alın terinde...

Rüzgârlı bir sonbahar sabahında, elinde emektar Leica’sıyla Galata Köprüsü’nün ahşap ızgaraları üzerinde yürürken görülürdü. Pardösüsünün yakalarını kaldırmış, şapkası gözlerine kadar inmiş bir adamın sisler içinden belirişini beklerdi. O an geldiğinde, deklanşörün sessizce tarihi değiştiren tek bir tıkı duyulurdu. Ara Güler için bir fotoğrafın kıymeti, ışığın kadraja düşüş açısında değil, o ışığın dokunduğu insanın gözlerindeki yaşanmışlıktaydı. “Ben insanların acılarını, sevinçlerini, yaşam kavgalarını çekiyorum,” derdi. “İstanbul’un sokakları benim için bir tiyatro sahnesidir, ama oyuncuları gerçektir.”

Onun siyah-beyaz karelerinde taşlar bile dile gelirdi. Tarlabaşı’nın çamurlu sokaklarında tahta tekerlekli arabalarının peşinde koşturan yalınayak çocukların kahkahası, ahşap bir İstanbul evinin penceresinden dışarıyı süzen yaşlı bir kadının derin kırışıklıkları, Boğaz’ın dalgaları arasında batan bir kömür şilebinin hüzünlü silüeti... Hepsi Ara Güler’in vizöründen geçerek abideleşir, sıradan birer an olmaktan çıkıp insanlık tarihinin ortak hafızasına dönüşürdü. O, bir şehri çekmiyordu; o, bir şehrin ruhuyla söyleşiyor, onun neşesini ve yasını aynı cömertlikle vizörüne sığdırıyordu.

Ancak bu tutkulu gezginin macerası, sadece Boğaz’ın iki yakasındaki mahallelerle sınırlı kalmayacaktı. Elindeki makine, ona dünyayı dolaşma ve çağının en büyük efsaneleriyle yüzleşme pasaportu sundu. 1950’lerin sonundan itibaren Time, Life, Paris Match ve Stern gibi dünya basın devlerinin aranan ismi hâline geldi. Marc Riboud ve Henri Cartier-Bresson gibi ustaların kurduğu efsanevi Magnum Photos ajansına katılarak uluslararası alanda ışığın en büyük ustaları arasında yerini aldı.

Ara Güler’in kaderinde yalnızca tarihi kaydetmek değil, kaybedilmiş bir tarihi yeniden bulmak da vardı:

Afrodisias

Anadolu’nun bir köşesinde Kemer Barajı’na giderken, Aydın’ın Geyre Köyü’nde kaybolduğunda, köylülerin Roma dönemine ait mermer sütun başlıklarını kahvehane masası, lahitleri ise üzüm şırası teknesi olarak kullandığını fark etti; deklanşörüne bir kez daha tarihin akışını değiştirmek için bastı. Onun çektiği fotoğraflar sayesinde unutulmuş antik kent Afrodisias yeniden gün yüzüne çıkarıldı ve dünya kültür mirasına kazandırıldı. Bir fotoğrafçının yalnızca anı kaydetmekle kalmayıp, geçmişi yeniden ayağa kaldırabileceğinin canlı bir kanıtıydı bu hadise.

Fakat Anadolu onun için bitmeyen bir hazinenin, köşe bucak saklanmış bir tarihi bir serüvenin yurduydu. 1960’lı yıllarda, bir Alman sanat dergisinin siparişi üzerine yola çıktığında, bu kez adımlarını binlerce metre yukarıya, Nemrut Dağı’nın dondurucu zirvesine çevirdi. Karların ve fırtınanın ortasında, köylülerin bile adını unuttuğu Kommagene Krallığı’nın devasa tanrı başlarını ilk kez karların arasından çekip çıkaran o oldu. Çektiği o muazzam kareler National Geographic dahil dünyanın dört bir yanında yankı uyandırdı; kayıp tanrı suretleri ve Kral I. Antiochos, Ara Güler’in vizöründen süzülen ışıkla yeniden insanlık tarihine işlendi.

Onun merak ve hakikat tutkusu bununla da sınırlı kalmadı. Ağrı Dağı’nın eteklerindeki sırlı vadilerde, havadan çekilen fotoğraflarda bir gemi silüetini andıran o gizemli formun peşine düştü. Kimi zaman katır sırtında günlerce sarp yollarda iz sürdü, kimi zaman çetin coğrafyanın imtihanından geçti. Nuh'un Gemisi’nin izini ararken dahi gayesi bir sansasyon yaratmak değil, insanoğlunun en önemli mitlerinin ve efsanelerinin vücut bulduğu gerçeği yakalamaktı.

Dünyanın dört bir yanına uzanan bu seyahatlerde, çağının yönünü çizen dev isimlerin karşısına dikildi. Picasso’nun Cannes’daki atölyesine girip onun meydan okuyan, ateş saçan bakışlarını yakaladı; Salvador Dalí’nin sürrealist çılgınlığını tek bir kareye hapsetti. Winston Churchill’in yorgun ama mağrur portresini, Sophia Loren’in sarsıcı zarafetini, Bertrand Russell’ın bilge derinliğini ölümsüzleştirdi. Savaşın dehşetini ve acısını kaydetmek üzere Vietnam cephelerine gitti; bombaların gölgesinde, insanın insanla olan çetin imtihanını belgeledi. Fakat stüdyolar ne kadar görkemli, dünya liderleri ne kadar heybetli olursa olsun, onun ruhu hep aynı sadeliği aradı.

Çünkü dünya ne kadar büyük, uzak diyarlar ne kadar cazip olursa olsun, Ara Güler’in pusulası her zaman tek bir şehri gösteriyordu:

İstanbul

New York’un gökdelenleri ya da Paris’in ışıklı bulvarları, onun için Samatya’nın bir ara sokağında gün batımını bekleyen bir çayhanenin sıcaklığının yerini tutamazdı. Gece geç saatlerde Beyoğlu’ndaki Güler Eczanesi’nin üzerindeki dairesine ya da Ara Kafe’nin ahşap masalarına çekildiğinde, duvarları kaplayan binlerce negatif film arasında aslında tek bir büyük eserin parçalarını birleştirdiğini bilirdi: İnsanlığın ve kaybolan İstanbul’un albümünü.

Yıllar geçip de teknoloji dijitalleştiğinde, renkler yapay bir parlaklıkla sokakları kapladığında bile o, siyahın ve beyazın arasındaki binbir tonluk o samimi evrenden vazgeçmedi. Renklerin hakikati örttüğünü, siyah-beyazın ise insanın ve mekânın özünü ortaya çıkardığını savunurdu. Renkler solabilirdi, ama siyah ile beyazın arasındaki okyanus sonsuzdu.

Bugün onun bıraktığı o devasa arşive, o emektar Leica’nın lensinden süzülen karelere baktığımızda; sadece solmuş fotoğraflar ya da nostaljik bir İstanbul manzarası görmeyiz. Orada; ahşap konakların cumba gölgelerinde yaşayan komşulukları, henüz makinelerin ve betonun işgal etmediği insan ölçeğindeki bir kenti, yokluk içinde bile gururunu kaybetmeyen insan yüzlerini buluruz. Ara Güler, bu muazzam güzellikte şehre aşık bir tanık olarak, zamanın acımasız tahribatına karşı ışıkla örülmüş sarsılmaz bir anıt inşa etti.

17 Ekim 2018’de aramızdan ayrılıp çok sevdiği İstanbul’un sonsuzluğuna karışırken, arkasında kelimelerin asırlarca anlatmaya yetmeyeceği derinlikte bir miras bıraktı. O olmasaydı, 1950’lerin, 60’ların İstanbul’u zihnimizde sadece puslu bir masal olarak kalacaktı. Ama şimdi, ne zaman bir martı çığlığı Galata Köprüsü’nü delip geçse, ne zaman şafak vakti Haliç’in sularına bir sis çökse ya da bir sokak lambasının altında bir gölge uzansa, biliriz ki Ara Güler oradadır.

Vizörünün arkasından bize gülümsüyordur; elinde emektar kamerasıyla, zamanı bir kez daha durdurmak ve İstanbul’a yazdığı o bitmeyen ışık destanına yeni bir dize daha eklemek için...

Kaynakça:

Semra Aktunç & Hulki Aktunç. “AraName: Bir Ara Güler Kitabı”. Yapı Kredi Yayınları, 2013.

Nezih Tavlaş. “Foto Muhabiri: Ara Güler”. Fotoğrafevi Yayınları, 2009.

Ara Güler. “Yeryüzünde Yedi İz”. Yapı Kredi Yayınları, 2000.

Ara Güler. “Ara Güler'in Sinemacıları”. Hil Yayın, 1989.

Mehmet Turgut. “Ala Portreler Fotoğraf Sergisi”. 2019.

Bilge Egemen. “Hayatım ve Şehrim”. Cnn Türk, 2008.

Ara Güler. “100 Yüz”. Yapı Kredi Yayınları, 2018.

Kapak Fotoğrafı: Mehmet Turgut