Modern Türk hikâyeciliğinin öncüsü: Ömer Seyfettin

Haberin Eklenme Tarihi: 10.07.2026 10:06:00 - Güncelleme Tarihi: 10.07.2026 10:11:00

Dört yüz yıl burada kapalı kaldık, / ‘Turan Turan’ diye rüyaya daldık. / Uyanmak zamanı geldi, uyanın, Haydi Türkler, haydi kılıç kuşanın…

 …

Dört yüz yıl bıkmadan çalıştık, bulduk / Demiri… Sonradan, çoğaldık, durduk. / Alageyik ile girdik, Kurt ile / Çıkıyoruz yine, biz büyük ile…

….

Turan! Turan! Turan! Olun hep hazır / Bu bir konak değil, bütün dünyadır. / Dağılın! Türklerin şanı her yana / Dağılsın, kutluklar gelsin Turan’a…

Biz Türkler coşarız / Tufan gibi her yana. / Arslan gibi koşarız / Bir gün bütün Turan’a…

Ömer Seyfettin, Yeni Gün isimli bu şiirinde Türklerin Ergenekon’dan çıkışını konu edinir. Dört yüz yıl boyunca mahpus kaldıkları yerden kurdun önderliğinde çıkan Türklerin, hayalini kurdukları Turan’a erişmesinin coşkusu dile getirilir. [1]

Biraz da Ömer Seyfettin’in hayat değinelim. Babasının görev dolayısıyla bulunduğu Gönen’de doğdu. Dağıstan göçmeni bir aileden gelen babası Ömer Şevki Bey binbaşılığa kadar yükselen alaylı bir subaydı. Annesi Fatma Hanım, İsfendiyaroğulları’ndan Ankaralı Topçu Kaymakamı Mehmed Bey’in kızıdır. Öğrenimine Gönen’deki mahalle mektebinde başlayan Ömer Seyfettin, babasının bulunduğu Ayancık’tan annesiyle beraber İstanbul’a gelerek dedesinin Kocamustafapaşa’daki konağına yerleşti. Tahsiline Eyüp Askerî Baytar Rüşdiyesi’nde (1893-1896) ve Edirne Askerî İdâdîsi’nde (1896-1900) devam etti. Mekteb-i Harbiyye’deyken 2 Ağustos 1903’te Makedonya’da baş gösteren isyan hareketlerinden dolayı onun bulunduğu son sınıf o bölgede görevlendirilmek üzere erken mezun edildi.

Meslek hayatına Kuşadası Piyâde Taburu’nda mülâzım-ı sânî olarak başladı. Ancak İzmir’e varmadan taburunun gönderildiği Selânik’te ve Manastır’a bağlı Pirlepe’de görev yaptı. Buradaki başarılardan dolayı iki liyakat madalyasıyla ödüllendirildi. İsyanın bastırılmasının ardından bağlı bulunduğu tabur 6 Eylül 1904’te Kuşadası’na döndü. 1907 Temmuz başlarında, İzmir’deki Aydın Vilâyeti Jandarma Alay Mektebi’nin kuruluşunda İtalyan subayı Miralay Tomas’a yardım etmek üzere bu okulun kavâid-i dîniyye hocalığına tayin edildi. Bir ara Köprülü’deyken Askerî Rüşdiye Mektebi’nde beden eğitimi öğretmenliği görevinde bulunduysa da (1909) iki yıl süreyle Balkanlar’daki Velmefçe, Pirlepe, Osenova, Pirbeliçe, Serez, İştip, Babina, Demirhisar, Cum‘a-i Bâlâ, Razlık gibi sınır yerleşim yerlerinde çete takibiyle uğraştı. Serez mutasarrıflığı Menlik kazası Razlık kasabası yakınlarında bulunan Yakorit köyünde bölük kumandanlığı yaptı.

Savaşlar, siyaset ve edebiyat arasında bir ömür

Ömer Seyfettin’in İttihat ve Terakkî ile münasebeti Selânik’e tayin edildiği 1909’dan itibaren başlar. 31 Mart Vak‘ası’nı bastırmak amacıyla İstanbul’a gelen Hareket Ordusu’nda o da vardı. Ancak İstanbul’un siyasi-ideolojik havası askerlikten soğumasına sebep oldu. İttihat ve Terakkî’nin maddî desteğiyle çıkan Genç Kalemler dergisinde “yeni lisan” hareketini başlattı. 1911’de, bütün zamanını kültür konularına ayırmak amacıyla Ziya Gökalp’in teşviki ve tazminatının İttihat ve Terakkî tarafından ödenmesiyle ordudan ayrıldı. Fakat Balkan Savaşı’nın patlak vermesi üzerine yeniden askere çağrıldı ve üsteğmen rütbesiyle Garp Ordusu’nda 39. Alay’ın 3. Tabur’una katıldı (14 Eylül 1912). Kumanova’da Sırplara, Yanya’da Yunanlara karşı savaştı. 20 Ocak 1913’te Kanlıtepe’de Yunanlara esir düştü. Atina yakınlarındaki Nafliyon kasabasında on ay kadar süren esirlik hayatının ardından İstanbul’a döndü (17 Aralık 1913). Bu sıralarda annesi ölmüş, babası tekrar evlenerek İstanbul’dan ayrılmıştı. Kendisini çok yalnız hisseden Ömer Seyfettin, 23 Şubat 1914’te askerlikten ikinci defa istifa etti.

Dârülmuallimîn’de kıraat, Kabataş Sultânîsi’nde edebiyat öğretmenliği görevlerini üstlendi. Aynı yıl İstanbul Dârülfünunu’nda kurulan Tedkīkāt-ı Lisâniyye Encümeni üyeliğine seçildi. 1915’te Harbiye Nezâreti’nin kültür ve sanat adamları için Çanakkale cephesine düzenlediği geziye katıldı. 1915 yılı sonlarında Besim Edhem Bey’in kızı Câlibe Hanım’la evlendiyse de bu evlilik üç yıl sürdü. Siyasi ve hususi hayatındaki olumsuzluk, esasen bozulmuş olan sağlığını iyice kötüleştirdi. Manastır yıllarında kumandanı olan Câvid Paşa’nın Kalamış koyundaki yalısını kiraladı. “Münferit Yalı” adını verdiği bu evde tek başına yaşadı. 23 Şubat 1920’de yatağa düştü, 4 Mart 1920’de kaldırıldığı Haydarpaşa Tıp Fakültesi Hastahanesi’nde 6 Mart 1920 tarihinde öldü. Yapılan otopsi sonucunda hastalığının şeker olduğu anlaşıldı. Cenazesi Kadıköy-Kuşdili Mahmutbaba Mezarlığı’na defnedildi. Buranın tramvay garajı hâline getirilmesinden dolayı kemikleri 23 Ağustos 1939’da Zincirlikuyu Asrî Mezarlığı’na taşındı. [2]

Çok az insan öldükten sonra ailesi ve yakınları dışında hatırlanır. Ailesi ve yakınları tarafından hatırlananlar da bir müddet sonra unutulmaya mahkûm olur. Bu ilahi kanunun dışına çok az insan çıkabilir. Bunlardan birisi de Türk hikâye yazarı Ömer Seyfettin’dir. Ölümünün üzerinden 106 yıl geçmesine rağmen onun hikâyeleri her kesimden ve her yaştan insanlar tarafından okunuyor; onun yaktığı fikir meşalesi hâlâ günümüzü aydınlatıyor. Çalkantılı bir dönemde yaşamasına ve genç yaşta vefat etmesine rağmen Türk edebiyatına azımsanmayacak bir külliyat kazandırmış olan Ömer Seyfettin, ölümünden hemen sonra ve daha sonraki yıllarda hep ilgi odağı oldu. Türk okuru onun yazdıklarında kendinden bir şeyler buldu, gördüğü ilgi neticesinde eserleri defalarca basıldı. [3]

Sade dil, güçlü hikâye: Ömer Seyfettin’in edebiyat anlayışı

Ömer Seyfettin için Ziya Gökalp şöyle der: “Kumanda ettiği hudut bölüğünün Mehmetçikleri gibi gurur, tefahür, menfaat hislerinden uzak idi.” Sanatkâr yaratılmıştı. Şakacı, nümayişçi, kılıbık adamlardan hoşlanırdı. Yazı mevzularını onların mizaçlarından ilham alarak canlandırırdı. Koyu bir milliyetçiydi "Türk lisanına Türk harfi hâkim olmalıdır" iddiasının mücahit ve müdafiiydi. Bulgaristan hududunda bölük kumandanı bulunduğu sırada Genç Kalemler mecmuasında “Yeni Lisan” unvanıyla genelleştirmeye çalıştığı bu nazariye ilk önce Ömer Seyfettin'in kafasında canlanmıştı. Ziya Gökalp Diyarbakır'da neşrettiği Küçük Mecmua'da bunu şöyle anlatıyor: “Yeni Lisan cereyanı dallanarak Türkçülük, halka doğruculuk, millî hars hareketlerinin doğmasına sebep oldu. İşte bütün bu fikri cereyanların başlangıcı; Ömer Seyfettin'in saf ve masum ruhunda feveran eden sarih, müstevli bir iman sıtması idi...” Ömer bütün hayatında "Edebiyatsız edebiyat yapacağım" der ve bu tabiriyle Servet-i Fünun’cuların terkip şaklabanlıklarına, tasvir ve ifade tuhaflıklarına tariz ederdi.

Son neslin pek orijinal bir nasırı "Ömer Seyfettin'in eserlerinde iki mühim hassa bulurum: biri lisanındaki sadelik ve doğruluk, diğeri tahkiyesirideki maharet ve cazibe" diyor. 12 sene evvel intişar eden Yarın mecmuasında Uşakizade Halit Ziya Bey, Ömer’den şöyle bahsediyor: “Ömer Seyfettin'in ilk okuduğum eseriyle derhâl hüküm vermiş ve işte bir hikâyenuvis demiştim. Ondan sonra bu isim bende müsehhar bir tesiri oldu. Ne zaman o imza ile bir şeye tesadüf etsem okumadan geçemedim ve her defasında hükmümün biraz daha şaşaa ile teeyyüd ettiğine şahit olurdum. Eğer Ömer Seyfettin kim bilir nasıl esbabı mücbire ile her güncülüğüne ve ekseriya sanatkârane yollardan saptıran kabiliyeti fikriye haricinde muvaffakiyet taharri hevesi ile mizah perdazlığa dökülmek istemeseydi; bu böyle, her defasında başka bir incila ile devam edecekti. Fakat bu iki hadisenin biri kaza, diğeri hata idi ve ikisi de şayan-ı ihmal şeylerdi. Onların fevkinde Ömer Seyfettin'in parlak dehası vardı.” Yine Yarın mecmuasında Hüseyin Rahmi de şunları yazmıştı: “İmlada, ifadede, tasvirde, düşünüşte eski tarzlarımızın paslanmış bağlarından her gün birini silkerek kaleminden atan bu müceddid zekâ, bazen bizi A ... A ... sayhalarına düşürecek kadar cüretkârlıklar yapardı. Henüz kalemi sanatın mefkure kıblegâhına karşı tamamıyla teveccüh edememişti. Çok defa coşar taşardı fakat bir gün istikametini bulacaktı. Balzac da böyle uzun müddet yolunu aramıştı. Ömer Seyfettin'le Türk hikâyeciliğinin pek feyizli bir istikbali uful etmiştir.” [4]

Servet-i Fünun'dan sonra en olgun tekniğe sahip hikâyeler yazan ve küçük hikâyeyi bir yazarın başlı başına bağlanacağı bir edebî tür hâline getiren, Ömer Seyfettin'dir. Ondan önce küçük hikâye, yazarların yazı hayatına başlamaları ya da romana geçebilmeleri için bir basamak yerine kullanılmıştır. Yazı hayatına şiir yazarak giren Ömer Seyfettin, ilk denemelerini henüz bir ortaokul öğrencisiyken yapmaya başlamışsa da bu şiirler 1900 yılında yayınlanabilmiştir.

Hikâyenin ustasına giden yol

Şiirden hikâyeye geçen yazar, hikâye yazmaya, Fransızca öğrenip, Fransız edebiyatını tanıdıktan sonra başladı. Fransız edebiyatından ilk beğendiği yazar, Guy de Maupassant'dır. Ona göre Maupassant’ın hikâyeleri “insana gerçeği öğrettiği, insanı gerçeği görmeye ve düşünmeye alıştırdığı için” güzeldir. Önce hikâyelerinden çeviriler yaptığı bu yazarı, kendi hikâyelerini yazarken örnek aldı. Maupassant'la beraber örnek aldığı ikinci yazar da yine Fransız realist yazarlarından Emile Zola'dır. Ömer Seyfettin, hikâyecilikteki ilk ününü Genç Kalemler (1911) dergisinde yayımlamaya başladığı hikâyelerle sağladı. Bugün sayısı 135'i bulan hikâyelerini bu tarihten ölümüne kadar geçen dokuz yıl içinde yazdı. Bu devrenin en verimli yılları ise 1917-1920 yıllan arasında geçen üç yıldır. Bu üç yılda, 91 hikâye yayımlayan Ömer Seyfettin'in bir hikâye yazarı olarak, edebiyatımızda aldığı önemli yerin temeli atılmış olur.

Yazarın hastalandıktan sonra en çok şikâyet ettiği de yazmak için konu bulamamak olmuştur. Son hikâyesi olan Kurumuş Ağaçlar, yine konu bulamamaktan şikâyet ettiği bir gece, evlerine sık sık gittiği Ali Canip’in annesinin anlattığı masaldan çıkarılmıştır. Konularının çoğunu sosyal yaşayıştan alan yazarın amacı millî şuuru kuvvetlendirmek ve Türkiye'nin medeni kalkınmasına hizmet etmektir. Edebiyatı bu yönden büyük bir yardımcı olarak kabul ettiğini, II. Meşrutiyet’in ilanından kısa bir süre önce Ali Canip’e gönderdiği mektubun satırları açıklıyor: "Ben edebiyatta, yalnız sanata kaail olamam. Yalnız sanata kaail olsam, edebiyatı çok küçük görmüş olacağım. Hâlbuki o, benim nazarımda o kadar büyüktür ki... Cehaletin, nâsûtî (dünyalık) duyguların alçalttığı beşeriyet için onu bir hâris (muhafız) addederim. Nazarımda edipler, insanlara, âdiliklere karşı nefreti talim ettiren mürşitlerdir...” Bu düşünüşü ile Yakup Kadri ve Hüseyin Rahmi'nin romanlarında yaptıklarını o hikâyelerinde yapmaya çalıştı. [5]

Notlar

[1] Oğuzhan Karaburgu, Ömer Seyfettin ve Türklüğün Millî Mefkûresi: Turan, editör: Alev Sınar Uğurlu, Selçuk Kırlı, Vefatının 100. Yılında Ömer Seyfettin'e Armağan, Bursa: Türk Ocakları Derneği Bursa Şubesi, 2020, s. 236.

[2] Nazım H. Polat, Ömer Seyfettin, TDV İslâm Ansiklopedisi, 2007, İstanbul, 34. cilt, s. 80.

[3] Yunus Ayata, Ömer Seyfettin Öldü (mü?): İkinci Ölüm Yıldönümü Münasebetiyle Ömer Seyfettin Hakkında Yarın Dergisinde Çıkan Yazılar, KARE: Uluslararası Karşılaştırmalı Edebiyat, Tarih ve Düşünce Dergisi, Kayseri, 2021, sayı: 11 [Ömer Seyfettin Anı Sayısı], s. 26.

[4] Üsteğmen: Ömer Oğlu Ömer Seyfettin Kocamustafapaşa 319-489 Piyade, Türk Yurdu, Ankara: Türk Ocakları Genel Merkezi, 2009, cilt: XXIX, sayı: 259, s. 19.

[5] Olcay Önertoy, Küçük Hikâye Yazarı Olarak Ömer Seyfettin, Türkoloji Dergisi, Ankara: Ankara Üniversitesi D.T.C.F. Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Enstitüsü, 1972, cilt: IV, sayı: 1, s. 138-139.