İMÇ Müzik Günleri: Unkapanı’nda zaman yolculuğu

Haberin Eklenme Tarihi: 10.05.2026 12:46:00 - Güncelleme Tarihi: 10.05.2026 13:34:00

Müzik, doğası gereği bir “zaman sanatı”dır. Havada yankılanan sese dayandığı için doğduğu anda yaşar, o an sona erdiğinde ise boşlukta kaybolup gider. Yüzyıllar boyunca insan, bu uçucu güzelliği belleğinde tutmaya; duyduğu melodileri zamana karşı korumaya çalıştı. Ancak hafıza ne kadar güçlü olursa olsun, zamanın acımasız silgisi ezgileri yavaş yavaş aşındırıyor, kimi zaman da bambaşka biçimlere dönüştürüyordu. Besteciler çareyi müziği notalar aracılığıyla kâğıda dökmekte buldu. Fakat kâğıt sessiz bir aktarıcıydı; melodinin matematiğini saklıyor ama sesin gerçek tınısını, o ana özgü ruhu taşıyamıyordu.

Ta ki 1877’de Thomas Edison fonografıyla sahneye çıkana kadar… Edison’un balmumu silindirleri, tarihin ilk ses kayıtları olarak yeni bir çağın kapısını araladı ve kısa sürede kendi endüstrisini doğurdu. Ancak sesi yeterince güçlü saklayamayan bu kırılgan silindirler, başka bir mucidin zihninde yeni bir arayışın fitilini ateşledi. Emile Berliner, silindirlere alternatif olarak yassı, yuvarlak ve ince diskler geliştirdi. Bugün “plak” dediğimiz şey işte bu fikrin mirasıydı. Böylece insanlık tarihinde ilk kez ses, kâğıdın sessizliğinden çıkıp kendisini saklayabileceği fiziki bir beden bulmuş oldu. Bu buluş, ilerleyen yıllarda gramofonların ve radyoların yaygınlaşmasıyla birlikte yepyeni bir çağ yarattı. Müzik artık yalnızca uçup giden bir performans olmanın çok ötesine geçmiş; istenildiğinde yeniden yaşanabilen, aynı duyguları tekrar tekrar çağırabilen somut bir hafızaya dönüşmüştü. Plakların eşsiz hikâyesi de tam olarak burada başladı: İnsanlığın sesi ve duyguları kalıcı kılma arzusunda…

Hikmet Münir Ebcioğlu’nun 1944 yılında Radyo dergisinde kullandığı “cansız sanatkârlar” tanımı, plakların ruhunu belki de en iyi anlatan ifadelerden biridir. Gerçekten de onlar, geçmişin sesini bugüne taşıyan sessiz tanıklardır. Canları yoktur ama dönemin üslubuna, duygusuna ve ruhuna büyük bir sadakatle bağlıdırlar. Üstelik bunu yaparken kendi çağlarının o büyüleyici cızırtısını da melodilere eklemekten çekinmezler. Pikabın üzerinde dönen siyah bir disk, zamanla yalnızca teknolojik bir kayıt aracı olmaktan çıktı; sanatçı ile dinleyici arasında kurulan en mahrem köprüye dönüştü.

Plağı kılıfından dikkatle çıkarmak, pikaba yerleştirmek ve iğneyi siyah yivlerin üzerine usulca bırakmak… Bunların hiçbiri sıradan bir dinleme alışkanlığı değildi aslında. Müziğe vakit ayırmanın, ona kulak vermenin ve saygı göstermenin bir ritüeliydi. 19. yüzyılın sonlarından itibaren evlerin baş köşesine yerleşen bu “cansız sanatkârlar”, o tanıdık cızırtıları eşliğinde dinleme kültürünü bütünüyle değiştirdi; yılları, duyguları ve hatıraları incecik yivlerin arasına saklamayı başardı. Zaman ilerledikçe repertuvar materyali kasetlere, CD’lere ve dijital platformlara evrilse de plakların temsil ettiği o dokunulabilir hafıza hiçbir zaman tamamen kaybolmadı.

Türkiye’de plak ve müzik sektörünün serüveni ise ülkenin sosyolojik ve kültürel dönüşümünden bağımsız düşünülemez. Beyoğlu ve Sirkeci’deki ilk kayıt stüdyolarından, Yeşilköy’de açılan ilk plak fabrikasına uzanan erken dönem girişimlerin ardından sektör, 1940’lı yıllarda yavaş yavaş Türkiye’de kök salmaya ve yabancı şirketlerin tekelinden çıkmaya başladı. 1960’ların başında Doğubank, bu dönüşümün en önemli merkezlerinden biri hâline geldi. Plakçılar, müzik dükkânları ve ithal kayıtların dolaşıma girdiği dar koridorlar, dönemin müzik kültürünün nabzını tutuyordu. Ancak sektörün asıl yükselişi ve kurumsallaşması, 1960’ların sonlarına doğru müziğin kalbinin Unkapanı’ndaki İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’na, yani İMÇ’ye taşınmasıyla gerçekleşti. Küçük dükkânlardan çıkıp dev bir kompleksin içine yerleşen müzik piyasası, burada yalnızca ticaret yapmadı; kendi yıldızlarını yarattı, kendi kurallarını koydu ve bir ülkenin müzik zevkini şekillendirdi.

İMÇ, uzun yıllar boyunca Türkiye müzik sektörünün kalbi, vitrini ve en büyük okulu oldu. Kasetlerin kapış kapış satıldığı, plak şirketlerinin önünde kuyrukların oluştuğu, Anadolu’dan sazını alıp gelen gençlerin şöhret hayalleri kurduğu bu efsanevi çarşı, bugün ise dijitalleşmenin getirdiği sessizlikle mücadele ediyor. Yine de 9-10 Mayıs tarihlerinde düzenlenen İMÇ Müzik Günleri, bu sessizliği kısa süreliğine de olsa bozarak çarşının eski ihtişamlı günlerine bir saygı duruşunda bulunuyor. Biz de bu vesileyle, Tercüman’a özel değerlendirmelerde bulunan MESAM Yönetim Kurulu Başkanı Recep Ergül, MÜYAP Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Seyhan ve organizatör Gökçe Türkmen’in görüşleri eşliğinde, müzik endüstrisinin dünden bugüne geçirdiği dönüşümü mercek altına alıyoruz. Gelin, sektörün hafızasına birlikte kulak verelim; İMÇ’nin ruhuna ve plak dünyasının kalbine beraber inelim.

Plakların sahiciliğinden dijitalleşmenin soğuk yüzüne

Müzik endüstrisinde formatlar değişse de müzik dinleme eyleminin ruhsal karşılığı her zaman tartışma konusu oldu. İlk zamanlarlar dinlemenin kolektif biçimden bireysel edime dönüşmesi, ardından materyale ihtiyaç duyulmaksızın bu edimin bağımsızca gerçekleşebilmesi insanların müzikle kurduğu ilişkiyi de dönüştürdü. Kimine göre bu dönüşümler, sisteme adaptasyonu sağlayan araçlardı; kimine göre ise demokratik kültürel alanlardı. Düşünürlerin kuramlarından ayrı olarak insanlar ise müziği dinlemekten de üretmekten de vazgeçmedi; her dönüşüm yeni bir bağ geliştirdi. Bugün de öyle… Dijital platformlarla yeni bir dinleme edimi, alışkanlıklarımızı değiştirmeye başlasa da içimizden bazılarının hislerine dokunamadı. Zira fiziksel bir formattan müziğe dokunmak ile dijital bir ekranda saniyeler içinde binlerce şarkıyı atlamak arasında sadece teknik değil, devasa bir duygusal uçurum bulunuyor. Dolayısıyla dinleyicilerin birçoğu yeniden, kayıt materyaline dokunmayı, sesi doğrudan o materyalin analog dokusuyla hissetmeyi seçiyor. Ama pek çoğu da dijital dünyanın sınırsızca açtığı repertuarda istediği an istediği melodiye ulaşmanın konforuna teslim oluyor.

Peki, İMÇ koridorlarındaki o tozlu kokunun ve bir albümü ararken harcanan emeğin yerini algoritmaların aldığı günümüzde, sektörün duayenleri bu değişimi nasıl yorumluyor?

MESAM Yönetim Kurulu Başkanı Recep Ergül, plak ve dijital platformlar arasındaki müzik dinleme farkını şöyle ifade ediyor: "Çok fark var. Biri sahici, biri yapay. Gerçekten dijital bir aygıttan dinlemek yerine ben de müziği plaklardan dinlemeyi tercih ediyorum. Onun kokusu, lezzeti bambaşka; bir zaman tüneline girmiş gibi güzel bir yolculuk yapıyorsunuz. Türkiye'nin müzik serüveni 1960'lı yılların başında Doğubank'ta, 60'lı yılların sonlarına doğru ise İMÇ Unkapanı 6. Blok'ta şekillendi. Bir dönemin ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel bütün dokusunu o şarkılarda bulabilmek mümkün. Kamuoyunda tanıdığımız ne kadar önemli, popüler sanatçı varsa tümü buradan geçti. Hâliyle dijitalleşmeyle beraber çarşı kendi misyonunu kaybetmiş gibi bir görüntü sergilese de eski üretimler günlük yaşamımızın, umumi mahallerin bir parçası olmaya devam ediyor."

Teknolojinin sunduğu imkânların sektöre yansımaları sadece dinleme alışkanlıklarıyla sınırlı kalmıyor. Dijitalleşme bir yandan sınırları kaldırırken diğer yandan eserin algılanış biçimini dönüştürüyor. İMÇ Müzik Günleri organizatörlerinden Gökçe Türkmen, müziğin bu yeni çağındaki tezatları aktarırken, teknoloji ile eski usul yöntemlerin nasıl bir arada durmaya çalıştığına dikkat çekiyor. Türkmen, yapay zekânın ön plana çıkmasıyla müzikte hem olumlu hem olumsuz gelişmeler yaşandığını belirterek, dijitalleşmenin çok güzel tanıtım imkânları sunduğunu ancak bazen de müziğin değerini düşürebildiğini vurguluyor. Unkapanı'nda ise nostaljiye tutunarak hâlâ plakların, kasetlerin ve CD'lerin basılmaya devam ettiğini sözlerine ekliyor.

Sektörün mutfağında ise "üretim" kavramının içi tamamen değişmiş durumda. Ev stüdyolarının yaygınlaşması ve yapay zekâ entegrasyonları, herkesin kolayca müzik üretebilmesine olanak tanısa da kalite sorununu beraberinde getiriyor. MÜYAP Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Seyhan, yapay zekâ ve dijitalleşmenin kaliteye etkisini şöyle ifade ediyor: "Basit stüdyolarda ve daha çok yapay zekânın etkisiyle kolayca müzik üretilmeye başlandı. Fakat o istediğimiz kaliteli müzik çıkmıyor. Gerçek bir yapımcının uğraşarak ortaya çıkardığı eserler ise her zaman bir sanat eseri olarak kalıyor."

Unkapanı: Müzisyenlerin alaylı okulu ve yapımcılığın evrimi

Bir zamanlar yapımcılık, büyük sermayelerin ve büyük risklerin mesleğiydi. Keşfedilmemiş yetenekleri bulmak, onları eğitmek ve piyasaya sunmak, yapımcıların en önemli misyonuydu. İMÇ'nin koridorları, konservatuvar eğitimi alma şansı bulamamış sayısız yetenek için bir nevi uygulamalı müzik okulu işlevi görüyordu. Şimdilerde ise sanatçıların kendi yapımcılığını üstlendiği, dağıtım ağlarının tamamen dijitalleştiği yepyeni bir düzen var.

Recep Ergül, Unkapanı'nın sektörel bir okul olma işlevini ve yapımcılık vizyonundaki keskin dönüşümü dolaylı ve doğrudan aktarımlarla zenginleştirerek açıklıyor. Eskiden yapımcıların hiç tanınmamış isimler için ciddi paralar yatırarak büyük riskler aldığını hatırlatan Ergül, yapımcılığın geçirdiği evrimi şöyle ifade ediyor: "O yıllarda Türkiye'de yeteri kadar konservatuvar yoktu. Çoğu sanatçımız alaylıdır; usta-çırak ilişkisiyle devam edegelmiştir. Unkapanı müzisyenler için bir nevi okul görevi gördü. Ancak gelinen noktada yapımcılar artık haklı olarak tanınmamış isimlere albüm yapmıyorlar. Bu yüzden pek çok yorumcu kendi albümünü kendisi yapıyor. Eskiden stüdyo işlemlerinin ardından kaset kalıpları fabrikaya gönderilir, basılan kasetler Anadolu'nun dört bir yanındaki toptancı ve perakendecilere dağıtılırdı. Artık bunlar yok; her şey dijital platformlara dağıtılıyor. Tabii o eski günleri açıkçası özlüyoruz."

Sistemin değişmesiyle birlikte "sanatçıyı arayıp bulan yapımcı" figürü tarih sayfalarına karışmaya başladı. Teknoloji, prodüksiyon maliyetlerini düşürürken, yapımcıların süzgecinden geçmeyen eserlerin doğrudan dinleyiciyle buluşmasının önünü açtı. Bülent Seyhan, yapımcılığın altın yıllarını yad ederken, eskiden yapımcının sanatçıyı bizzat bulduğunu ve o şekilde bir yol yürüdüklerini belirtiyor. Bugün ise herkesin kendi yapımcısı hâline geldiğini ve bunun sektördeki hiyerarşiyi ve kalite kontrol mekanizmasını derinden sarstığını ifade ediyor.

Sektörün fiziksel dağıtımdan tamamen çekilmesi, İMÇ'nin dükkânlarında da doğrudan yankı buldu. Anadolu'ya gönderilmek üzere hazırlanan o devasa kaset ve CD kolileri artık yok. Ancak Ergül'ün de belirttiği gibi, ekonomik imkânları kısıtlı olan veya yeni bir prodüksiyonu tek başına finanse edemeyen sanatçılar, dijital çağda bile inandıkları yapımcıların kapısını çalmak zorunda kalıyor. Yapımcıların rolü kabuk değiştirse de müziğin ekonomisini yönetme ve eseri doğru stratejiyle sunma konusundaki tecrübeleri, onları sektörün görünmez aktörleri olarak tutmaya devam ediyor.

Sektörel merkezden kültürel mirasa İMÇ

İMÇ, hem müzik tarihinin hem de Türk modern mimarisinin en önemli sembollerinden biridir. Plak şirketlerinin buraya yerleşmesinden çok önce, bambaşka bir vizyonla tasarlanan bu yapı kompleksinin, zamanla sanat ve müziğin iç içe geçtiği bir merkeze dönüşmesi tesadüflerin getirdiği bir şaheser hikâyesidir. Bugün Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın destekleriyle hayata geçirilen projeler, bu benzersiz mekânın bir kültürel miras olarak tescillenmesi ve korunması yolunda tarihî adımlar olarak görülüyor.

Bülent Seyhan, mekânın mimari ve sanatsal değerinin altını çizerken, İMÇ'nin bir kültürel mirasa dönüşme potansiyelini şöyle ifade ediyor: "Burası Türkiye'nin ilk sistemli alışveriş merkezi olarak tasarlanmış. Dönemin mimarları burayı tarihî dokuya uygun, modern bir yapıda inşa etmişler. Başlangıçta manifaturacılar ve makineciler için yapılmış olsa da 1971'de plakçıların Doğubank'tan buraya taşınmasıyla İMÇ bambaşka bir hayat bulmuş. Duvarda Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun, üst taraflarda Kuzgun Acar'ın eserlerini görebilirsiniz. Duvarlar tam bir sanat eseri. Bu mimariyi gelecek kuşaklarımıza aktarmak adına, Kültür Bakanlığı'nın destekleriyle bu projenin atılmış tam bir adım olduğuna inanıyorum."

Mekânın Türk müzik piyasasını yabancı tekelinden kurtarıp yerlileştirmesindeki payı da yadsınamaz bir gerçek. Recep Ergül, İMÇ'nin sektörel bağımsızlık anlamındaki önemini vurgulayarak şu bilgileri paylaşıyor: "Unkapanı'ndan önce Doğubank vardı; insanların kafasını kaldırdığında tavana değeceği küçüklükte dükkânlar... Müzik oradan buraya taşınınca kitleselleşti ve büyüdü. Türkiye'de müzik eskiden çeşitli İngiliz şirketlerinden sorulurken, Unkapanı'na gelinmesiyle beraber sektörün yüzde doksanı neredeyse yerli yapımcıların eline geçti. Buranın tarihî bir dokusu var ve biz bu adımları buranın dokusunu korumak için attık."

Organizatör Gökçe Türkmen de atılan bu adımların sadece nostaljik bir anımsama değil, kalıcı bir koruma projesinin ilk kıvılcımı olduğuna inanıyor. Bakanlığın etkinlik özelindeki desteğinin, İMÇ'nin müzik mirasını koruma hedefleri doğrultusunda çok kıymetli olduğunu belirten Türkmen, MESAM ve MÜYAP iş birliğiyle gerçekleştirilen bu tür kültürel aktiviteler devam ettiği sürece, devletin de bu mirası korumak adına çok daha fazla arka çıkacağını ve İMÇ'nin hak ettiği tescilli kültürel miras statüsüne kavuşacağını öngörüyor.

Geleceğe açılan nostalji kapısı: İMÇ Müzik Günleri

Uzun süredir eski hareketli günlerini arayan, dijital müzik platformlarının yükselişiyle birlikte adeta derin bir uykuya dalan İMÇ koridorları, İMÇ Müzik Günleri ile yeniden nefes aldı. Etkinlik, sadece plak ve kaset satışlarının yapıldığı bir pazar olmaktan öte; sanatçıların, yapımcıların ve her yaştan dinleyicinin bir araya geldiği, müziğin birleştirici gücünün kutlandığı koca bir festivale dönüştü. Unkapanı'nın tamamen âtıl bir mekâna dönüşüp dönüşmediği tartışmalarına en güzel cevap, sabahın erken saatlerinde çarşıya akın eden kalabalıklar oldu.

Recep Ergül, etkinliğin çarşıya kattığı o muazzam ruhu ve katılımcılarla kurulan bağı şöyle ifade ediyor: "Çarşının bu kadar cansız olması insanı üzen bir konuydu ve 'Müzik bitiyor mu?' sorularını gündeme getiriyordu. Ancak müzik hiçbir zaman bitmez. Bizim bugün gördüğümüz, sabahın erken saatlerinden itibaren binlerce kişinin kalkıp gelmesiydi. İnsanların buna gerçekten büyük bir ilgisi ve merakı var. Burada pek çok sanatçı imza günleri ve söyleşilerle halkla buluşuyor. Katılımcılara yüze yakın plak, birine pikap, birine gramofon ve birkaç kişiye enstrüman hediye edeceğiz; bu onlar için unutulmaz bir an olacak. Bu etkinlik yılda birkaç kez yapılmak suretiyle çarşıyı ve müziğimizi canlandırabilir."

Bu canlanmanın geçici bir heves olarak kalmaması için vizyoner fikirlere ihtiyaç var. Çarşının yeniden eski ticari formatına dönmesinin imkânsızlığını kabullenen sektör temsilcileri, mekânın ruhunu yaşatacak alternatif çözümler üzerinde duruyor. Bülent Seyhan, İMÇ'nin geleceği için ufuk açıcı bir öneride bulunarak, "Plak günleri nostaljik bir dönüş; koleksiyonerler piyasada bulunmayan eserleri burada buluyor. Ancak kısa bir süreliğine satışlar artıyor ve sonra burası yine sessizliğe gömülüyor. Benim şahsi fikrim, buranın açık bir müzik müzesi olması gerekiyor. Kültür Bakanlığı, MESAM ve MÜYAP iş birliğiyle düzenlenen bu başarılı festival bir başlangıç; bence burasını bir fuar merkezi alanına döndürebiliriz" diyerek yeni bir yapılaşmanın şart olduğunu belirtiyor.

Organizatör Gökçe Türkmen ise dijital stüdyoların yaygınlaşmasıyla Tarkan, Müslüm Gürses, Orhan Gencebay gibi isimlerin artık buralara uğramadığını, bunun da mekân için büyük bir handikap yarattığını kabul ediyor. Ancak umudunu asla kaybetmiyor. Türkmen, İMÇ Müzik Günleri gibi organizasyonlarla plakçıları, yapımcıları ve dijitali bir araya getirdiklerini belirterek, kısa sürede ticari bir merkez olmasa bile, buranın insanların hafızasındaki o "müziğin merkezi" kimliğiyle yeniden akın akın ziyaret edilecek bir cazibe noktasına dönüşeceğine inancını yineliyor.

Türk müziğinin geleceği ve yeni dünyadaki yeri

Sektörün dünü ve bugünü arasındaki o keskin köprü, aslında müziğin sürekli devinen ve form değiştiren doğasını kanıtlıyor. Türkiye'de müzik, her on yılda bir ülkenin geçirdiği sosyolojik sarsıntılarla birlikte yepyeni bir kimliğe büründü. Köyden kente göçten darbelere, ekonomik krizlerden refah dönemlerine kadar her şey müziğe sirayet etti. Bugün dijital dünyanın sınırsız evreninde var olmaya çalışan Türk müziği hem nostaljinin o sıcak limanına sığınıyor hem de uluslararası arenada hiç olmadığı kadar büyük bir etki alanı yaratıyor.

Recep Ergül, Türk müziğinin on yıllar içindeki evrimini ve günümüzdeki devasa küresel başarısını şu sözlerle ifade ediyor: "70'li yıllarda köyden kente göçün müziğe yansımasını, 80'lerde darbenin ardından okuryazarları hedef alan sistemin çocuk şarkıcılar modasını getirmesini, 90'larda ise müziğin altın çağını görüyoruz. Günümüzde ise gençlerimiz yeni üretimlerini dijitalde gerçekleştiriyorlar. Fiziki olarak eski canlanmayı belki sağlayamayacağız ama müzik bugün bambaşka mecralarda parlıyor. MESAM olarak 192 ülkeyle sözleşmemiz var ve Türk dizileri dünyanın her tarafında yayınlandığı için o müziklerin telifini alıyoruz. Geçtiğimiz günlerde Azerbaycan'daydım; kanallarda Türk dizileri ve filmleri çoğunlukta. Kazakistan'da, Özbekistan'da, her yerde varız. Telife çevirme konusunda eksiklerimiz olsa da Türkiye müzik açısından çok büyük bir endüstri ve daha da büyüyeceğine inanıyorum."

Fiziksel formatların tamamen öleceği düşünülürken plakların geri dönüşü, sektörde "kalıcılık" kavramını yeniden tanımlıyor. Dinleyicinin o fiziksel nesneye dokunma ve arşivleme arzusu, müziğin sadece işitsel değil dokunsal bir deneyim olduğunu da ispatlıyor. Bülent Seyhan, müzikte kalıcılığın ve formatların geleceğine dair yaptığı değerlendirmede, plağın ardından kasetlerin de o dönemin tınısını hissetmek isteyen gerçek müzikseverler ve koleksiyonerler tarafından yakında yeniden moda olacağını müjdeliyor. Seyhan'a göre yapay zekâ ne kadar gelişirse gelişsin, gerçek müzisyenlerin, prodüktörlerin ve söz yazarlarının bir araya gelerek ruh kattığı ve insan elinin değdiği eserler her zaman kalıcı hitler olmaya devam edecek.

Neticede müzik; ister İMÇ'nin tozlu vitrinlerinden alınan bir plakta, isterse dünyanın diğer ucunda izlenen bir Türk dizisinin arka planında çalsın, özündeki o birleştirici ruhu asla kaybetmiyor. Unkapanı'nın emektar yapımcıları dijital çağa adapte olurken, yeni nesil müzisyenler de eski usul üretimin o "insani" dokunuşuna, samimiyetine ve kalitesine ihtiyaç duyuyor. İMÇ Müzik Günleri de tam bu noktada hem Türk müziğinin parlak geleceğini müjdeliyor hem de onun sağlam köklerinin asla unutulmaması gerektiğini tüm sektöre yüksek sesle hatırlatıyor.

Zamanın silemeyeceği müzik ruhu: İMÇ

Kasetlerin bantlarına sarılı anılardan, milisaniyeler içinde indirilen dijital dosyalara uzanan bu baş döndürücü yolculuk, müziğin biçim değiştirse de ruhunu asla kaybetmediğini gösteriyor. İMÇ koridorlarında artık eskisi gibi milyonlarca fiziksel albüm el değiştirmese de o duvarların arasına sinmiş olan yaşanmışlık ve müzikal hafıza, Türk kültür tarihinin en değerli hazinelerinden biri olarak varlığını sürdürüyor. Dijitalleşme müziği demokratikleştirip tüm dünyaya yayarken, fiziksel mekânların ve objelerin sunduğu o derin bağın yerini tutamıyor.

İMÇ Müzik Günleri, devletin ve meslek birliklerinin omuz omuza vererek bu eşsiz kültürel mirasa nasıl sahip çıkabileceğinin en somut ve başarılı kanıtı oldu. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun duvarları süsleyen sanatından, Doğubank'tan kopup gelen ilk plakçıların umutlarına kadar her şey; buranın sıradan bir iş merkezi olmanın ötesine geçerek, Türkiye'nin açık hava müzik müzesi olmayı hak ettiğini haykırıyor. Festivalin yarattığı heyecan, nostaljik bir anma töreninden çok, geleceğe köprü kuran sürdürülebilir bir kültür projesinin ayak sesleri olarak yankılanıyor.

Unkapanı ne yapay zekânın algoritmalarına ne de dijital dünyanın soğuk istatistiklerine yenilebilecek bir ruh taşıyor. Çünkü müzik, Bülent Seyhan'ın da dediği gibi, insan elinin ve ruhunun değdiği yerde ölümsüzleşiyor. İMÇ koridorlarında dönen bir plağın cızırtısında, Türkiye'nin dünü, bugünü ve sınırları aşan devasa müzik endüstrisinin yarını gizli. Ve o cızırtı, müziği kalbiyle dinleyenler için dünyanın en güzel şarkısını söylemeye devam ediyor.