Gülizar: Birey ve toplumsal dünya
Haberin Eklenme Tarihi: 13.08.2026 10:52:00 - Güncelleme Tarihi: 13.08.2026 16:24:00Belkıs Bayrak'ın ilk uzun metraj filmi Gülizar (2024), evlilik hazırlığı yapan genç bir kadının yaşadığı cinsel saldırıyı; farklı aktörlerin, ritüellerin, değerlerin ve gündelik pratiklerin kesiştiği toplumsal bir dünyanın kırılma anı olarak kurar. Yaşanan olayın ardından kurulan ilişkiler, alınan kararlar ve geliştirilen çözüm arayışları, karakterlerin içinde yer aldıkları toplumsal ilişki düzeni içinde anlam kazanır. Karakterler, içinde yetiştikleri toplumsal dünyadan edindikleri düşünme ve davranma biçimleriyle olaya dahil olurlar.
İnsanlarla kurduğumuz ilişkiler, içinde yaşadığımız toplumsal dünyanın değer yargılarıyla bağlantılı olarak gelişir. Dünyaya geldiğimiz ailede otoritenin nasıl kurulduğu, bakımın nasıl paylaşıldığı, söz hakkının kimde toplandığı ve bedenimizle nasıl bir ilişki kurulduğu, aynı toplumsal dünyanın farklı görünümleridir. Limonun sarılığı ile ekşiliği nasıl aynı bütünün iki özelliğiyse, toplumsal dünya ile ilişki biçimlerimiz de birbirinden ayrı düşünülemez. Yaş, eğitim, ekonomik konum, kültürel sermaye ve yaşam boyunca edindiğimiz deneyimler, insanlarla kurduğumuz ilişki biçimlerini zamanla kalıcı yatkınlıklara dönüştürür.
Bu yerleşik eğilimleri Gülizar'ın (Ecem Uzun) ve Emre'nin (Bekir Behrem) ailesinde gündelik yaşamın olağan akışı içinde görürüz. Gülizar'ın annesiyle mutfakta yaptığı konuşma ve Emre'nin ailesindeki ev içi işleyiş; bakımın paylaşımı, söz hakkının dağılımı ve otoritenin nasıl kurulduğuna ilişkin ilk ipuçlarıdır. Her iki ailede de gündelik yaşamın sürekliliği büyük ölçüde anneler tarafından sağlanırken, babalar daha çok kararların alındığı bir konumda yer alır. Gülizar ile Emre'nin evliliği, sahip oldukları bu ilişkileri, statüleri ve sembolik kaynakları yeniden düzenler. Bu açıdan Gülizar'ın, Emre'nin yaşadığı Kosova'ya giderken yolda yaşadığı saldırı, ilişkilerinde önemli bir kırılma yaratsa da bu durum düğün hazırlıklarına ve iki aile arasında kurulmuş ilişki düzenine yansıtılmaz. "Duyulmasın", "unutulsun", "ailenin durumu", "kadının bedeni" ve "erkeğin itibarı" etrafında şekillenen kültürel kabuller, karakterlerin kararlarına yön verir.
Bu çözümlerden biri, Emre'nin polis dayısının (Hakan Yufkacıgil), saldırganı gördüğünü söyleyen Gülizar'ı şikâyetçi olmaktan vazgeçirmesi ve saldırganın kimliğini Emre'den gizlemeye ikna etmesidir. Dayı, Emre'nin kız kardeşinin yıllar önce benzer bir olay nedeniyle ailesini korumak için intihar ettiğini söyler. Yaşanan olay, dayı için bireysel bir adalet meselesi değildir. Toplumsal otorite refleksiyle, düzeni koruma anlayışıyla önceliğini suçun ortaya çıkarılmasına vermez. Aileler arasındaki ilişkinin, Emre'nin itibarının ve aile bütünlüğünün korunması çabası her an kendini gösterir. Gülizar'dan adalet arayışından vazgeçerek aileyi ve Emre'yi koruyacak çözümün bir parçası olması beklenir. Aynı kaygı, Gülizar'ın yaktığı saldırganın evine giden Emre'nin kimse görmeden oradan uzaklaştırılmasında da sürdürülür. Bu düzeni bozabilecek her şeyin önüne geçilir; Gülizar ile Emre'den de buna uygun davranmaları istenir.
Bedene işleyen toplumsallık
Neyin ayıp, neyin saygın, neyin normal ya da neyin tehlikeli olduğuna ilişkin ölçütleri toplumsal yaşam içinde ediniriz. Kadın-erkek, temiz-kirli, değerli-değersiz ve saygın-ayıp gibi ayrımları zamanla doğal kabul eder; bunları dünyayı algılama, olayları değerlendirme ve karar verme biçimimize yerleştiririz. Bu yatkınlık biçimleriyle nasıl davranacağımızı ve yaşadığımız dünyayı hangi ölçütlerle anlamlandıracağımızı öğreniriz. Düşüncelerimizde ve ahlaki değerlerimizde varlığını bu denli güçlü sürdüren toplumsallık, bunun doğal bir uzantısı olarak bedenimize de yerleşir. Aile içinde tekrar edilen gündelik pratikler, davranış kalıpları, iletişim biçimi ve toplumsal beklentiler zamanla beden dilimizi kurar; bu dil, olaylar karşısındaki davranışlarımıza ve bedenimizle dünyaya verdiğimiz karşılıklara yansır.
Bu öğrenme biçimi, birlikte yaşayabilmenin doğal bir parçasıdır. Sorun, bu ortak kabullerin bireyin kendi sınırlarını kurmasına, kendi deneyimi doğrultusunda karar almasına engel olduğu noktada başlar. Toplumsal beklentiler, bireyin kararlarını yönlendiren bir çerçeve olmaktan çıkıp onun adına karar veren bir otoriteye dönüştüğünde, bireysel deneyim geri çekilir; kimi zaman birey, kendi deneyimini kurabileceği alana bile sahip olamaz. Gülizar'da karakterlerin yaşadığı gerilim tam burada ortaya çıkar. Yaşanan olayı kendi duyguları ve düşünceleri doğrultusunda deneyimleyemezler; aile, namus, toplumsal itibar ve erkeğin onuruna ilişkin kaygılar belirleyici hâle gelir. Bireyin kendi sesi ve karar alanı daralırken, toplumsal beklentiler giderek ağırlık kazanır.
Gülizar'ın suskunluğu, Emre'nin tereddüdü ve polis dayının müdahalesi, bizi içinde yetiştikleri toplumsal dünyanın bedene yerleşmiş yatkınlıklarına götürür. Gülizar, yaşadığı saldırıyı en yakınındaki kişiden gizlerken, bedenindeki izler yaşanan şiddeti ele verir. Bu durum karşısında yaşadığı belirsizlik önce suskunluk olur, zamanla bedensel bir gerilime dönüşür; gelinlik provasında yaşadığı panik atak bu gerilimin yansımasıdır. Bakışları sertleşir, hareketleri tedirginleşir, Emre'yle arasındaki fiziksel mesafe giderek artar. Yangın ise suskunluğun ilk kez eyleme dönüştüğü andır. Gülizar'ın söyleyemediği, bedeninin eyleminde karşılık bulur.
Emre ise Gülizar’ı seven, ona değer veren ve yanında olmak isteyen bir erkektir. Ancak saldırıyı öğrendiği andan itibaren öfkesi ile Gülizar’a duyduğu sevgi arasında bölünmüş vaziyettedir. Beden, bekâret ve evlilik üzerine çocukluktan itibaren edindiği toplumsal davranış kalıpları, olayı anlamlandırma ve davranışlarını yönlendiren bir otorite olur. Bu gerilim içinde Gülizar’a yaklaşmaya çalışırken ondan uzaklaşır; destek olmak isterken onu anlamakta zorlanır.
Sessizlik makbul davranıştır artık, konuşmak ise aileler arasındaki ilişki düzenini tehdit eden bir eylemdir. İki insan birbirini ruhlarında taşıdıkları izlerle görmekte zorlandıkları bir yerdedirler. Duygularını gizlemek istercesine konuşurken ve dinlerken başka yere bakarlar. Belki başlarını çevirmelerinin bir sebebi de üstesinden gelememe, gereğince anlayamama ve anlaşılamama korkusudur. Her şey, Gülizar’ı “makbul kadın” rolüne yönlendiren ve giderek bu rolün içinde sıkıştıran düzenleyici güce karşı, meydan okuyucu tavırlarının ardında baskılanmayı önleme isteğinin bulunduğunu sezdirir. Fakat kararları, içinde yaşadığı toplumsal dünyanın sunduğu imkânların ve sınırların içinde kalır.
Biz de saldırının ardından neden her şeyi bırakıp gidemediğini, içinde bulunduğu durumu ve yaşadıklarını bireysel psikolojiyle açıklamaya çalışmanın eksik kalacağını anlarız. Dünyaya onun bulunduğu yerden bakmaya başlarız. Düğün sabahı evden çıktığında ona eşlik ederiz; üzerinde yine kırmızı elbisesi vardır. Beden dilinden az çok ne yapacağını tahmin ederiz. Avlusuna girdiği evin bahçesinde kibriti çaktığında kapıda onun için gözcülük yaparız. Yağmurlu havada tepeye doğru yürürüz, yanan evi gören hâkim bir noktadan birlikte yangını izlemeye başlarız. Konuşamadığı, değiştiremediği ve geride bırakamadığı ne varsa o yangınla dile gelir; kelimelerin olmadığı bu anlatıyı dinleriz. Gülizar’ın hikâyesini içimizde büyütürüz.
Karakter ile toplumsal dünyanın dramatik uyumu
Karakterlerin davranışlarının ve bireysel kararlarının baskılandığı bir taşra hikâyesindeydik. İçinde yetiştikleri dünyanın ilişki biçimlerinin, bedene yerleşmiş yatkınlıklarının ve sınıflandırma ilkelerinin şahidi olduk. Onlarla birlikte, davranışlarını mümkün kılan toplumsal koşulları dramatik olarak takip ettik. Dahil olduğumuz bu toplumsal dünyada, taşrada yaşayan ve geleneksel ilişki ağları içinde yetişmiş genç bir kadın olan Gülizar ile tanıştık. Buna karşın karar alma biçimi, itiraz dili ve olaylar karşısındaki refleksleri, içinde yaşadığı toplumsal dünyanın gündelik deneyimlerinden farklı bir kültürel birikimin izlerini taşıyordu.
Örneğin Emre’nin “Bana yalan söyledin” sözüne Gülizar’ın “Bunu ben tercih etmedim, başıma geldi” diyerek karşılık vermesi, şiddetin sorumluluğunu saldırıya uğrayan kadına yüklemeyen güçlü bir tutumdur. Ancak bu ifade biçiminin ve verilen tepkilerin Gülizar’ın biyografisi ve toplumsal deneyimi içinde nasıl mümkün hâle geldiğine, onun bu itiraz dilini hangi deneyimler aracılığıyla edindiğine dair ipuçlarını film bize vermez. Bu itiraz dilinin karakterin yaşam deneyiminden mi, yoksa anlatının sesinden mi beslendiği konusunda bir belirsizlik yaşarız. Karakterin sesi ile anlatının sesi birbirine yaklaştıkça, Gülizar’ın nerede kendi deneyiminden, nerede anlatının düşüncesinden konuştuğunu ayırt etmekte zorlanırız.
Gülizar’dan geriye, bireysel bir travmanın içinde açığa çıkan daha geniş bir toplumsal dünya kalır. Karakterlerin kararlarında, suskunluklarında ve çatışmalarında, ilişki biçimlerini, bedene yerleşmiş yatkınlıkları ve ortak kabulleri görürüz. Doğal ve değişmez sandığımız davranışların ardında uzun bir toplumsal öğrenmenin bulunduğunu fark ederiz. Yine de karakterlerin sesi ile içinde yetiştikleri dünyanın sesi bazı noktalarda birbirine yaklaşamaz. Belki filmin düşüncesiyle karakterin deneyimi arasındaki o mesafeyi de yanımıza alarak ayrılırız Gülizar’dan.
Kaynak: Bourdieu, P. (2015). Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi. Ankara: Heretik Yayınları.