Fotoğrafın hikâyesi: Reichstag Üzerindeki Zafer Sancağı
Haberin Eklenme Tarihi: 29.05.2026 13:35:00 - Güncelleme Tarihi: 29.05.2026 13:39:001945; yerkürenin altı yıldır aralıksız uğuldayan gürültülü yıkım çarkının aniden durduğu, yerini tüm insanlığı arafın sessizliğine terk ettiği bir yıldı. Dünya, geride toprağın altına alelacele gömülmüş 70 milyondan fazla insan ömrü bırakarak, İkinci Dünya Savaşı ismini verdiği devasa ve kanlı bir trajedinin son perdesini izliyordu. Avrasya kıtası kelimenin tam anlamıyla bir enkaz yığınıydı; Berlin, Varşova ve Tokyo gibi dev kentler içindeki hayatlar çekildikten sonra geriye beton parçaları ve gökyüzüne uzanan taş iskeletlerle dolu birer moloz yığına dönmüştü. Sadece Avrupa kıtasında, sınırların bir gecede cetvelle yeniden çizilmesi ve toplama kamplarının kapılarının kırılmasıyla ortaya saçılan 11 milyondan fazla evsiz insan, nereye varacağını bilmedikleri yollarda, kayıp geçmişlerinin enkazı üzerinde birer gölge gibi amaçsızca yürüyordu.
Aynı yılın Şubat ayında, Karadeniz’in gri sularına bakan Yalta’da bir araya gelen Stalin, Roosevelt ve Churchill dünyanın yeni haritasını çizerken, eski sömürgeci imparatorluklar iflas ediyor ve sahneyi Soğuk Savaş'ın iki devi olan ABD ile Sovyetler Birliği’ne bırakıyordu. Pasifik’te ise dünya, birkaç ay sonra atom bombalarıyla başlayacak olan “Atom Çağı”nın yakıcı şafağından henüz habersizdi.
Avrupa cephesindeki nihai hesaplaşma ise 16 Nisan 1945 sabahında, Sovyetler Birliği’nin devasa “Berlin Stratejik Taarruz Operasyonu” ile başladı. Alman hatlarını yarıp geçen Kızıl Ordu, batıya doğru günde 30-40 kilometrelik ezici bir hızla Berlin’e ilerledi. Bu amansız yürüyüş, 20 Nisan’dan 2 Mayıs’a kadar sürecek olan, Berlin Muharebesi’ne dönüştü.
Bu cehennemin ortasında Kızıl Ordu'nun tek bir hedefi vardı:
Reichstag Binası
1894 yılında inşa edilen Alman parlamentosunun bu ihtişamlı merkezi, Sovyet askerlerinin gözünde faşizmin kalbi ve en büyük sembolüydü. Oysa tarihin garip bir cilvesi olarak Naziler, demokrasiyi ve temsili hükümetin zayıflıklarını simgelediği için bu binadan nefret ediyordu. 1933’teki şüpheli yangından sonra, 12 yıllık Nazi iktidarı boyunca bina hep kapalı kalmış; tüm meclis toplantıları yakındaki Kroll Opera Binası’na taşınmıştı. Naziler için iktidarları boyunca yüz çevirdikleri, kapısını kilitli tuttukları eski bir taş kabuktan ibaret olan bu yapı, Sovyetler içinse Berlin'de ele geçirilecek en büyük ve tek kusursuz hedefti.
Bu yüzden Reichstag’ın duvarları arasında tarihin amansız çarpışmalarından biri yaşandı. Kurşunlarla delik deşik olan binanın çatısına bayrak çekme hikâyesi ise cephenin acımasız kaosu ve dumanı arasında bugüne kadar sürecek büyük bir tartışmanın da fitilini ateşleyecekti. Her şey gökyüzünde başladı. Berlin semalarında süzülen iki Sovyet uçağı, Reichstag’ın bombalanarak harabeye dönmüş kubbesine, çatıya takılıp kalmış gibi duran birkaç devasa kırmızı kumaş bıraktı. Aşağıda, yerdeki cehennemde ise zamanla yarışan alaylar vardı.
30 Nisan günü, 380. Tüfek Alayı’ndan M. M. Bondar ve 756. Alay’dan Yüzbaşı V. N. Makov’un binaya ulaşıp bir bayrak diktiğine dair cephe karargâhına peş peşe raporlar ulaştı. Bu heyecanlı haberleri alan Mareşal G. K. Jukov, hiç vakit kaybetmeden zaferi dünyaya müjdeledi: “Birliklerimiz Reichstag’ı ele geçirdi ve bayrağı dikti!” Oysa bu açıklama aceleci bir temenniden ibaretti. Zafer haberini belgelemek için binaya koşan savaş muhabirleri acı bir gerçekle karşılaştı; içeride henüz tam hakimiyet sağlanamamıştı. Aksine, binadan açılan yoğun Alman ateşi yüzünden Kızıl Ordu askerleri dışarıda, kurşun yağmuru altında sıkışıp kalmıştı.
O gün Reichstag’ın duvarlarına ilk kızıl rengi kimin iliştirdiği, askerî belgelerin sayfalarında fırtınalı bir bilmeceye dönüştü. Kayıtlardan biri, Rakhimzhan Qoshqarbaev ve Grigory Bulatov’un saatler 14:25’i gösterirken bayrağı astığını yazar. Ancak madalyonun arkasındaki iddialar daha karmaşıktı: Bayrak aslında daha önce Bulatov ve Viktor Provotorov tarafından ikinci kattaki bir pencereye yerleştirilmişti. Fakat yerinin çok alçak olduğu düşünülünce, Qoshqarbaev ve Bulatov tarafından binanın daha yukarısına taşınmıştı.
Çatışmalar şiddetini artırırken, gecenin karanlığında bir başka grup daha sahneye çıktı. Saat 22:30 sularında M. Minin, G. Zagitov, A. Lisimenko ve A. Bobrov’dan oluşan bir tim, kurşunların vınladığı çatıya tırmanmayı başardı. Yanlarındaki bayrağı, binanın batı alınlığında Berlin’i seyreden Zafer Tanrıçası heykelinin kollarına bıraktılar. Gece yarısı cehennemi andıran bu çatıda bir bayrak yarışı yaşanıyordu; kısa süre sonra iki grup daha yukarıya ulaştı. Biri yine Zafer Tanrıçası’na, diğeri ise Germania heykel grubuna kendi kızıl bezlerini bağladı. Ancak tarihin, propaganda posterlerinin ve hafızaların seçeceği o en meşhur bayrak, sabaha karşı saat 03:00 civarında, gecenin en zifiri anında asılacaktı. Reichstag’ın o geceden sonra yiyeceği tüm bombalardan, amansız topçu ateşlerinden ve yıkımdan sağ kurtulmayı başaracak tek bayrak da yalnızca o olacaktı.
Kurşunlarla delik deşik olan binada süren amansız kavganın ardından Sovyetler, 2 Mayıs 1945’te Reichstag’ı tamamen ele geçirerek bir devrin kapanışını ilan etti. İşte tam bu sırada, bir Sovyet savaş muhabiri ve fotoğrafçısı sahneye çıktı:
Yevgeny Khaldei
Yevgeny Khaldei, 1917 yılında Ukrayna’nın Donets Havzası’ndaki (Donbas) bir Yahudi kasabası olan Yuzovka’da (bugünkü Donetsk) doğdu. Hayata gözlerini açtığı dönem, Rus İmparatorluğu'nun çöktüğü ve iç savaşın patlak verdiği kanlı bir kaos dönemiydi. Henüz bir yaşındayken, 1918'deki bir Yahudi katliamı (pogrom) sırasında evi basıldı. Annesini kalbinden vurarak öldüren kurşun, annesinin kucağındaki bebek Khaldei’nin de vücuduna saplandı. Mucizevi bir şekilde hayatta kalan Yevgeny, büyükannesi tarafından büyütüldü. Vücudunda taşıdığı o kurşun yarası, hayatı boyunca savaşla kuracağı bağın ilk nişanesiydi.
Belki erken yaşta tanıştığı bu kayıplar ve etrafını saran gri dünya, onu hayatı bir şekilde kaydetme, zamanı durdurma arayışına itti. Donbas’taki o küçük işçi kasabasında büyürken, evlerinin yakınındaki yerel bir fotoğrafçının dükkânına ve sokaktan geçen seyyar fotoğrafçılara büyülenmiş gibi bakıyordu. Çok geçmeden, içindeki bu fotoğraf tutkusu çocuk yaşta bir saplantıya dönüştü. Ancak yoksulluk nedeniyle bir fotoğraf makinesine ulaşması imkânsızdı. Khaldei pes etmedi; henüz 13 yaşındayken kendi kamerasını kendisi yaptı. Büyükannesinin eski okuma gözlüğünün merceğini söktü, mukavva bir kutuyu gövde olarak kullandı ve kimyasalları kendi formülleriyle karıştırarak ilk ilkel kamerasını üretti. İlk fotoğrafını da bu kutuyla çekti.
Geçimini sağlamak için erken yaşta bir metalurji fabrikasında işçi olarak çalışmaya başladı. Ancak aklı hep vizördeydi. Fabrikadaki işçi hayatını, üretimi ve yerel manzaraları fotoğraflayarak yerel gazetelere göndermeye başladı.
Yetenekleri o kadar hızlı fark edildi ki 25 Ekim 1936’da, henüz 19 yaşında bir delikanlıyken Sovyetler Birliği’nin resmî haber ajansı olan TASS tarafından Moskova’ya davet edildi ve profesyonel fotoğrafçı olarak çalışmaya başladı. Artık Sovyet coğrafyasındaki sanayileşmeyi, köylüleri ve devlet törenlerini belgeliyordu.
22 Haziran 1941 sabahı, Nazi Almanyası Sovyetler Birliği’ni işgal ettiğinde (Barbarossa Harekâtı), Khaldei Moskova’daydı. Ajansına gidip askerî üniformasını giydi ve cepheye hareket etti. Ancak savaş onun için mesleki bir görevin ötesinde, kişisel trajedisiydi; babası ve dört kız kardeşinden üçü, savaşın ilerleyen yıllarında Naziler tarafından katledilecekti.
Savaştan önceki o yoksul fabrikalarda ve karanlık odalarda pişen yeteneği, onu 1418 gün süren amansız bir savaşın en ön cephesine taşıdı. 1942 yılında Kerç’te 7.000 sivilin vahşice katledilmesinin ardından geriye kalan dehşete ilk elden tanıklık etti. Çantasında Leica’sı ile Murmansk’tan Kırım’a uzanan bu ölüm patikasında, ilerleyen Kızıl Ordu ile birlikte Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’ın kurtuluşunu adım adım fotoğrafladı, Viyana’nın ele geçirilişini bizzat yaşadı ve en nihayetinde 1945 yılının Nisan ayının son günlerinde alev alev yanan Berlin sokaklarına kadar yürüdü...
Khaldei’nin çantasında, Moskova’daki TASS ajansının ofisinden ödünç aldığı üç adet kırmızı masa örtüsünden, terzi amcasına gizlice diktirdiği orak-çekiçli bir bayrak duruyordu. Khaldei, ABD'li fotoğrafçı Joe Rosenthal'ın Iwo Jima'ya Bayrak Dikmek karesi gibi, Sovyet zaferini ölümsüzleştirecek simgesel bir görüntünün peşindeydi.
2 Mayıs sabahı barut, is ve ölü bedenlerin kokusuyla ağırlaşmış havayı soluyarak Reichstag binasının merdivenlerini tırmandı. Bina aslında 30 Nisan gecesi ele geçirilmeye başlanmıştı ancak o anın zifiri karanlığında fotoğraf çekmek imkânsızdı; bu yüzden Khaldei tarihî anı gündüz gözüyle yeniden kurgulayacaktı. Çatıya çıktığında, Berlin’in dumanlı manzarasına karşı duran 19 yaşındaki Kazak asker Aleksei Kovalev’i gözüne kestirdi. Kovalev’e bayrağı uzattı ve tehlikeli bir şekilde çatıdan öne doğru eğilmesini söyledi. Düşmesin diye askeri bacaklarından sıkıca kavrayan ise Dağıstanlı Abdulkhakim Ismailov’du. Khaldei, yanında taşıdığı Alman üretimi 35mm bir Leica III’ün deklanşörüne bastı ve zaman durdu. O meşhur fotoğraf, düşman mühendisliğiyle üretilmiş bir objektifin içinden geçerek filmin yüzeyine ve insanlığın görsel tarihine bir daha silinmemek üzere işlemişti:
Reichstag Üzerindeki Zafer Sancağı
Ancak hikâye o vizörün içinde bitmedi. Çatıdaki barut dumanları arasında deklanşöre basan Yevgeny Khaldei, o an elindeki negatif filmin, tarih için güçlü bir görsel silaha dönüşeceğinden emindi. Vakit kaybetmeden Berlin'den ayrıldı ve uçakla Moskova’ya döndü. Fotoğrafın, Sovyetler Birliği’nin en prestijli haftalık dergilerinden biri olan Ogonyok’un 13 Mayıs 1945 tarihli baskısına yetişmesi gerekiyordu. Aslında Berlin’in düştüğü o günlerde çatıdaki kızıl bayrakları çeken tek kişi Khaldei değildi; ondan önce de sonra da birçok fotoğrafçı aynı yere tırmanmıştı. Ancak ne onların isimleri hatırlandı ne de çektikleri kareler. Akıllarda kalan yalnızca Khaldei’nin vizöründen çıkan o tek kare oldu.
Yine de o ikonik karenin dergide basılmasından hemen önce, Ogonyok’un baş editörünün odasında buz gibi bir hava esti. Editör, fotoğrafa dikkatlice baktığında Sovyet askeri imajını yerle bir edecek tehlikeli bir detay fark etti: Bayrak taşıyan arkadaşını düşmesin diye bacaklarından destekleyen Kıdemli Çavuş Abdulkhakim Ismailov’un her iki bileğinde de birer saat vardı. Savaşın tam ortasında, işgal edilmiş düşman başkentinde iki saat taşımak, Kızıl Ordu için affedilemez bir suç olan “yağmacılık” (looting) anlamına gelebilirdi. Bu durum, Berlin'i faşizmden kurtarmaya gelen lekesiz Sovyet askeri mitine büyük bir gölge düşürecekti. Sonraki yıllarda o ikinci saatin aslında Sovyet askerlerinin sıkça kullandığı bir "Adrianov pusulası" olduğu iddia edilse de o kritik propaganda anında hiçbir risk alınamazdı. Editörün kesin talimatıyla Khaldei, eline ince bir iğne aldı ve karanlık odada negatif filmin üzerine eğildi. İğnenin ucuyla, Ismailov’un sağ bileğindeki o uğursuz saati kazıyarak tarihten sildi. Tartışma daha başlamadan bitmiş, gerçek manipüle edilmişti.
Khaldei’nin rötuşları sadece bir saatle de sınırlı kalmadı. O, kareyi yalnızca temizlemek değil, ona epik bir ruh da katmak istiyordu. Genel baskıda kontrastı sonuna kadar artırarak siyah ile beyazın savaşını körükledi. Bununla da yetinmeyip, aynı film rulosundaki bambaşka bir negatiften kestiği yoğun, kapkara duman bulutlarını fotoğrafın arkasına montajladı. Berlin semalarına eklenen bu yapay dumanlar ve yeni gökyüzü, görüntüye daha dramatik, daha dengeli ve anıtsal bir biçim kazandırdı. Khaldei; Batı dünyası tarafından yıllarca “gerçeği manipüle etmekle” suçlandığında, kendisini bir muhabirden ziyade "tarihin yönetmeni" olarak görerek şu meşhur cevabı verecekti: “Bu tarihî açıdan çok önemli ve harika bir fotoğraf. Sonraki soruya geçelim lütfen.” Khaldei iğnesiyle, kimyasallarıyla ve yaratıcılığıyla gerçeği bükmüş; Berlin’in o sıradan Mayıs gününü, insanlığın asla unutamayacağı dramatik ve görkemli bir zafer tiyatrosuna dönüştürmüştü.
Binlerce yayında defalarca basılan, pullardan kitap kapaklarına kadar her yere kazınan bu kare, dünya çapında İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli ve en bilinen birkaç görüntüsünden biri olarak kabul edildi. Ancak bu devasa şöhrete rağmen, fotoğrafın merkezindeki insanların gerçekte kim olduğu uzun yıllar boyunca büyük bir sır olarak kaldı. Sovyet medyasının o dönem her şeyin üzerine gerdiği kalın gizlilik perdesi ve katı devlet sansürü nedeniyle ne fotoğraftaki askerlerin kimlikleri ne de o deklanşöre basan dahi fotoğrafçı Yevgeny Khaldei'nin ismi hakkıyla bilinebildi. Sovyet ideolojisi, bireylerin isimlerinden ziyade kitlelerin kolektif zaferini ön planda tutmayı seçmiş, bu da tarihin en çok izlenen karesini uzun süre imzasız ve isimsiz bırakmıştı. Kahramanların gerçek kimlikleri ve Khaldei'nin bu resmi nasıl “yönettiği” sorusu, ancak yıllar sonra tarihçilerin ve arşivlerin konuşmaya başlamasıyla netleşecek, bu süreçte anlatılan her hikâye fotoğrafın etrafındaki tartışmaları daha da körükleyecekti.
Yevgeny Khaldei o meşhur deklanşöre bastığında, tarihin en ikonik karelerinden birini ürettiğinin farkındaydı. Ancak bu görselin hukuki geleceğinin onlarca yıl sonra Moskova mahkemelerinde tartışılacağını muhtemelen tahmin edemezdi. Fotoğraf, Khaldei tarafından Sovyetler Birliği’nin resmî haber ajansı TASS adına görevdeyken çekilmişti. Bu durum, fotoğrafın mülkiyetini ve telif hakkını daha ilk saniyeden itibaren kişisel bir başarı olmaktan çıkarıp devlete, yani resmî olarak TASS’a devrediyordu.
Zaman geçti, ideolojiler ve devletler değişti ama hukukun çarkları işlemeye devam etti. Rus telif hakkı yasalarına göre, tüzel kişiler (şirketler veya kurumlar) tarafından oluşturulan eserlerin koruma süresi, yayınlandığı tarihten itibaren tam 70 yıl olarak belirlenmişti. Savaşın sembolü hâline gelen bu kare, ilk kez 1945 yılında basıldığı için üzerindeki 70 yıllık yasal zırh, takvimler 1 Ocak 2016’yı gösterdiğinde resmen düştü. Fotoğraf artık tüm dünyanın serbestçe erişebileceği ve kullanabileceği, kamuya mal olmuş (public domain) bir kültür mirasıydı.
Bu yasal dönüm noktası, soyut bir kanun maddesi olarak kalmadı; 2015 yılında bir mahkeme salonunda test edilerek tescillendi. Arsen Benikovich Martirosyan’ın kaleme aldığı За порогом Победы (Zaferin Eşiğinin Ardında) adlı kitapta fotoğrafın kullanımıyla ilgili bir telif krizi patlak verdi. O dönem ITAR-TASS ajansı sürece ayrı bir menfaati olmaksızın üçüncü taraf olarak dâhil edilirken, fotoğrafçının mirasçısı olan kızı Anna Khaldei ile Veche Yayınevi karşı karşıya geldi. Mahkeme oturumunda, kanunun o net çizgisi bir kez daha doğrulandı: 1945'te TASS çatısı altında çekilen bu ölümsüz eserin telif süresi dolmuştu. Böylece çatıdaki o kızıl bayrak, askerî bir zaferin ve telif hukuku tarihinin en çok tartışılan ve sonunda özgürleşen karelerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Kaynakça
Alexander Borovsky. “Evgeni Chaldej: Der Bedeutende Sowjetische Fotoreporter”. Schirmer/Mosel, 1999.
Tony Le Tissier. “Race for the Reichstag: The 1945 Battle for Berlin”. Pen and Sword Military, 2010.
Antony Beevor. “Berlin: The Downfall 1945”. Penguin Books, 2007.
Ernst Volland. “Das Banner des Sieges”. Braus Verlag, 2008.
Mark Grosset. “Khaldei: Un tirage d'époque”. Marval, 2004.