Türkiye'nin hamlesi İsrail'in “Demir Duvar”ını nasıl çökertti?
Haberin Eklenme Tarihi: 10.08.2026 16:17:00 - Güncelleme Tarihi: 10.08.2026 16:19:00Siyonist hareketin kurucu figürlerinden Ze'ev Jabotinsky'nin 1923 yılında kaleme aldığı ve sonrasında David Ben-Gurion tarafından tahrif edilerek uygulamaya konulan “Demir Duvar” doktrini, temel bir psikolojik varsayıma dayanıyordu: Arap dünyasına ve Filistinlilere İsrail'in askerî üstünlüğünün sarsılmaz, direnişin ise tamamen beyhude olduğunu kabul ettirmek. Bu doktrine göre İsrail; çevresine aşılması imkânsız askerî, istihbari ve jeopolitik duvardan bir çember örecek; bu duvarın gölgesinde bölge aktörlerini tek tek pasifize ederek Filistin davasını tarihin tozlu raflarına kaldıracaktı.
Nitekim 1948 Nekbe’si ile temelleri atılan, 1967 Altı Gün Savaşı ile “stratejik derinlik” yanılsaması kazanan, 1979 Camp David ve 1993 Oslo Anlaşmaları ile Arap cephesini parçalayan bu strateji, 2020'lerde Abraham (İbrahim) Anlaşmaları ile zirve noktasına ulaşmıştı. İsrail kurmay aklı, Filistin meselesinin fiilen “kontrol altına alındığına”, Gazze'nin ablukayla izole edilip belirli aralıklarla “çimlerin biçildiği” angajmanlarla idare edilebileceğine ikna olmuştu.
Ancak 7 Ekim 2023 tarihi, bu devasa yanılsamayı kökünden sarstı. Yalnızca askerî ve istihbari aygıtların delinebileceği görülmekle kalmadı; asıl kırılma, İsrail'in on yıllardır inşa ettiği psikolojik bariyerin, yani "Demir Duvar"ın yıkılmasıyla yaşandı. Bu süreçte Türkiye’nin, özellikle Gazze merkezli krizin tırmanışa geçtiği dönemde bölgesel diplomasiyi yönlendiren, İsrail-Suriye-Arap hattındaki normalleşme/uzlaşı süreçlerine müdahil olan ve kamuoyunda Mekke Anlaşması (Mekke Deklarasyonu / Mekke Zirvesi Mutabakatı) olarak anılan stratejik inisiyatifleri teşvik etmesi, İsrail'in güvenlik mimarisini bütünüyle felç eden dip dalgasını başlattı.
Türkiye’nin diplomatik, askerî ve istihbari hamleleriyle beslenen Mekke Anlaşması, İsrail’in “parçala, izole et ve yut” üzerine kurulu klasik güvenlik doktrinini üç ana eksende yerle bir etti: İç cephe birliğinin sağlanması, bölgesel çevreleme stratejisinin çökertilmesi ve “sarsılmaz caydırıcılık” mitinin ilga edilmesi.
Parçalanmışlığı bitirmek
İsrail’in Demir Duvar doktrininin en kritik sütunlarından biri, muhatap alacağı Filistin siyasetini kalıcı olarak bölmekti. 1993 Oslo Anlaşmaları ile Batı Şeria’da İsrail’in güvenlik taşeronluğuna evrilen bir Filistin Yönetimi yaratılmış; 2006 seçimleri sonrasında Hamas ile Fetih arasında patlak veren gerilim ise Gazze’nin coğrafi ve siyasi olarak izole edilmesiyle sonuçlanmıştı. İsrail açısından Gazze, Mısır’ın da desteğiyle uygulanan abluka altında "yönetilebilir bir kriz" alanından ibaretti.
Türkiye'nin Mekke Anlaşması zemininde oynadığı kolaylaştırıcı rol, İsrail'in bu stratejik avantajını elinden aldı. Filistinli grupların -özellikle Fetih ve Hamas’ın- anlaşmadan duydukları memnuniyeti ifade etmeleri, Tel Aviv’in on yıllardır sürdürdüğü "böl-yönet" siyasetine doğrudan bir darbe indirdi.
Türkiye'nin yönlendirdiği ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ile Arap Ligi’ni harekete geçiren bu mutabakat ruhu; Gazze, Batı Şeria, Doğu Kudüs ve diasporadaki Filistinlileri ortak bir ulusal mücadele paydasında birleştirdi. Filistin halkının parçalanmışlığı üzerine kurulan İsrail güvenlik mimarisi, birleşik bir siyasi irade karşısında bocaladı. İsrail’in Batı Şeria’daki güvenlik iş birliği Mekke Anlaşması’nın getirdiği toplumsal ve siyasi meşruiyet baskısıyla zayıfladı.
Bölgesel izolasyon hayalinin çöküşü
İsrail askerî doktrini, kuruluşundan itibaren iki temel ilkeye dayanıyordu: Önleyici vuruş ve muharebeyi tek bir cephede, düşman toprağında hızlıca bitirme. 1967’de Mısır, Suriye ve Ürdün’e karşı alınan hızlı galibiyet bu doktrinin zirvesiydi. 1973 Yom Kippur Savaşı’nda Mısır ve Suriye'nin eş zamanlı baskını İsrail'i gafil avlamış, Tel Aviv bu tehlikeyi 1979 Camp David Anlaşması ile Mısır'ı denklem dışı bırakarak çözmüştü. İsrail’in 2020’lerdeki hedefi ise İbrahim Anlaşmaları kanalıyla Filistin meselesini tamamen tecrit ederek Körfez ülkeleri ve Türkiye ile “Filistin’siz bir normalleşme” sağlamaktı.
Mekke Anlaşması ve Türkiye'nin izlediği aktif diplomasi, bu planı kökünden sakatladı. Türkiye, Mekke merkezli diplomatik hamlelerle İslam dünyasındaki normalleşme rüzgârlarını durdurdu. Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap başkentlerinin İsrail ile yapacağı anlaşmaların ön şartı olarak “1967 sınırlarında bağımsız Filistin Devleti” şartı yeniden masaya kondu. Böylece İsrail’in Filistinlileri bypass ederek bölgesel entegrasyon sağlama stratejisi çöktü. Demir Duvar, İsrail’in düşmanlarıyla “teker teker” savaşması üzerine kuruluydu. Mekke Anlaşması’nın yarattığı diplomatik iklim ve Türkiye’nin “bölgesel güvenlik mimarisi” çağrıları; Lübnan (Hizbullah), Yemen (Ensarullah), Irak ve İran hattının Gazze’yi müstakil bir muharebe alanı olarak değil, topyekûn bir bölgesel hesaplaşma olarak görmesine zemin hazırladı. İsrail, tarihinde ilk kez aynı anda Gazze, Batı Şeria, Lübnan sınırı, Kızıldeniz ve Suriye-Irak hattından gelen çok boyutlu bir asimetrik tehditle baş başa kaldı.
İsrailli tarihçi Ilan Pappe’nin “Filistin’de Etnik Temizlik” eserinde detaylandırdığı üzere, Siyonist hareket 1948 öncesinde derlenen “Köy Dosyaları”ndan bu yana devasa bir istihbarat ve gözetleme ağından beslenmişti. 1967 sonrasında bu durum teknolojik gözetleme duvarları, yapay zekâ destekli hedef tespit sistemleri ve aşılmaz denilen fiziki engellerle (Gazze etrafındaki akıllı çitler, yeraltı bariyerleri) tahkim edilmişti. Demir Duvar, tam da bu teknolojik ve istihbari yenilmezlik hissiyle meşrulaştırılıyordu.
Türkiye’nin bölgesel denklemlerde Mekke Anlaşması gibi siyasi araçlarla sağladığı uluslararası meşruiyet alanı, İsrail’in istihbarat paradigmasını boşa çıkardı. Ben-Gurion’dan bu yana İsrail kurmay aklı, “kapıda bekleyen varoluşsal bir tehdit olmadığı” özgüveniyle hareket etmişti. Ancak Türkiye’nin diplomatik desteğiyle uluslararası alanda yalnızlaştırılan ve cephede çoklu tehditle yüzleşen İsrail, 1948’den bu yana ilk kez stratejik olarak bütünüyle “savunma pozisyonuna” çekilmek zorunda kaldı.
Türkiye'nin Mekke Anlaşması çerçevesinde ve sonrasında ısrarla vurguladığı “Bölgesel Garantörlük Model-Önerisi”, İsrail’in güvenlik mimarisinin mantığına kökten aykırı. İsrail’in Demir Duvar’ı, ABD’nin kayıtsız şartsız askerî, mali ve diplomatik şemsiyesine dayanıyor. Bu, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’da “yerleşimci-sömürgeci” bir ileri karakol düzeninin idamesi anlamına geliyor. Türkiye, Mekke Anlaşması’nı bir metinden ziyade bölgesel aktörlerin kendi sorunlarını çözdüğü bir güvenlik konsepti olarak konumlandırdı. Türkiye, Washington’ın sağladığı sınırsız desteğin dahi İsrail’e kalıcı güvenlik getiremeyeceğini, Gazze’deki yıkımın Tel Aviv’i stratejik bir zafere ulaştıramadığını tüm dünyaya gösterdi. ABD askerî varlığının bölgesel bir savaşı engellemede yetersiz kaldığı gözlendi. Ankara’nın Mekke mutabakatı ruhuyla savunduğu “Filistin devletinin tanındığı ve garantörlerin iş başında olduğu” denklem; İsrail’in tek taraflı askerî güç kullanarak statüko dayatma (yani “çimleri biçme”) yetkisini doğrudan elinden alıyor.
Demir Duvar’ın enkazı altında kalan Siyonist düş
İsrail yönetimi, 7 Ekim sonrasında açılan bu devasa gediği kapatmak amacıyla Gazze’de tarihin en yıkıcı soykırımlarından birine girişti. Şehirleri enkaz yığınına çevirmek, yüz binlerce sivil katletmek ve nüfusu zorla sürgün etmek suretiyle “caydırıcılığını” yeniden tesis etmeye ve “Demir Duvar”ı sil baştan inşa etmeye çalıştı. Ancak askerî şiddetin tırmandırılması, çözülen stratejik gerçekliği değiştirmeye yetmedi. Türkiye’nin Mekke Anlaşması ile taşlarını döşediği diplomatik ve siyasi zemin; İsrail’in Filistin halkını kalıcı olarak boyunduruk altına alabileceği, direnişi marjinalleştirebileceği ve Arap dünyasıyla Filistin’i feda ederek entegre olabileceği illüzyonunu bitirdi.
Jabotinsky ve Ben-Gurion’un “Demir Duvar”ı artık fiziken de psikolojik olarak da delindi. İsrail bugün, tarihinin en derin izolasyonuyla, çok cepheli bir askerî yıpranmayla ve sarsılan toplumsal sözleşmesiyle karşı karşıya. Türkiye’nin hamleleriyle pekişen bu süreç gösterdi ki; teknolojik üstünlük veya orantısız ateş gücü ne kadar devasa olursa olsun, bir halkın varoluş iradesini ve bölgesel uzlaşıyı engelleyecek kadar yüksek bir “Demir Duvar” henüz inşa edilmedi.