Monroe’dan Carter’a: Trump’ın iki yıllık dış politika paradoksu
Haberin Eklenme Tarihi: 23.07.2026 16:07:00 - Güncelleme Tarihi: 23.07.2026 16:14:00ABD, kuruluşunun 250. yılında, dış politikasındaki en eski gerilimlerden biriyle yeniden karşı karşıya bulunuyor: Güvenliğini kendi kıtasının sınırları içinde mi tanımlamalı, yoksa küresel güç konumunun gerektirdiği geniş coğrafyalarda mı savunmalı? Amerikan stratejik düşüncesinin ilk büyük çerçevesi olan 1823 tarihli Monroe Doktrini, bu soruya yarımküre merkezli bir yanıt vermişti. Doktrine göre Avrupa devletleri Batı Yarımküre’nin işlerine müdahale etmemeli, buna karşılık Washington da Avrupa’daki güç mücadelelerinden uzak durmalıydı. “Amerika Amerikalılarındır” ilkesi; mutlak bir izolasyonculuğu değil, ABD’nin öncelikle kendi kıtasında nüfuzunu sağlamlaştırmasına dayanan bir güvenlik anlayışını temsil ediyordu.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu anlayışın sınırları belirgin biçimde aşındı. NATO’nun kurulması, ABD’yi Avrupa güvenliğinin geçici değil, kalıcı ve asli aktörlerinden biri hâline getirdi. Washington, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesi çerçevesinde Avrupalı müttefiklerinin güvenliğini kendi güvenliğiyle ilişkilendirdi. ABD’nin askerî konuşlanması, ekonomik kapasitesi ve nükleer caydırıcılığıyla Sovyet tehdidine karşı Avrupa savunmasının temel dayanağı oldu. Buna rağmen ABD; Avrupa ve Doğu Asya’daki ittifaklarına karşın, kıtası dışındaki her bölgeyi açık biçimde hayati çıkar alanı ilan etmekten uzun süre kaçındı. Bu ihtiyatı değiştiren gelişmeler, 1979 ve 1980’de Basra Körfezi çevresinde yaşanan krizlerdi.
Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali, İran İslam Devrimi ve ardından başlayan İran-Irak Savaşı, Körfez’in sadece bölgesel değil, küresel ölçekte taşıdığı stratejik önemi Washington’a yeniden hatırlattı. Başkan Jimmy Carter’ın 1980’de ilan ettiği Carter Doktrini, Basra Körfezi’nin kontrolüne yönelen herhangi bir dış girişimin ABD’nin hayati çıkarlarına yönelik saldırı olarak değerlendirileceğini duyurdu. Böylece Washington, Avrupa’daki ittifak yükümlülüklerinin ötesine geçerek Orta Doğu’da doğrudan askerî güç kullanma iradesini resmîleştirdi. Monroe Doktrini’nin coğrafi sınırlılık fikri, enerji yolları, deniz geçitleri ve büyük güç rekabeti karşısında yerini daha geniş bir güvenlik tanımına bıraktı. ABD dış politikasında yaklaşık yüz elli yıllık dönemde gerçekleşen bu değişimin Trump’ın ikinci döneminin ilk iki yılında tekrar etmiş olması üzerinde durmayı hak ediyor.
11 Eylül’ün gölgesinden 28 Şubat’a: Washington’ın bitmeyen Orta Doğu imtihanı
11 Eylül 2001 saldırıları ise bu geniş güvenlik tanımını yeni ve çok daha maliyetli bir evreye taşıdı. Afganistan ve Irak’ın işgaliyle başlayan dönem, ABD’nin askerî kapasitesini olduğu kadar müdahalecilik anlayışının sınırlarını da görünür kıldı. “Teröre karşı savaş”, demokrasi ihracı ve Orta Doğu’nun yeniden düzenlenmesi hedefleriyle meşrulaştırılan müdahaleler, kısa sürede kalıcı siyasi düzen kurma iddiasına dönüştü. Ancak takip eden on yılda harcanan devasa kaynaklar, Amerikan askerî kayıpları ve sahadaki sonuçlar Washington açısından ağır bir bilanço yarattı. Taliban’ın yeniden güç kazanması, Irak’ta sürdürülebilir istikrarın kurulamaması ve devlet kapasitesindeki zaaflar, askerî üstünlüğün tek başına siyasi düzen inşa etmeye yetmediğini gösterdi.
Bu dönemde uygulanan çifte kuşatma siyaseti, geniş çaplı askerî angajman ve rejim dönüşümü arayışları, ABD’nin bölgedeki meşruiyetini de aşındırdı. Müdahalelerin doğurduğu güç boşlukları, mezhepsel gerilimler ve vekâlet savaşları, hedeflenen istikrarın aksine daha kırılgan bir bölgesel düzen üretti. Washington açısından temel sorun yalnızca savaşların maliyeti değil, Orta Doğu’ya tahsis edilen askerî, diplomatik ve ekonomik kaynakların Çin gibi yükselen bir rakiple rekabeti sınırlamasıydı. Bu nedenle 11 Eylül sonrası başarısızlıklar, dış politika tartışmasında “daha az müdahale, daha seçici angajman” talebini güçlendirdi.
Barack Obama döneminde şekillenen yaklaşım, tam da bu derslerin ifadesiydi. Obama yönetimi büyük kara harekâtlarından kaçınmayı, Amerikan askerî varlığını azaltmayı ve güvenlik taahhütlerini daha sınırlı araçlarla sürdürmeyi tercih etti. “Amerikan botlarının karaya değmemesi” şeklinde özetlenen yaklaşım, doğrudan işgal yerine hava gücü, özel kuvvetler, yerel ortaklar, istihbarat kapasitesi ve diplomatik baskı gibi yöntemlere ağırlık verilmesini anlatıyordu. Ne var ki ABD’nin geri çekilme eğilimi, Arap Baharı’nın yarattığı derin sarsıntıyla aynı döneme denk geldi. Rejimleri zorlayan toplumsal isyanlar, devlet otoritesindeki aşınma, iç savaşlar ve vekâlet mücadeleleri, Orta Doğu’nun güvenlik mimarisinde sert kırılmalar yarattı. Bölgedeki Batı müttefiki rejimler de bu süreçte ciddi bir zayıflamayla karşı karşıya kaldı.
ABD’nin Orta Doğu’daki ağırlığını azaltmaya çalıştığı bu dönemde stratejik odağı giderek Çin’e kaydı. 2008 küresel finans krizinin ardından ekonomik, teknolojik ve askerî kapasitesini hızla artıran Pekin, Washington için uzun vadeli başlıca rakip hâline geldi. Obama’dan Trump’ın ilk dönemine uzanan çizgide, Orta Doğu’daki yükümlülükleri azaltmak ve kaynakları Asya-Pasifik’teki rekabete yönlendirmek temel önceliklerden biri oldu. Bu değişim yalnızca askerî yeniden konuşlanma anlamına gelmiyordu. Tedarik zincirleri, kritik teknolojiler, deniz yolları, enerji akışları ve ittifak ağları etrafında yoğunlaşan rekabet, ABD’yi küresel kaynak dağılımını yeniden düşünmeye zorluyordu.
Bu çerçevede Orta Doğu’dan “çıkış” hiçbir zaman bütünüyle çekilme anlamına gelmedi. Washington, bölgeyi düşük maliyetli ortaklıklar, ekonomik yaptırımlar, istihbarat faaliyetleri ve gerektiğinde sınırlı askerî güç kullanımı yoluyla yönetmeyi hedefledi. Ancak bu model, İran’ın bölgesel nüfuzu, vekil aktörlerin faaliyetleri ve enerji geçiş hatlarının kırılganlığı karşısında sürekli gerilim üretti. Avrupa’daki NATO yükümlülükleri de ABD’nin küresel sorumluluklarından kolaylıkla sıyrılamayacağını gösteriyordu. Dolayısıyla stratejik geri çekilme, daha riskli bir angajman ihtimalini baştan içinde taşıyordu.
Meksika sınırından Hürmüz hattına: ABD’nin kaçamadığı jeopolitik kader
Trump’ın ilk başkanlık dönemindeki İran politikası, bu çelişkinin belirgin örneğiydi. Nükleer anlaşmadan çekilme, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, Golan Tepeleri konusundaki tutum ve Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, Tahran’a karşı sertleşen fakat kapsamlı bir savaşa dönüşmeyen baskı stratejisinin parçalarıydı. Bu politika, bir yandan bölgesel müttefiklere ABD desteğini gösteriyor, diğer yandan uzun süreli askerî angajmandan kaçınmaya çalışıyordu. Başka bir ifadeyle Washington, Orta Doğu’da kuvvet kullanma kapasitesini korurken, 11 Eylül sonrası modelin yüksek maliyetlerinden uzak kalmaya çalıştı.
Trump’ın ikinci döneminin başlangıcında bu eğilim daha da açık biçimde Monroe Doktrini’ne atıfla Donroe Doktrini diye ifade edildi. “America First” söylemi; Amerikan vatandaşlarının yaşam standartlarını yükseltmeyi, sınır güvenliğini sağlamayı, Meksika ile ilişkilerde ekonomik ve siyasî baskı kapasitesini artırmayı, Grönland ve Panama Kanalı gibi başlıklarda yarımküre merkezli çıkarları öne çıkarmayı vaat ediyordu. Trump yönetimi aynı zamanda petrol zengini Güney Amerika devletleri üzerindeki ABD nüfuzunu tahkim ederek bu kaynakların kontrolünü Washington’dan sağlamayı hedefledi. Bu yaklaşım, Avrupa ve Orta Doğu’daki “sonsuz savaşlardan” uzak durmayı, Kuzey ve Güney Amerika’daki nüfuzu tahkim etmeyi hedefliyordu. Ulusal güvenlik tartışmalarında da maliyetli dış yükümlülükler yerine kıta merkezli güvenlik ve ekonomik rekabet vurgusu öne çıktı.
Ancak ikinci dönemin ikinci yılında İran’a yönelik doğrudan saldırıların başlaması, bu içe dönük vaadin sınırlarını ortaya koydu. 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a karşı koordineli saldırılarıyla başlayan savaş, Washington’ın bir kez daha Monroe’nun yarımküre merkezli tahayyülünden Carter Doktrini’nin Körfez odaklı güvenlik mantığına yöneldiğini gösterdi. Bu geçiş, yalnızca başkanlık söylemindeki bir tutarsızlıktan ziyade Amerikan dış politikasının coğrafi önceliklerle küresel güç projeksiyonu arasındaki yapısal geriliminin güncel tezahürü olarak okunmalıdır.
Bu dönüşümün ilk nedeni, İran’ın bölgesel güç projeksiyonunun ulaştığı boyuttur. Tahran’ın nükleer programı, balistik füze kapasitesi ve Hamas, Hizbullah ile Husiler gibi vekil aktörler üzerinden kurduğu etki ağı, ABD ve müttefikleri bakımından çok katmanlı bir tehdit olarak algılandı. 2025 sonu ve 2026 başında Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları küresel ticaret yollarını tehdit eder hâle gelirken; İran’ın bölgesel tutumu yalnızca İsrail’i değil, Suudi Arabistan’ı, Birleşik Arap Emirlikleri’ni ve diğer Körfez ülkelerini de riske soktu. Trump yönetimi, başlangıçtaki bölgeyi kendi hâline bırakma eğilimine rağmen, bu istikrarsızlığın enerji güvenliğini, deniz ticaretini ve ittifak ilişkilerini doğrudan etkilediği sonucuna vardı.
İkinci neden Çin’in Orta Doğu’daki artan nüfuzudur. Pekin’in İran’la stratejik ortaklık geliştirmesi, Körfez ülkeleriyle enerji ve altyapı yatırımlarını genişletmesi ve BRICS üzerinden alternatif ekonomik-siyasi ağlar kurmaya çalışması, ABD’nin bölgesel çekilme hesabını karmaşıklaştırdı. Washington açısından İran’ın nükleer silah kapasitesine ulaşması ya da Çin’in Körfez’de kalıcı askerî erişim elde etmesi; yalnızca enerji arzı bakımından değil, küresel hegemonya rekabeti bakımından da ciddi sonuçlar doğuracaktı. Trump’ın Çin’e karşı sert rekabetçi tutumu, Orta Doğu’da da benzer bir güç dengesi mantığını zorunlu kıldı. Monroe Doktrini’nin kıta içi odaklanma vaadi, Çin’in küresel ölçekli meydan okuması karşısında yetersiz kaldı.
Trump yönetiminin Carter Doktrini’ne yönelişinin temel dinamikleri
Üçüncü etken enerji ve ekonomik çıkarların yeniden öne çıkmasıdır. ABD’nin kaya gazı devrimi, ülkenin dış enerjiye bağımlılığını azaltarak Carter Doktrini’nin ilk dönemindeki temel gerekçelerden birini zayıflattı. Fakat küresel enerji piyasalarının istikrarı Amerikan ekonomisi açısından önemini korudu. Körfez’de yaşanacak bir abluka, deniz trafiğine yönelik saldırı ya da Hürmüz hattını hedef alan kriz, petrol fiyatlarını hızla yükseltebilir; enflasyon, tedarik maliyetleri ve dünya ekonomisi üzerinde geniş etkiler yaratabilirdi. Bu nedenle kıta içindeki refah ve ekonomik güvenlik hedefleri, paradoksal biçimde Körfez’deki istikrarla bağlantılı kaldı. Pragmatik devlet aklı, ideolojik izolasyonculuğun sınırlarını böylece yeniden çizdi.
Dördüncü etken, iç ve dış siyasî dinamiklerdir. Trump’ın “America First” tabanı sonsuz savaşlara karşı olsa da İran’ın doğrudan tehdit oluşturduğu algısının yerleşmesi, “güçlü Amerika” imajını siyasî açıdan önemli kıldı. İsrail ile bazı Körfez ülkelerinden gelen diplomatik baskı da ABD’nin bölgeden tümüyle çekilmesini zorlaştırdı. 28 Şubat operasyonları, bu baskıların İran’ın provokatif adımlarıyla birleştiği bir eşikte gerçekleşti. Trump yönetimi seçim vaadini bütünüyle terk etmek yerine seçici müdahalecilik olarak tanımlanabilecek bir denge arayışına yöneldi: Kendi kıtasında ekonomi ve sınır güvenliğini öncelemek, buna karşılık hayati tehdit sayılan bölgelerde sınırlı fakat kararlı askerî hamleler yapmak.
Beşinci etken, ABD iç politikasında endüstriyel kompleksler arası rekabetti. Trump’ın ikinci döneminin başlamasıyla Endüstri 4.0 olarak ifade edilen sektörün temsilcilerinin Beyaz Saray’da edindiği prestijli pozisyonlar, Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel tabanını besleyen hidrokarbon ve savunma sanayii endüstriyel komplekslerinin kenara itilmesine yol açmıştı. 28 Şubat sonrası tırmanan gerilim ise bir taraftan artan enerji fiyatlarıyla hidrokarbon sektörünün kârlarını katlarken, diğer taraftan artan silah siparişleriyle savunma sanayii endüstriyel kompleksinin gelirlerini artırmış oldu. Endüstri 4.0 Trump’ı Çin’e odaklanmaya zorlarken, hidrokarbon ve savunma sanayii endüstriyel kompleksleri Trump’ı Körfez’e odaklanmaya zorluyor.
Sonuç olarak Trump’ın Monroe Doktrini’nden Carter Doktrini’ne yönelen savrulması, basit bir çelişki değildir. ABD’nin küresel liderlik rolü, yarımküreyle sınırlanamayacak kadar geniş bir çıkar, ittifak ve güvenlik ağı üretiyor. İran’ın nükleer ve vekil güç kapasitesi, Çin’in bölgesel nüfuzu, enerji güvenliği kaygıları ve müttefik baskıları, Washington’ı yeniden Ortadoğu’ya çekti. Bu durum; ABD dış politikasını doktrinlerin değil, somut tehdit algılarının ve değişen güç dengelerinin biçimlendirdiğini gösteriyor. NATO yükümlülükleri ile Orta Doğu angajmanı arasındaki denge de önümüzdeki dönemde bu gerilimin kalıcı sonuçlarını belirleyecektir. Monroe Doktrini’nin ruhu, ancak küresel tehditlerin sınırlı kaldığı bir dünyada sürdürülebilir görünmektedir.
Asıl mesele; ABD’nin nerede bulunacağı değil, hangi koşullarda ve hangi maliyetle müdahil olacağıdır. İran krizi, Washington’ın uzak durma arzusunun, deniz yolları, enerji piyasaları, müttefik güvenliği ve büyük güç rekabeti kesiştiğinde ne kadar hızla aşılabildiğini ortaya koydu. Bu nedenle doktrinlerin, çoğu zaman stratejik zorunlulukların gerisinde kaldığı söylenebilir.