Kaderin kesiştiği savaştan teknoloji ittifakına: Türkiye ve Güney Kore

Haberin Eklenme Tarihi: 3.11.2026 17:12:00 - Güncelleme Tarihi: 3.11.2026 17:18:00

Uluslararası ilişkiler literatüründe, coğrafi uzaklığın jeopolitik yakınlaşmayı sınırladığına dair klasikleşmiş bir varsayım vardır. Ancak Avrasya kıtasının batı ve doğu uçlarında konumlanan iki yarımada devleti olan Türkiye ve Güney Kore, bu determinist yaklaşımı tarihsel ve stratejik düzlemde boşa çıkaran nadir aktörlerden. 1950’lerin başında Kunuri ve Kumyangjang-ni cephelerinde dökülen kanla harmanlanan “kan kardeşliği” anlatısı, iki ülke arasındaki diplomatik retoriğin sarsılmaz temel taşını oluşturur. Ne var ki 21. yüzyılın sertleşen küresel rekabet ortamında, duygusal ve tarihsel sermayenin tek başına stratejik bir ortaklığı taşıması mümkün değil. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sekiz yıl aradan sonra Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung’un davetine icabetle gerçekleştirdiği Seul ziyareti ve bu ziyaretin hemen öncesinde Yonhap Haber Ajansı’na verdiği kapsamlı mülakat, ikili ilişkilerin romantik bir tarihsel mirastan rasyonel, yüksek teknolojili ve çok boyutlu bir jeoekonomik mimariye evrildiğinin en somut manifestosu.

2027’de diplomatik ilişkilerinin 70. yıl dönümünü kutlamaya hazırlanan Ankara ve Seul, uluslararası sistemin çok kutuplu, kırılgan ve öngörülemez bir evreye girdiği bu dönemde “orta büyüklükteki güçler” olarak stratejik özerkliklerini tahkim etme arayışındalar. Kasım 2025’te Lee Jae Myung’un Ankara’ya gerçekleştirdiği devlet ziyaretinin ve Temmuz 2026’daki NATO Ankara Zirvesi temaslarının ardından gelen bu iade-i ziyaret, iki başkentin ikili meselelerinin ötesinde küresel tedarik zincirlerinin güvenliğini ve Avrasya jeopolitiğini ortak bir vizyonla okuduğunu gösteriyor. Erdoğan’ın “Kore Cumhuriyeti’nin teknoloji ve inovasyon alanındaki birikimiyle Türkiye’nin üretim gücünü bir araya getirme” vurgusu, özünde Asya-Pasifik’in teknolojik dinamizmi ile Anadolu’nun endüstriyel ve lojistik kapasitesini melezleyen yeni bir kalkınma paradigmasına işaret ediyor.  

Sinop nükleer satrancı ve enerji egemenliği

Bu yeni dönemin en kritik ve stratejik ağırlığı en yüksek gündem maddesini, hiç şüphesiz Türkiye’nin nükleer enerji vizyonu ve bu vizyonun ikinci büyük halkası olan Sinop Nükleer Güç Santrali (NGS) projesi oluşturuyor. Enerji güvenliğinin ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası hâline geldiği günümüzde, Türkiye bir yandan karbonsuzlaşma hedeflerini yakalamak, diğer yandan sanayisinin artan baz yük elektrik ihtiyacını kesintisiz karşılamak için nükleer enerjiyi stratejik bir kaldıraç olarak konumlandırıyor. Mersin Akkuyu’da Rus Rosatom tarafından inşa edilen ilk santralin ardından, Sinop’ta kurulacak ikinci santralin hangi ülkenin teknolojisi ve finansman modeliyle hayata geçirileceği, Ankara’nın enerji diplomasisindeki denge arayışının da bir turnusol kâğıdı. Geçtiğimiz yıl imzalanan mutabakat zaptının ardından Güney Kore Elektrik Enerjisi Kurumu (KEPCO) ile yürütülen ön fizibilite çalışmaları, Seul’ü bu dev projede en güçlü adaylardan biri hâline getirdi.

Güney Kore’nin nükleer enerjideki küresel karnesi, Ankara’nın Seul’e yönelik ilgisinin rasyonel temellerini açıkça ortaya koyuyor. KEPCO liderliğindeki Kore konsorsiyumunun APR1400 reaktör teknolojisiyle Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Barakah Nükleer Santrali’ni bütçe ve takvim disiplinine sadık kalarak başarıyla inşa etmesi, küresel nükleer endüstride nadir görülen bir referans. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Yonhap mülakatında altını çizdiği üzere, Türkiye bu süreçte duygusal saiklerden ziyade son derece sıkı bir fayda-maliyet analiziyle hareket ediyor. “Elektriğin hangi maliyetle üretileceği, yatırımın nasıl finanse edileceği ve projenin Türkiye ekonomisine kazandıracakları nihai kararda belirleyici olacaktır” ifadeleri, Ankara’nın masadaki diğer uluslararası alternatifleri de canlı tutarak KEPCO’dan uygun koşullu bir finansman modeli, yerlileştirme oranı yüksek bir tedarik zinciri ve nükleer teknoloji transferi talep ettiğini gösteriyor. Sinop NGS, imzaların atılması hâlinde iki ülke ilişkilerini on yıllar boyunca birbirine kenetleyecek devasa bir jeostratejik çıpa işlevi görecek.

Ticari asimetriden ortak üretim ekosistemine

İkili ilişkilerin siyasi ve stratejik düzeydeki kusursuz uyumuna rağmen, ekonomik tablonun yapısal bir asimetri barındırdığı su götürmez bir gerçek. 2013 yılında yürürlüğe giren Serbest Ticaret Anlaşması (STA), ikili ticaret hacmini katlayarak büyütmüş olsa da terazi Güney Kore lehine ağır basıyor. 2025 yılı verilerine göre Türkiye’nin Güney Kore’ye ihracatı 1,14 milyar dolar seviyesinde kalırken, ithalatının 10,26 milyar dolara ulaşması, yaklaşık 9 milyar dolarlık devasa bir dış ticaret açığına işaret ediyor. 2026’nin ilk dokuz ayında Türkiye’nin ihracatı eczacılık ürünleri, cevherler ve makine kalemlerinin öncülüğünde 920 milyon doları aşmış olsa da mevcut yapı sürdürülebilir bir dengeden uzak. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Seul’de bu dengesizliğe doğrudan parmak basması ve 15 milyar dolarlık yeni ticaret hacmi hedefini “daha dengeli ve sürdürülebilir bir yapı” şartına bağlaması, Ankara’nın artık Kore teknolojisinin pazarı olmak istemediğinin diplomatik ilanı anlamına geliyor.

Bu kronik açığı kapatmanın yolu, korumacı duvarlar örmekten ziyade Güney Kore sermayesini Türkiye’deki üretim ekosisteminin içine daha derinlemesine çekmekten geçiyor. Hyundai’nin İzmit’teki köklü fabrikasında içten yanmalı motorlardan elektrikli araç üretimine geçiş yapması ve çelik devi POSCO’nun Türkiye’deki yatırımları, bu sanayi entegrasyonunun başarılı öncülleri görünüyor. Ancak küresel ekonominin ağırlık merkezi artık yarı iletkenlere, yapay zekâya, endüstriyel otomasyona, robotik sistemlere ve biyoteknolojiye kaydı. Türkiye; sahip olduğu genç ve nitelikli mühendislik gücü, gelişmiş organize sanayi bölgeleri ve Avrupa Birliği ile olan Gümrük Birliği avantajıyla, Koreli teknoloji devleri için eşsiz bir üretim ve Ar-Ge üssü olma potansiyeline sahip. İlişkilerin ikinci yüzyılına doğru ilerlerken ticaret açığını eritecek asıl formül, al-sat ticaretinden çıkıp üçüncü ülkelere yönelik ortak yüksek teknolojili üretim ve yatırım ortaklıkları kurmaktan geçiyor.

Savunma sanayiinde tersine mühendislikten çift yönlü inovasyona

Türkiye ile Güney Kore arasındaki teknolojik etkileşimin en çarpıcı ve paradigma değiştirici boyutu ise savunma sanayiinde yaşanıyor. Uzun yıllar boyunca savunma sanayiindeki iş birliği, teknolojinin Seul’den Ankara’ya doğru aktığı tek yönlü bir karaktere sahipti. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterinde önemli bir yer tutan Fırtına obüslerinin Kore’nin K9 Thunder platformu üzerinden geliştirilmesi ve Altay ana muharebe tankı projesinde Kore’nin K2 Black Panther tankından elde edilen teknik bilgi birikimi ile güç grubu tedariki, bu dönemin sembol projeleriydi. Güney Kore, Batılı müttefiklerin Türkiye’ye yönelik örtülü veya açık silah ambargoları uyguladığı dönemlerde güvenilir bir tedarikçi ve teknoloji ortağı olarak kritik boşlukları doldurdu.

Ancak son on yılda Türk savunma sanayiinin gerçekleştirdiği ekosistem devrimi, bu tek yönlü denklemi kökünden değiştirdi. Erdoğan’ın mülakatta özellikle vurguladığı üzere, TUSAŞ Motor Sanayii (TEI) tarafından tamamen millî imkânlarla geliştirilen ve ANKA, AKSUNGUR ile Bayraktar TB3 gibi insansız hava araçlarına 45.000 feet irtifada güç veren PD170 turbodizel havacılık motoruna Güney Kore’nin yoğun ilgi göstermesi, tarihî bir kırılma noktası. Geçmişte Kore’den motor ve transmisyon teknolojisi talep eden Türkiye, bugün en stratejik ve yüksek teknoloji gerektiren havacılık motoru alanında Güney Kore’ye sistem ihraç edebilecek bir yetkinliğe ulaştı. İnsansız sistemler, akıllı mühimmatlar ve elektronik harp sahasında muharebe sahasında kanıtlanmış bir tecrübeye sahip olan Türkiye ile platform tasarımı, radar sistemleri ve malzeme biliminde ileri seviyede olan Güney Kore’nin savunma sanayiindeki bu yeni “çift yönlü” etkileşimi, küresel savunma pazarında dengeleri değiştirebilecek bir sinerji barındırıyor.

Kırılgan jeopolitikte lojistik koridorlar ve ortak gelecek

İkili ilişkilerin bu derinleşen matrisi, küresel jeopolitiğin içinden geçtiği fırtınalı süreçten bağımsız okunamaz. Özellikle Orta Doğu’da tırmanan gerilimlerin Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’de yarattığı güvenlik krizleri, deniz ticaret yollarının ne denli kırılgan olduğunu ve enerji ile emtia akışının bir anda nasıl felce uğrayabileceğini tüm dünyaya hatırlattı. İhracata dayalı bir ekonomik modele sahip olan ve ürettiği yüksek katma değerli ürünleri Avrupa ve Orta Doğu pazarlarına kesintisiz ulaştırmak zorunda olan Güney Kore için tedarik zinciri güvenliği varoluşsal bir mesele. Tam bu noktada Türkiye, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan demir yolu ağları, mega altyapı projeleri, modern limanları ve Kalkınma Yolu ile Orta Koridor girişimleriyle küresel ticaretin en güvenli jeo-stratejik sigortası olarak öne çıkıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Seul’de Koreli şirketleri Türkiye’nin demir yolu altyapısı, lojistik merkezleri ve akıllı ulaştırma sistemlerine yatırım yapmaya davet etmesi, Çanakkale Boğazı’nın iki yakasını birleştiren 1915 Çanakkale Köprüsü’nde Koreli firmalarla yakalanan muazzam uyumun tüm Avrasya ulaştırma koridorlarına yayılması çağrısı. Erdoğan’ın Kasım 2026 Seul ziyareti, Türkiye ve Güney Kore ilişkilerinde nostaljik parantezlerin ötesine geçilerek, nükleer enerjiden yapay zekâya, savunma sanayiinden küresel lojistik ağlarına uzanan yeni bir “stratejik Rönesans” döneminin kapılarını aralıyor. Geçmişte Kore yarımadasının özgürlüğü için omuz omuza çarpışan bu iki millet, bugün 21. yüzyılın teknolojik ve ekonomik bağımsızlık mücadelesinde birbirlerinin en doğal ve tamamlayıcı müttefiki olduklarını tüm dünyaya kanıtlıyor.