Ceuta: Bir sınır krizi mi, stratejik bir prova mı?
Haberin Eklenme Tarihi: 7.08.2026 10:24:00 - Güncelleme Tarihi: 7.08.2026 10:30:002022 yılında doktora çalışmalarım kapsamında Erasmus programıyla İspanya'da bulunduğum sırada, ucuz uçak bileti fırsatları nedeniyle Fas'a bir seyahat gerçekleştirme imkânım olmuştu. Barselona'da yaşarken, coğrafi olarak yalnızca birkaç saatlik mesafede bulunan Kuzey Afrika ülkesine gitmek, beklediğimden çok daha güçlü bir izlenim bırakmıştı. Avrupa'nın güney kıyısı ile Afrika'nın kuzeyi arasındaki gelişmişlik farkı, sokaklara yayılan çöplerden şehirlerarası yolların fiziki durumuna, turistlerden ekstra ücret talep eden yerel işletmelerden altyapıdaki temel eksikliklere ve çöplerden yemek toplayan insanlara kadar sayısız göstergeyle kendini hissettirmişti. Öğrencilik süresince gezdiğim 20 ülkeden açık ara insanlar açısından en yaşanılmayacak yer Fas’tı.
Bu gözlem, yalnızca kişisel bir kültür şoku olarak kalmadı; aynı zamanda İspanya'nın Kuzey Afrika toprağı Ceuta'ya yönelen on binlerce göçmen hareketinin ardındaki itici güçleri anlamak için de somut bir zemin sağladı. Fas'ta gözlemlediğim yaşam koşulları ile İspanya'nın Akdeniz kıyılarındaki refah düzeyi arasındaki uçurum, göçmenlerin umut arayışını açıklamaya yeten en temel faktördür. Ancak bu insani ve ekonomik boyut, Ceuta'da yaşananların tamamını açıklamıyor. Zira söz konusu hareketlilik, zamanlama, ölçek ve koordinasyon açısından, kendiliğinden gelişen bir göç dalgasının çok ötesinde veriler sunuyor.
Ceuta hareketliliğinin niteliği ve stratejik boyutu
Yaklaşık 70 bin kişinin aynı günde, benzer güzergâhları kullanarak ve çoğunlukla yüzerek İspanya'nın Ceuta şehrine ulaşmaya çalışması, bu hareketliliğin ardında organize bir itici gücün bulunabileceğine dair soru işaretlerini güçlendirir. Göç rotalarındaki ani yoğunlaşmalar, genellikle lojistik destek, saha koordinasyonu ve bilgi akışının varlığına işaret eder. Suriye iç savaşı sırasında bilinçli olarak milyonlarca göçmenin Türkiye sınırına doğru süpürülmesi de bu şekilde oldu. Bu bağlamda Ceuta, yalnızca bir sınır geçiş noktası olmanın ötesinde, hedef ülkenin kriz yönetim kapasitesinin, kamuoyunun dayanıklılığının ve Avrupa Birliği'nin göçe karşı karar alma reflekslerinin test edildiği bir saha deneyimi işlevi gördü
Uluslararası ilişkiler literatüründe, büyük ölçekli operasyonlardan önce hedef aktörün tepki düzeyini ölçmeye yönelik daha küçük çaplı girişimlerin yapıldığı biliniyor. Ceuta vakası da bu açıdan, Avrupa'nın göç politikalarına ilişkin kurumsal dayanıklılığının ve üye devletler arasındaki dayanışma kapasitesinin test edildiği bir örnek olarak değerlendirilebilir. Bu testin sonuçları; İtalya başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinin, İspanya'ya yönelik tepkilerinde açıkça gözlemleniyor.
İspanya'nın yasal düzenlemeleri ve Avrupa içi tepkiler
İspanya hükûmetinin, ülke sınırları içinde belirli bir tarihe kadar yasa dışı yollarla bulunan göçmenlere yasal statü tanıyan düzenlemesi, Avrupa içinde önemli tartışmalara yol açtı. Bu düzenleme; Madrid yönetimi tarafından kayıt dışı ekonominin denetim altına alınması ve göçmen nüfusun sisteme entegrasyonu amacıyla meşrulaştırılsa da özellikle İtalya ve Fransa gibi ülkeler tarafından bir "çekici faktör" olarak nitelendiriliyor.
İtalya Başbakanı Giorgia Meloni liderliğindeki hükûmetin bu politikaya yönelik tepkisi, konuyu yalnızca İspanya'nın iç meselesi olarak görmediğini açıkça ortaya koyuyor. İtalya'ya göre, bir ülkede geniş çaplı yasallaştırma uygulaması, diğer göç rotalarındaki potansiyel göçmenler nezdinde "Avrupa'ya ulaşıldığı takdirde belirli bir süre sonra yasal statü elde edilebileceği" algısını güçlendiriyor ve bu durum, Akdeniz'in güney kıyısından kuzeyine yönelen baskıyı artırıyor. Bu çerçevede İtalya; sorunu egemenlik, sınır güvenliği ve Avrupa içi yük paylaşımı krizi olarak tanımlıyor.
İtalya'nın Ceuta'daki görüntüleri siyasi bir araç olarak kullanması ve bu durumu İspanya hükûmetinin politikalarıyla ilişkilendirmesi, göç meselesinin Avrupa kamuoyunda nasıl kutuplaştırıcı bir unsur hâline geldiğini göstermesi bakımından kayda değerdir. İspanya'nın göçmenlere yönelik görece yumuşak tutumu ve oturum izni koşullarının diğer Avrupa ülkelerine kıyasla daha esnek olması, İspanya kıyılarına ulaşmayı başaran göçmenler için Avrupa refahına erişim anlamına geliyor. Bu durum, Barselona gibi büyük şehirlerdeki göçmen yoğunluğunu ve bu şehirlerdeki sosyolojik dönüşümü açıklayan temel unsurlardan biridir.
Fas'ın dış politikasında Batı Sahra'nın yeri
Fas Krallığı için Batı Sahra meselesi, ulusal güvenlik ve dış politika öncelikleri arasında ilk sıralarda yer alır. Kral VI. Muhammed döneminde bu bölgenin Fas toprağı olarak uluslararası alanda tanıtılması, Rabat yönetiminin temel diplomatik hedeflerinden biridir. Bu amaç doğrultusunda Fas, son yıllarda ABD ile stratejik bir yakınlaşma içine girdi ve İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde İsrail ile ilişkilerini normalleştirme kararı aldı.
Bu normalleşmenin karşılığında ABD, Trump döneminde Batı Sahra'nın Fas'a ait olduğunu tanımış; İsrail de benzer bir pozisyon aldı. Bu gelişmeler, Fas'a Afrika kıtasındaki diplomatik meşruiyet mücadelesinde önemli bir dayanak sağladı. Ancak bu durum, aynı zamanda Fas'ı, ABD ve İsrail'in bölgesel hedefleriyle uyumlu hareket etmeye iten bir bağımlılık ilişkisinin parçası hâline getirdi.
Fas'ın Batı Sahra konusunda elde ettiği bu diplomatik kazanımlar, Rabat'ın bölgesel aktörler nezdindeki manevra kabiliyetini artırdı. Ancak bu artan kabiliyet, Fas'ı aynı zamanda ABD-İsrail ekseninin çıkarlarına hizmet eden bir konuma da sokuyor. Bu bağımlılık ilişkisi, Fas'ın göç akışını kontrol etme kapasitesini, İspanya'ya karşı bir baskı aracı olarak kullanabileceği gerçeğiyle birleştiğinde, Ceuta'daki krizin jeopolitik boyutunu daha belirgin hâle getiriyor.
Göç baskısının bir enstrüman olarak kullanımı
Ceuta üzerinden İspanya'ya yönelen göç baskısı, Fas'ın elinde bulundurduğu potansiyel araçlardan biri olarak değerlendirilebilir. İspanya'nın, Fas'ın en önemli dış politika hedefi olan Batı Sahra konusunda geleneksel olarak Cezayir'e yakın bir duruş sergilemesi ve bu bölgenin statüsüne ilişkin BM kararlarına bağlılığını koruması, iki ülke arasında kronik bir gerilim kaynağıdır.
Bununla birlikte, son dönemde İspanya'nın Filistin meselesinde takındığı eleştirel tavır ve İsrail politikalarına yönelik sert açıklamaları; Madrid'i yalnızca Avrupa içinde değil, Atlantik ötesi ve Orta Doğu ekseninde de bazı aktörler için rahatsız edici bir konuma taşıdı. Uluslararası politikada, büyük güçlerin çizdiği çerçevenin dışına çıkan ülkelerin, doğrudan askerî müdahale olmasa da hibrit araçlarla baskı altına alınabileceği biliniyor.
Bu çerçevede Ceuta üzerinden İspanya'ya yöneltilen göç baskısı, Fas-İspanya ikili ilişkilerindeki klasik sınır gerilimlerinin ötesinde, İspanya'nın dış politika tercihlerinin bir sonucu olarak da okunabilir. Göç akışını kontrol etme kapasitesi Fas'ta olduğu sürece bu araç, Rabat'ın Madrid üzerinde diplomatik ve siyasi baskı kurmak için kullanabileceği bir koz niteliğindedir. İspanya'nın sol hükûmetinin göçmenlere yönelik izlediği politika, Avrupa içinde ideolojik olarak izole kalmasına yol açıyor ve bu durum, ülkeyi dış baskılara karşı daha kırılgan hâle getiriyor.
Türkiye açısından çıkarılması gereken dersler
Ceuta örneği, Akdeniz havzasındaki diğer aktörler için de uyarıcı niteliktedir. İsrail'in, kendisiyle doğrudan sınırı bulunmayan ancak politik duruşuyla rahatsızlık yaratan ülkeleri, bölgesel müttefikler aracılığıyla baskı altına alma yöntemi, Doğu Akdeniz'de Türkiye'yi de ilgilendiren bir stratejik deseni ortaya koyuyor.
İsrail'in Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği enerji, güvenlik ve savunma iş birlikleri; yalnızca ikili ilişkiler bağlamında değerlendirilmemelidir. Bu hat; Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanlarına, enerji arama faaliyetlerine ve bölgesel konumuna yönelik daha geniş bir kuşatma stratejisinin unsurlarını içerir. Dolayısıyla Ceuta krizi, göçün yalnızca insani bir mesele olmadığını, aynı zamanda devletlerarası rekabette stratejik bir baskı aracı olarak kullanılabileceğini göstermesi bakımından dikkatle incelenmelidir.
Türkiye'nin de bu tür hibrit baskı mekanizmalarını öngören bir analiz kapasitesine sahip olması ve Doğu Akdeniz'deki gelişmeleri bu perspektifle değerlendirmesi gerekiyor. İspanya örneğinde olduğu gibi, bağımsız bir dış politika izlemenin bedelleri olabileceği ve bu bedellerin göç, enerji veya diplomatik baskı gibi araçlarla tahsil edilebileceği gerçeği, Türkiye açısından da dikkate alınması gereken bir husustur.
Göçün araçsallaştırıldığı yeni dönem
Ceuta'da yaşananlar, göç olgusunun uluslararası ilişkilerde giderek daha fazla araçsallaştırıldığına işaret eden somut bir vakadır. İspanya'nın yasal düzenlemeleri, Fas'ın diplomatik hedefleri ve ABD-İsrail eksenindeki stratejik hamleler arasında kurulan bağlantılar, Akdeniz'in bir çatışma ve nüfuz alanı olarak yeniden şekillendiğini ortaya koyuyor. Bu süreçte göç; yalnızca demografik veya ekonomik bir değişken değil, aynı zamanda devletler arası mücadelede kullanılan operasyonel bir enstrüman hâline geldi.
Fas’a yaptığım seyahat ve gözlemler ile İspanya’da bulunduğum sürede şahit olduğum göçmen vakaları, Fas'taki yaşam koşulları ile Avrupa'daki refah arasındaki uçurumun, göç hareketlerinin temel itici gücü olduğunu kanıtlıyor. Ancak bu itici gücün, belirli aktörler tarafından organize edilerek ve belirli siyasi hedefler doğrultusunda yönlendirilerek kullanılabileceği gerçeği, meselenin insani boyutunun ötesinde bir jeopolitik analizi zorunlu kılıyor. Ceuta, bu anlamda, Akdeniz'in her iki kıyısındaki aktörler için okunması gereken çok katmanlı bir ilk vakadır ve devamı gelecektir.