Avrupa güvenliği neden hâlâ ABD’ye bağımlı?
Haberin Eklenme Tarihi: 13.07.2026 13:52:00 - Güncelleme Tarihi: 13.07.2026 13:54:00NATO’nun Ankara Zirvesi, Avrupa güvenliği açısından acı bir gerçeği bir kez daha gözler önüne sermesi bakımından oldukça önemliydi. Eski kıta hâlâ ABD’nin fiilî güvenlik garantilerine bağımlı ve Washington yönetimi zaman zaman bu garantileri bir pazarlık, hatta şantaj malzemesi olarak kullanmaktan çekinmiyor. Kıtaya yönelik artan Rusya tehdidi, enerji güvenliği üzerindeki yoğun baskı ve kıtanın çevresini saran istikrarsız bölgeler, Avrupa ülkelerinin güvensizlik hissini giderek derinleştiriyor.
Yirmi yedi üyeden oluşan, yaklaşık 20 trilyon dolarlık dev bir ekonomik büyüklüğü temsil eden Avrupa Birliği; 450 milyonu aşan nüfusuyla tarihte küresel hegemonya kurmuş büyük güçleri ortaya çıkaran bir kıtanın kalbinde yer alıyor. Böylesine güçlü bir coğrafyanın güvenlik konusunda içine düştüğü bu zafiyet, son derece dikkat çekici. Sahip olduğu ekonomik büyüklük göz önüne alındığında, kıtadaki ülkelerin en modern ordulara, en gelişmiş savunma sistemlerine ve düşmanları için caydırıcı bir güce sahip olması beklenirken, Avrupa ülkeleri, ABD’den güvenliğe dair yeni garantiler dilenecek bir konumda bulunuyor. Bütün bunlar, uluslararası ilişkilerin temel kurallarından birini yeniden hatırlatıyor: Güvenlik satın alınamaz, üretilir.
Yarım asrın emanet kalkanı
Bu tablonun kökleri İkinci Dünya Savaşı sonrasına uzanıyor. Savaşın kıtada bıraktığı büyük yıkım ve ABD liderliğinde kurulan yeni dünya düzeni, Avrupa için elli yılı aşkın bir güvenlik garantisi işlevi gördü. Kıtanın stratejik noktalarına konuşlandırılan ABD askerî varlığı ve NATO’nun sağladığı güvenlik garantileri, kıtada yeni bir savaş ihtimalini azalttığı gibi, dışarıdan gelebilecek askerî baskıya karşı da güçlü bir kalkan işlevi üstlendi. Böylece kıta, iki dünya savaşına sahne olan kanlı tarihinden sonra ilk kez uzun soluklu bir barış dönemine kavuştu.
Bu kalkan, ABD’nin fiilî güvenlik garantilerine dayanan emanet bir kalkan olsa da sağladığı güvenlik şemsiyesi altında Avrupa ülkeleri yüksek katma değer üreten refah toplumlarına dönüştü. İnsan hakları, çevresel duyarlılık, demokrasi, din, vicdan ve basın özgürlüğü ile hukukun üstünlüğü gibi normatif değerleri üreten güçlü bir politik sistemler kurmayı başardılar. Bütün bu kazanımlar, aslında Endüstri 2.0 ve 3.0’ın açtığı üretim ve refah imkânları ile ABD’nin fiilî güvenlik garantilerinin ortak ürünüydü. Güvenlik dışarıdan sağlanırken, elektrik ve otomasyonla yükselen kitlesel üretim ile bilgi teknolojilerinin getirdiği verimlilik, içeride zenginliği katladı. Savunmaya ayrılması gereken kaynaklar refaha, bilime ve sosyal devlete aktarılabildi. Bir başka deyişle Avrupa refahı, ucuza gelen güvenliğin ve seri üretimin buluştuğu tarihsel bir kavşakta doğdu.
Küresel ekonomide ve siyasette ABD’nin patronaj ilişkisini kabul eden, doların rezerv para ve değişim aracı olma statüsüne itiraz etmeyen Avrupa ülkeleri, böylece uzun ve güvenli bir dönem geçirdi. Bu düzen hem askerî korumayı hem de ekonomik entegrasyonu tek bir sistemin çatısı altında birleştiriyordu. Bu sistemde güvenlik ABD tarafından üstlenilirken, refah Avrupa’nın sanayi kapasitesiyle üretiliyordu. Ne var ki 2000’li yılların başında yeniden toparlanan Rusya’nın Avrupa üzerinde genişleyen askerî baskısı ve enerji güvenliğinde Rusya’ya duyulan stratejik bağımlılık, kıtadaki güvensizlik hissini yeniden derinleştirdi. Rusya’nın 2008 yalındaki Gürcistan saldırısı, 2014 yılında Kırım’ı ilhakı ve 2022 yılında Ukrayna’nın doğusunu işgali emanet kalkanın ne kadar kırılgan olduğunu ilk kez bu denli açık biçimde gösterdi.
İki cepheden sarsılan omurga
Bugüne kadar ABD’nin fiilî güvenlik garantilerine yaslanarak kendilerine yönelik tehditleri bertaraf etmeyi bilen bu ülkeler, şimdi iki yönlü bir kırılganlıkla yüzleşiyor. Bir yanda ABD’nin güvenlik garantileri konusundaki politikasında yaşanan köklü dönüşüm, diğer yanda Endüstri 4.0’ın yapay zekâ, otomasyon ve tedarik zincirlerinde yol açtığı küresel belirsizlik var. ABD’nin dış ve güvenlik politikasındaki değişen öncelikler ile Trump gibi popülist liderlerin öngörülemez yönelimleri, kıtadaki uzun soluklu güvenlik ortamını belirsizliğe sürüklüyor. Aynı anda, Endüstri 4.0 çağında yükselen yeni güçler de Avrupa’nın ekonomik liderliğini tehdit ediyor.
Oysa geçmişte Avrupa, ABD’nin fiilî güvenlik garantileri karşılığında küresel hasılanın üretildiği bir fabrika işlevi görmüş ve ABD liderliğindeki ekonomik düzenin omurgası hâline gelmişti. Bugün bu omurga hem askerî hem ekonomik cepheden aynı anda sarsılıyor. Güvenlik de refah da artık kendiliğinden garanti değil. Endüstri 4.0 çağında artık ne ABD ne de Avrupa küresel ekonominin tek başına liderliğini yapabiliyor. Küresel kapitalizmi birlikte yürüten Trans-Atlantik blok, yeni meydan okumalar karşısında giderek çaresizleşiyor.
Bu çaresizliğin bir sonucu olarak Washington, savunmaya ayırdığı bir trilyon dolara yakın kaynağı boşa harcanmış bir yük olarak görme eğiliminde. Avrupa ülkeleri ise hâlâ refah devleti ve güçlü sosyal politikalar üzerinden kurulmuş konforlu bir alanda yaşıyor. ABD’nin sağladığı emanet kalkanı geri çekmeye yönelik girişimleri, kıtadaki tedirginliği daha da artırıyor ve yarım asırlık iş bölümünün sonuna gelindiğini hissettiriyor. Avrupa, ilk kez korumasız kalma ihtimaliyle ciddi biçimde yüzleşiyor.
Güvenlik nasıl üretilir?
NATO Zirvesi’nde Avrupa ülkelerinin, ABD’nin fiilî güvenlik garantilerinin sürmesi için gösterdiği yoğun çaba, aslında kıtanın güvensizliğinin tek gerçek çözümüne işaret ediyor: Güvenliği satın almak yerine üretmek. Bu açıdan zirve boyunca Türkiye’nin savunma sanayii ürünleriyle ön plana çıkması, bu gerçeği çok daha belirgin hâle getiriyor. Uzun yıllardır güvenliği satın alma yolunu bırakıp üretme yoluna giren Türkiye, kendi bölgesindeki derinleşen krizler karşısında görece korunaklı bir alanda kalmayı başarıyor. İnsansız hava araçlarından hava savunma sistemlerine uzanan yerli üretim kabiliyeti, ülkeye kendi güvenlik gündemini belirleme özgürlüğü kazandırıyor.
Ankara Zirvesi, Avrupa’ya kendi aynasını tuttu. Kıtanın devasa ekonomik ve teknolojik gücü, güvenlik söz konusu olduğunda otomatik bir üstünlüğe dönüşmüyor. Aksine bu güç örgütlenip ortak bir stratejiye bağlanmadıkça, Avrupa masaya güçlü bir aktör olarak değil, güvence bekleyen bir taraf olarak oturmaya devam edecek. Türkiye örneği ise tam da bu noktada öğretici: Kaynak büyüklüğü değil, üretme iradesi belirleyici. Ortak borçlanmayla finanse edilen savunma girişimleri ve Avrupa savunma fonu gibi adımlar doğru yönde atılmış olsa da henüz dağınık ulusal bütçeleri, birbiriyle konuşamayan komuta yapılarını ve mükerrer harcamaları aşacak ölçekten uzak. Bu dağınıklık sürdükçe, harcanan her ek milyar caydırıcılığa değil, verimsizliğe akmaya devam edecek.
Avrupa’nın ABD’den daha sağlam güvenceler istemesi anlaşılır bir refleks. Ancak kalıcı çözüm; bu güvenceleri dışarıdan dilenmekte değil, kendi caydırıcılığını içeride üretmekte yatıyor. Servet, ancak siyasi iradeyle birleştiğinde güce dönüşür. Kıta bu dersi ne kadar hızlı içselleştirirse, kendi güvenliğinin efendisi olma ihtimali de o kadar artacak. Aksi takdirde Avrupa, dünyanın en zengin ama en kırılgan güvenlik aktörü olmaya devam edecek. Çünkü güvenlik; dışarıdan kiralanan bir hizmet değil, içeride üretilen bir yetenektir. Bu yeteneği kazanamayan hiçbir ekonomik büyüklük, kalıcı bir güvenlik elde edemez.