Artemis’e dahil, kendi rotasında bir Türkiye

Haberin Eklenme Tarihi: 3.09.2026 13:30:00 - Güncelleme Tarihi: 3.09.2026 13:35:00

Türkiye, 31 Ağustos 2026 tarihinde Artemis Mutabakatı’nı imzalayarak ABD ve NASA öncülüğündeki bu uzay programına dâhil 71’inci ülke oldu. Bu önemli uluslararası yapıya katılmak, öncelikle uzay çalışmalarımız açısından oldukça olumlu bir gelişmedir. Washington’daki ABD Ulusal Havacılık ve Uzay İdaresi (NASA) merkezinde atılan imza, Türkiye’nin artık yalnızca uydu gönderen veya başka ülkelerin uzay teknolojilerini takip eden bir aktör olmaktan çıkıp Ay, Mars ve yakın gelecekte planlanan daha uzak uzay çalışmalarını ilgilendiren küresel tartışmaların parçası olma arzusunu gösteriyor.

Üstelik Türkiye bu sürece tamamen hazırlıksız girmiyor. İMECE gözlem uydusu, TÜRKSAT 6A, Alper Gezeravcı’nın Uluslararası Uzay İstasyonu’ndaki bilim misyonu, Tuva Cihangir Atasever’in mikro yerçekimi çalışmaları ve Türkiye’nin kendi Ay misyonunu gerçekleştirmeye yönelik hazırlıkları düşünüldüğünde, son yıllarda geçmişe göre küçümsenemeyecek bir teknolojik birikimimizin ortaya çıktığı aşikâr.

Bu nedenle Artemis Mutabakatı’nı ve uzun dönemli sonuçlarını görmezden gelmek veya önemsizleştirmek doğru değildir. Fakat aynı ölçüde yanlış olan başka bir yaklaşım da Türkiye’nin uzay geleceğini yalnızca, her alanda olduğu gibi uzay çalışmalarında da baskın olmayı şiar edinen ABD ve NASA ile kuracağı ilişkilerin doğal uzantısı olarak görmek olacaktır. Zira 21. yüzyılın uzay yarışı, 1960’larda hızlanan ABD-Sovyet rekabetinden çok daha karmaşık olacak gibi duruyor. ABD, Çin, Rusya, Hindistan, Avrupa ülkeleri ve hatta özel teknoloji şirketleri arasında yeni bir uzay ekonomisi ve yeni bir jeopolitik rekabet şimdiden şekillenmiş durumda.

Diğer bir deyişle, Türkiye açısından mesele dolayısıyla yalnızca “uzaya çıkmak” kavramıyla açıklanamaz. Uzayda kendi kapasitemizi ne ölçüde geliştirebileceğimiz sorusunu; uzay sanayimizi, uzmanlığımızı ve kendi hedeflerimiz doğrultusunda “hayal etme kapasitemizi” nasıl büyütebileceğimizle birlikte düşünmek gerekiyor.

Artemis nedir? “Ay’a gidiş”ten yeni bir uzay düzenine

Artemis denildiğinde çoğu zaman yalnızca NASA’nın Ay’a yeniden insan gönderme programı anlaşılıyor. Oysa Artemis Mutabakatı bundan daha geniş bir siyasi ve hukuki çerçeve sunuyor. Kökleri “1967 Dış Uzay Anlaşması”na uzanan ve "uzayın sorumlu keşfinin yönetimini geliştirmek” ilkesiyle temeli çizilen Artemis Anlaşmaları; ABD öncülüğünde 2020 yılında başlatılmış, mutabakatın ilk imzacıları arasında Avustralya, Kanada, İtalya, Japonya, Lüksemburg, Birleşik Arap Emirlikleri ve Birleşik Krallık yer almıştı. Türkiye’nin katılımıyla sayı 71’e ulaştı.

Öte yandan anılan mutabakat doğrudan bağlayıcı yeni bir uluslararası uzay antlaşması değil. Daha ziyade mevcut Dış Uzay Anlaşması temelinde Ay, Mars ve diğer gök cisimlerinde gerçekleştirilecek faaliyetler için ortak ilkeler ortaya koyuyor. Bunlar arasında, “uzayın barışçıl amaçlarla kullanılması, faaliyetlerde şeffaflık, uzay sistemlerinin birbirleriyle çalışabilirliği, tehlike durumundaki astronotlara yardım, uzay araçlarının kayıt altına alınması ve faaliyetlerin birbirine zarar vermemesini sağlayacak koordinasyon mekanizmaları” gibi kayda değer başlıklar bulunuyor.

Ancak günümüz uluslararası siyasetiyle de yakından ilintili sayılabilecek en ilginç başlıklardan biri “uzay kaynakları” meselesi gibi duruyor. Başta Ay’daki su, mineraller ve gelecekte ekonomik değere dönüşebilecek diğer kaynakların nasıl kullanılacağının, önümüzdeki yılların en önemli uluslararası hukuk tartışmalarından biri olacağı uzmanlarca dile getiriliyor. Artemis çerçevesi bu bakımdan, bu kaynakların kullanılmasının Dış Uzay Anlaşması’yla uyumlu biçimde gerçekleştirilebileceğini savunuyor.

Dolayısıyla bugün tartıştığımız şey yalnızca astronotların Ay’a yeniden ayak basmasının çok ötesinde bir hâl almış durumda. Ve tabii, bununla bağlantılı şu soru da akıllarda: Dünya dışındaki ekonomik alanın kurallarını kim belirleyecek? Türkiye’nin son yıllarda artan aktif ve görünür siyaset tarzı, bu tartışmaların da dışında kalmamasını gerektiriyor. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin bilim ve teknoloji alanındaki birikimini güçlendirerek bu yeni ekonomik düzenin şekillenmesinde söz sahibi olan, üreten ve bağımsız düşünebilen bir aktör olarak masada yer alma hedefi büyük önem taşıyor.

“Uzayda daha fazla Türkiye”: Astronottan millî uyduya

Bu çerçevede, Türkiye’nin uzay serüvenini yalnızca basında da popüler bir figür hâline gelen Alper Gezeravcı’nın uzaya çıkışıyla başlatmak elbette haksızlık olur. Ülkede onlarca yıldır uydu teknolojileri ve haberleşme sistemleri üzerine çalışan ciddi bir mühendislik birikimi, bu konulara ilgi duyan dimağı geniş bir uzman ve personel havuzu bulunuyor. Son yıllardaki fark ise bu birikimin daha görünür, daha iddialı ve koordineli bir programa dönüşmeye başlamasıdır. Örneğin 2000’li yılların başı itibariyle İMECE, Türkiye’nin metre altı çözünürlüğe sahip ilk yerli ve millî yer gözlem uydusu olarak yalnızca sembolik değil, stratejik bir adım olurken; 2024 yılında uzaya çıkan TÜRKSAT 6A ise Türkiye’nin kendi haberleşme uydusunu geliştirme yeteneği kazanması açısından daha büyük bir kırılmaya işaret etti.

Bu projelerin önemi yalnızca uzayda bir Türk uydusunun bulunması da değildi. Asıl önemli olan tasarım, yazılım, alt sistem, test, yörünge operasyonu ve insan kaynağı gibi teknolojik kabiliyetlerin Türkiye’de de birikebileceğini göstermekti.  Önümüzdeki dönem Ay Araştırma Programı da bu birikimin sürdürüleceğini işaret ediyor. Türkiye’nin hazırladığı ilk millî derin uzay aracının Ay yörüngesine ulaşması ve geliştirilen hibrit itki sistemiyle görev gerçekleştirmesi hedeflenmekteyken,  bu gerçekleştiğinde Türkiye ilk kez Dünya’nın yörüngesinden çıkarak başka bir gök cisminin çevresinde kendi teknolojisiyle faaliyet göstermiş olacaktır. Bu noktada da Artemis’in anlamı önem kazanıyor. Türkiye’nin NASA ile ilişkisi, mevcut programları ikame etmek yerine hızlandırabilecek; Türkiye Uzay Ajansı, TÜBİTAK UZAY, TUSAŞ, ASELSAN ve gelişmekte olan özel uzay şirketlerinin uluslararası teknoloji ağlarına ulaşmasını kolaylaştırabilecektir.

Artemis’in karşısında yeni kutupları unutmamak: Çin-Rusya uzay ekseni

Türkiye açısından gözden kaçırılmaması gereken diğer büyük gelişme ise ABD’nin Artemis sistemi karşısında giderek belirginleşen diğer ülkelerin atılım ve ortak programlarıdır. Bunların başında ise hâlihazırda Çin-Rusya uzay ortaklığı geliyor. Pekin ve Moskova, 2021 yılında “Uluslararası Ay Araştırma İstasyonu” (International Lunar Research Station) projesini açıkladılar. Amaç, Ay yüzeyinde uzun vadeli bilimsel araştırmaya imkân sağlayabilecek bir altyapı oluşturmak olarak belirlendi. Daha da dikkat çekici olan ise Rusya ile Çin’in 2030’lu yıllarda Ay üzerinde enerji üretimi konusunda iş birliği planlamasıdır. Ay yüzeyinde kurulması düşünülen nükleer enerji sistemi, gelecekte kalıcı üslerin enerji ihtiyacını karşılamaya yönelik çok daha büyük bir stratejinin parçası olarak düşünülmelidir.

Diğer bir deyişle “uzayda güç dengesi” hızla değişmeye meyillidir. Örneğin, Sovyetler Birliği uzay yarışının kurucu güçlerinden biriyken, hatta kimi zaman ABD’yi geride bırakmışken, bugünkü Rusya aynı teknolojik dinamizmi sürdüremedi. Rus uzay aracı Luna-25’in 2023’te Ay’a iniş sırasında düşmesi bunun sembolik örneklerinden biridir. Ancak Rus uzay programı finansman, teknolojik kapasite ve takvim sorunları yaşarken, Çin aynı hızla 2000’li yılların öne çıkan oyuncusu oldu. Yeni yarışın bu bakımdan gerçek rakipleri giderek Washington ve Pekin olacak diyenlerin sayısı az değilken, Rusya’nın son yüz yıllık birikimini ve Hindistan ve AB ülkelerinin teknolojik ve insani kapasitelerini de göz ardı etmemek her daim önemlidir.

Türkiye açısından stratejik boyut tam olarak burada başlıyor. NATO üyesi olmak, Artemis’e katılmak veya NASA ile çalışmak, Çin’in ve hatta mümkün olan alanlarda Rusya’nın bilimsel ve teknolojik kapasitesiyle temas kurmaya engel olmamalıdır. Tam tersine Türkiye’nin dış politikada zaman zaman uyguladığı çok yönlülük, uzay politikasında da kullanılabilir. ABD ile Artemis, Avrupa ile ESA, Çin ile bilimsel araştırma, Japonya, Güney Kore ve Hindistan ile teknoloji ortaklıklar ve Orta Asya ve Türk devletleriyle ortak uydu ve gözlem projeleri aynı potanın eş parçaları olabilir. Yani Soğuk Savaş zihniyetine benzer şekilde bir “uzay kampı” seçmek yerine mümkün olduğunca fazla bilim ve teknoloji merkezine, yatırım imkanları ile insan kaynağına yönelmek elzemdir.

NASA’da Türkiye bağımsız bir uzay aktörü mü?

Sonuç olarak, Türkiye’nin Artemis Mutabakatı’na katılması oldukça olumlu bir gelişmedir. Savunmada, nükleer projelerde, havacılıkta, enerjide ve sanayinin çeşitli alanlarında yıllarca Batılı sistemleri satın almanın veya “Batı’dan destek bekleme”nin yeterli olduğu düşünüldü. Oysa kriz dönemlerinde lisansların, ambargoların, siyasi vetoların ve dışa bağımlılığın ne anlama geldiği defalarca görüldü. Savunma sanayiinde son yıllarda gerçekleşen yerelleşmenin temelinde de aslında bu tarihsel tecrübe bulunuyor. Uzayda da aynı tecrübeyi tekrar etmek gerekir. NASA dünyanın en deneyimli uzay kurumu ve artık küresel bir markayken NASA ile çalışmak elbette Türkiye açısından bilimsel, teknolojik ve kurumsal açıdan büyük fırsatlar yaratabilir.

Türkiye’nin amacı Artemis görevlerine parça veren, insan ve deney gönderen veya belirli projelere katılan ikincil bir ortak olmakla sınırlı kalmamalıyken; uzun vadede kendi fırlatma kapasitesine, derin uzay haberleşme altyapısına, uydu platformlarına, itki sistemlerine, uzay bilimi enstitülerine ve rekabetçi özel şirketlere sahip olması gerekir. Çünkü uzay politikası artık bilim politikasından ibaret değildir. Rus-Çin ortaklığından da görüldüğü gibi savunma, iletişim, istihbarat, tarım ve iklim takibi ile ekonomi alanlarına kadar nüfuz eden 21. yüzyılın egemenlik meselesi hâline dönüyor.

Türkiye’nin bugün ilk kez daha iddialı biçimde masada olan bir ülke olduğu unutulmalıdır. Artemis gibi geniş projeler bu açıdan değerli bir kapı açıyor. Üstelik Türkiye’nin 5-9 Ekim 2026 tarihlerinde Antalya’da 77. Uluslararası Uzay Kongresi’ne ev sahipliği yapacak olması, ülkenin küresel uzay diplomasisindeki görünürlüğünü şüphesiz daha da artıracaktır. Bu kayda değer görünürlükte Artemis önemli bir dönüm noktası, NASA ise önemli bir ortaktır. Türkiye’nin uzaydaki geleceği ise Washington, Houston, Moskova, Pekin ve diğer önemli merkezlerle geliştireceği iş birliklerini kendi kapasitesi ve öncelikleriyle buluşturarak, bağımsız ve güçlü bir uzay vizyonu doğrultusunda şekillendirmesi önemli bir eşik olacaktır.