“Amerikan Rüyası”nı hâlâ yaşatmalı mıyız?
Haberin Eklenme Tarihi: 23.01.2026 16:31:00 - Güncelleme Tarihi: 23.01.2026 16:33:00İkinci Dünya Savaşı’nın ardından küresel düzenin mimarı olarak sahneye çıkan Amerika Birleşik Devletleri, yalnızca askerî ve ekonomik gücüyle değil, güçlü bir tahayyülle -“Amerikan Rüyası”yla- dünyayı ikna etmeye çalıştı. Bu rüya; “sınıfsal engelleri aşma” vaadi, “bireysel özgürlük” miti ve “sınırsız ilerleme” fikriyle, Soğuk Savaş’tan küreselleşmenin zirvesine kadar geniş bir coğrafyada yankı buldu. ABD pasaportuna sahip olmayan milyonlar, hatta pek çok “rasyonel devlet eliti” ve düşünür için bile bu anlatı, “modernizm dürtüsü”nün zirve noktasını tatmak adına referans alınan ideolojik bir pusula işlevi gördü.
Ne var ki bugün “Amerikan Rüyası”, hem içeriden hem de dışarıdan ciddi biçimde aşınmaktadır. Gelir eşitsizliklerinin derinleşmesi, refah devletinin çözülmesi, sürekli savaş hâlinin normalleşmesi, anlık ve sistematik barbarlıkların dijitale süratle yansıması ve uluslararası hukukun araçsallaştırılması, bu anlatının artık masum bir başarı hikâyesi olarak okunamayacağını göstermektedir. Literatürdeki meşhur “hegemonya” kavramıyla ifade edecek olursak, ABD’nin “rıza üretme” kapasitesi zayıflamakta; “zor ile rıza arasındaki denge” giderek zor lehine bozulmaktadır. Bu bağlamda soru artık yalnızca Amerikan Rüyası’nın sürdürülüp sürdürülemeyeceği değil, bu rüyanın küresel ölçekte ne tür bedeller ürettiğidir.
Bu özlü analizimiz, ABD’nin, Donald Trump gibi oldukça farklı bir başkan yönetiminde, esasen tüm günahlarını ve “oldu-bitti”lerini kameralar karşısında açıklamaktan çekinmediği bir dönemde, bugünü anlamak adına, öncelikle geçmişi sürekli sorgulamamızın öneminin tekrar altını çizecek; bu bağlamda İkinci Dünya Savaşı sonrası gerçekliğinden başlayarak; Hollywood’dan Vietnam’a, devasa eğitim/akademi ağından Fulbright burslarına, oradan Irak ve Filistin’e ve bugün Davos gibi medyatik arenalarda parlamaya devam eden “Trump fenomeni”ne uzanan bir hat üzerinde ilerleyerek, ilk bakışta çoğu kesim için “kazanım” görünen “Amerikan Rüyası”nın ideolojik işlevini ve yarattığı düşünsel tahribatı kısaca tartışmayı amaçlayacaktır.
Zaferin gölgesinde inşa edilen rüya: Dünya savaşı sonrası ABD ve kültürel hegemonya
1945 sonrası Dünya, ABD’nin askerî zaferini kültürel ve düşünsel bir üstünlük anlatısına tercüme ettiği bir döneme girdi. Avrupa’nın fiziksel ve moral yıkım yaşadığı bu tarihsel anda ABD, kendisini yalnızca “soykırımcı ve yıkıcı Alman gücü”nden “kurtarıcı” değil; devam eden on yıllarda Komünist Sovyet ve Çin realitelerinin zalimane taraflarını ustaca kullanarak, hem Batı’dan hem Doğu’dan tehditlere karşı, “evrensel bir model” olarak konumlandırdı. Bu esnada bugünün meşhur İsrail merkezli İbrahim Anlaşmaları’na (Abraham Accords) benzer Marshall Planı (1948-1951) gibi savaş sonrası kapsamlı ağlar, ekonomik yeniden inşa programı olmanın ötesinde, Amerikan tüketim kültürünün, serbest piyasa ideolojisinin ve tekil birey anlayışının sistematik ihraç bütünleştiricisi özelliğini sürdürdü.
Hollywood bu ihracatın en etkili aygıtlarından biri oldu. Western’lardan savaş filmlerine, romantik komedilerden bilim kurgu yapımlarına kadar geniş bir yelpazede Amerikan yaşam tarzı doğal, arzu edilir ve kaçınılmaz olarak temsil edildi. Geniş bir literatürün bugün ana başlıklarından biri olan “kültürel hegemonya” kavramı tam da burada işlerlik kazandı: Amerikan değerleri yalnızca baskın değil, aynı zamanda “normal” ve “evrensel” olarak “bir gruba ait olma”nın ön şartı hâline geldi. Sınıfsal çatışmalar, ırksal eşitsizlikler ve yapısal adaletsizlikler ya perde arkasına itildi ya da bireysel başarısızlık anlatılarıyla ve meşhur “loser/ezik/kaybeden” deyişleriyle, “büyük grup” içinde görünmez kılındı.
Bu hegemonya yalnızca popüler kültürle sınırlı kalmadı. Tam da savaş sonrası yaratılan Fulbright bursları ve benzeri akademik değişim programları ile farklı bölgelere dair özellikli çalışmalar, görünürde “kültürlerarası diyalog” ve “bilimsel iş birliği” hedeflerken, fiiliyatta Amerikan üniversitelerini, eğitim öncelikleri ve hatta teori bütünlüklerini, küresel bilgi üretiminin merkezine yerleştirdi. Günümüzü anlamada da apayrı bir yeri olan ünlü edebiyatçı ve düşünür Edward Said’in (1935-2003) oryantalizm eleştirisinde vurguladığı gibi, Batı -bu bağlamda ABD- yalnızca Doğu’yu temsil eden değil, aynı zamanda “evrensel olanın ne olduğunu tanımlayan özne konumu”na yükseldi. Böylece Amerikan Rüyası, bir yaşam vaadinden ziyade normatif bir dünya görüşü hâline geldi.
Bu rüyanın neden olduğu kâbuslar ise, belki dijitallikten uzak olunan Vietnam Savaşı yıllarında (1955-1975), bu dönemdeki gibi “anlık”, “canlı” ve “çıplak” şekilde hemen servis edilemiyordu. Ancak belki de asıl sorun bu “günahları” hemen bilip öğrenmek de değildi. Zira bugün dahi cep telefonlarından pek çok insanlık suçunu veya haksızlığı görse de çoğu genç dimağ ve hatta en eğitimli “beyaz yakalı” için renkli “ABD rüyası” hâlâ devam ediyor. Bir vizesi için her zorluk göze alınabiliyor, tüm hayat görüşü çöpe atılabiliyor; Amerika’da en dipten, bir pizzacıda, dükkânda veya meşhur bir şirkette/eğitim kurumunda, yeni bir hayat kurup “çocuğum için” veya sadece “itibarlı/zengin olabilmek için rüyalara sahibim” denilebiliyor ve bu uğurda “ülkemize gelmek zaten zor” ama “hâlâ istiyorsanız tüm sosyal medya unsurlarınıza kadar bakıp, sizi her anınızda kontrol edeceğiz” diyen oldukça imalı ve açık ABD elçilik duyurularına dahi, aynı açıklıkta bir tepkiden çekinilebiliyor.
Diğer bir deyişle, son 80 yıla benzer şekilde, ABD öncülüğündeki kültürel ve siyasi hegemonyanın modernizm dürtüsüyle harmanlanmaya devam ettiği günümüzde, buna tam uyum göstermek isteyen ve bunun için otosansürde dahi zirveye çıkmakta beis görmeyen nesillerin ardı arkası hâlâ kolay kolay kesilecek gibi durmuyor.
Rüyanın kâbusu: Vietnam’dan Irak’a, Filistin’den sürekli savaş hâline
Amerikan Rüyası’nın dış politikadaki karşılığı, çoğu zaman “özgürlük”, “demokrasi” ve “insan hakları” söylemleriyle meşrulaştırılan askerî müdahaleler oldu. Vietnam Savaşı, bu söylemin ilk büyük kırılma anıydı. İlk televizyon ekranlarından evlere giren napalm bombası görüntüleri, ABD’nin ahlaki üstünlük iddiasını ciddi biçimde sarstı ve Amerikan Rüyası’nın karanlık yüzünü görünür kıldı. Ama reddedilemeyecek bir olgu olarak da kâbusa dönen bu rüyayı çekilebilir kılan en önemli husus olan “bireyin fikir özgürlüğü” ve “ifade hürriyeti” kavramları da keza aynı kaynaktan çıkmaya devam etti. Örneğin bir Oliver Stone klasiği 1986 tarihli Vietnam Savaşı eleştirisi, “Platoon/Müfreze” filmini ve daha nicelerini izlerken, belki de “kendi günahımı yine en iyi ben işlerim ve yüzleşirim ve hatta ayrı bir sanata çeviririm” diyen bir Amerikan realitesi bugün hâlen karşımızda durmakta.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte rüyanın farklı evrelere gireceği düşünüldü; Francis Fukuyama (1952-hâlen yaşıyor) gibi esasen ataları Hiroşima/Nagazaki gerçeğiyle de yüzleşen, ancak kendileri 1950’ler sonrası bir yönüyle post-modern döneme ait “devşirme” gerçeğinin yeni mimarları hâline gelen “Amerikalı akademisyenler”, 1991 sonrasına, ABD lehine “tarihin sonu” dese de bunun yerine yeni düşmanlar ve yeni tehdit anlatıları üretildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Irak’ın işgali, Amerikan Rüyası’nın yeniden paketlenmiş hâliydi: demokrasi ihracı, güvenlik ve küresel istikrar. Sosyal bilimlere ve düşünce tarihine farklı bir soluk getiren Michel Foucault’nun (1926-1984) da altını çizdiği “disiplin” ve “güvenlik toplumu” analizleriyle bakıldığında, bu süreç yalnızca askerî bir müdahale değil; küresel ölçekte bir normalleştirme ve “denetim rejimi”nin kurulmasıydı. Sürekli savaş hâli, olağanüstü olanı yine sıradanlaştırdı.
Filistin meselesi ise Amerikan Rüyası’nın evrensellik iddiasını en çıplak biçimde ifşa etti denilebilir. Filistin’deki insani dram ve Birleşmiş Milletler’ce tasdik edilen soykırımı müteakip, farklı küresel ve bölgesel gelişmelerin de eşlik etmesiyle, uluslararası hukuk ve insan hakları, ABD dış politikasında bağlayıcı ilkeler olmaktan ziyade stratejik çıkarlarla uyumlu olduğu ölçüde işletilen araçlara en çıplak hâliyle bu dönem dönüştü diyebiliriz. Edward Said’in işaret ettiği gibi, “bazı hayatlar yas tutulmaya değer görülürken bazıları sistematik biçimde görünmezleştirildi”. Bu çifte standart, Amerikan anlatısının sadece “Küresel Güney” ve “Doğu” nezdinde değil, neden küresel manada hızla meşruiyet kaybetmeyi sürdüreceğini de açıkça göstermeye devam edecek görünüyor.
Rüyanın içerden çöküşü: “Ortalama Amerikalı” ve “Trump fenomeni”
Donald Trump’ın artık iyice kült bir anlatı hâline gelen “Nobel Barış Ödülü’yle duygusal ilişkisi”ni ve bu ödülü alamamasına verdiği tepkide somutlaşan “zaten çok da takmıyordum” mealindeki kimi ifadelerini, tarihsel Amerikan gerçekliğini ve insanlık üzerindeki etkilerini göz önüne alınca, basit bir popülist çıkıştan ibaret görmemek gerekir. Bu tür sözler, Amerikan toplumunda yaygınlaşan bir değer aşınmasının dışavurumu mudur; bu durum tartışmaya elbette açıktır. Öte yandan, anılan “Trump fenomeni”, Amerikan Rüyası’nın artık yukarı doğru toplumsal hareketlilik ve ortak refah vaadi sunamadığını da ortaya koymaktadır. Rüya, giderek savunmacı bir kimlik siyasetinin aracına dönüşmüş; korku, nostalji ve öfke üzerinden yeniden üretilmiştir.
Bu çerçevede, “ortalama Amerikalı” duruşu, küresel sorumluluklardan kaçınırken küresel ayrıcalıklardan vazgeçmemeyi hedefleyen çelişkili bir bilinç hâli gibi durmaktadır. Belki de farkında olmadığımız ise Trump öncesi “daha nazik” ve “yerleşik sisteme daha uygun” görünen, hatta ilk “siyahi başkan” gibi özellikleriyle oldukça “idealleştirilen” Barrack Obama gibi başkanlar döneminde de durumun “kapalı kapılar” arkasında esasen çok da farklı olmadığı gerçeğidir.
Ancak bugünkü medyatik ve “içsel çözülme” tabiatıyla ABD’nin küresel cazibesini de daha ciddi ve süratli biçimde aşındırmaktadır. Bir zamanlar taklit edilen Amerikan modeli, bugün giderek daha fazla sorgulanan ve eleştirilen bir örneğe dönüşmüştür. Amerikan Rüyası, umut vadeden bir gelecek tasavvurundan ziyade, kendi çelişkilerini yeniden üreten bir anlatı hâline çoktan gelmiştir.
Belki de bu nedenle bugünlerde, son 2 yıldır en yakın ortağı İsrail’le birlikte Filistin’de “soykırım”ın tanımını adeta tekrar yazan “Amerikan gerçekliğini”, bu defa, Trump ve yakın ailesi ile hükûmet üyeleri öncülüğünde bir “şirket” edasında kurulan ve Birleşmiş Milletler gibi evrensel kazanımları yok sayan kendine has “barış” ve “istikrar” kurulları suretinde kameralara yansımış olarak görüyoruz; bu “öz”den çok uzak “medyatik diplomasi” hamlelerinin geniş kitlelere bu kadar rahat sunulması ise nedense bizleri çok da şaşırtmıyor.
Zira yeni dönem “Amerikan gerçekliği”nin iş insanlarından Elon Musk gibi isimler de Trump’a benzeyen “açık sözlü”, “emellerini gizlemeyen” ve kimi yönleriyle “aşırıcı” özellikleriyle keza bu seneki Davos toplantılarına katılımlarında bu durumu tasdik ediyor; Musk verdiği son beyanatta kurulan sözde barış masalarının amacına, İngilizcenin fonetiğini de kullanarak güzel bir şekilde dokunduruyor: “piece or peace” – “bir pay/parça mı (kazanç manasında), yoksa (gerçek manada) barış mı”?
Aşılması gereken ideolojik bir rüya
Son olarak bu hafta, 2026 Davos Zirvesi’nden yansıyan görüntülerde İkinci Dünya Savaşı dünya düzeninin, ne kadar “sakat”, “tamamlanmamış” ve “Batı” kavramının onca günahına rağmen ne kadar “Batı taraftarı” olacak şekilde kurulduğunun tekrar şahitleri olduk. Ancak bu defa “Batı’nın en muktedir üyesi” ABD’nin güncel Başkanı Trump’a, düşünen ve irdeleyen kesimler adına ayrı bir teşekkür borçluyuz ki, bilhassa ikinci görev döneminin ilk yılını devirdiği bugüne kadar, isteyerek veya istemeyerek, söyledikleri ve yaptıklarıyla kurulan “sakat düzeni”nin itirafı niteliğinde yeni bir çağla bizleri oldukça da hızlı surette yüzleştirdi ve ne yazık ki daha şiddetli şekilde yüzleştirmeye devam edecek görünüyor.
Bu bağlamda, her geçen gün pekişen bireysel ve ruhsal bilinçlenme yolculuklarımızda, yazımız boyunca irdelediğimiz ve esasen herkesin oluşumuna bir yerinden katkıda bulunmayı sürdürdüğü bu türden bir “ABD gerçekliğini” “söndürecek” tutum, literal bir yıkımı değil; Amerikan Rüyası’nın evrensel ve kaçınılmaz bir gelecek olarak sunulmasının reddini ifade edecektir. Bu, tek merkezli bir dünya tahayyülüne karşı “modern”in ve modern insan olgusunun bize dayattıklarının tekil anlatılarından değil, “çoğul moderniteleri” ve esasen ABD’nin elinden hiç bırakmadığı “birey” ve “özgürlük” kavramlarını, öz muhteviyatlarını daha da güçlü ve tarafsız surette yeniden ele alarak, “alternatif toplumsal deneyimler”le birlikte daha da geliştirmeyi gerektirecektir.
Bu çerçevede, “Amerikan Rüyası”nı eleştirmek, Vietnam’dan bu yana hep zirvede olan ve ilginç şekilde dönüp dolaşıp tekrar aynı “Rüya”yı besleyen basit bir “anti-Amerikancılık” değildir. Aksine, bugün başta Trump öncülüğünde tekrar zirveye çıktığı müşahede edilen, “tek bir ulusal anlatının insanlığın tamamı adına konuşma yetkisi”ni sorgulamaktır. Bugün ihtiyaç duyulan şey, bu ideolojiyi, ister ekonomik ister siyasi veya akademik manalarda, yeniden parlatmak değil; ondan ve tarihsel bağlamına yerleştirip on yıllardır eriştiği yüksek tahribata sahip etkisinden gerçek manada özgürleşebilmektir. Çünkü akıllarda kalmalıdır ki, bazı rüyalar, gerçekleşmediklerinde değil, gerçekleşip kâbusa evrilseler dahi sorgulanmadıklarında, en tehlikeli safhaya varmış olacaklardır.