15 Temmuz'un 10. yılında kültlerle mücadele

Haberin Eklenme Tarihi: 14.07.2026 15:07:00 - Güncelleme Tarihi: 14.07.2026 15:10:00

Bugün 15 Temmuz 2026. Tam on yıl önce bu gece, Türkiye Cumhuriyeti’nin semalarında ölüm saçan çelik kanatlar, meydanları dolduran bir milletin göğsündeki sarsılmaz imana çarptı. O gece, insanlık tarihinin en karanlık, en sinsi ezoterik kültlerinden biri olan FETÖ, teolojik bir kamuflajla gizlediği kirli hançerini bu toprakların kalbine saplamak istedi. Vatanın tanklarını vatanın evlatlarına doğrultacak kadar gözü dönmüş, akılları ve iradeleri bir şarlatanın rüyalarına ipotek edilmiş mankurtlar, bin yıllık yurdumuzu ve bağımsızlığımızı tamamen teslim alarak devleti ele geçirmeye çalıştılar. Fakat unuttukları bir şey vardı. Bu topraklar, esaret zincirlerini kendi kanıyla eritenlerin vatanıydı. 15 Temmuz, askerî bir darbe teşebbüsünün ötesinde, bir milletin ruhunu, egemenliğini ve istikbalini topyekûn esaret altına alma hamlesiydi.

Türkiye Cumhuriyeti, o gece uçurumun kenarından dönmüş ve geçen on yılda yürüttüğü amansız, kararlı ve sarsılmaz mücadeleyle bu küresel şebekeyi hem yurt içinde felç etti hem de dünya genelinde köşeye sıkıştırdı. Aradan geçen on koca yılın ardından bugün, zaferimizin onurlu gururunu yaşarken, bu canavarla ve onun küresel benzerleriyle mücadelenin stratejik sınırlarını doğru kavramak zorundayız. Kültlerle mücadele; küresel ölçekteki tarihsel hatalardan ders çıkararak, “nasıl mücadele edilmediğini” ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin son on yılda attığı adımların neden tam olarak bu yanlış yollardan kaçınan meşru birer zafer olduğunu görmekle başlıyor.

Ruhları zorbalıkla özgürleştirmeye çalışarak mücadele edilmedi

FETÖ, “ışık evleri” adını verdiği izole hücrelerde genç beyinleri dünyadan koparmış, Robert Cialdini’nin ikna ilkelerini ve Margaret Singer’ın zihin kontrol metotlarını kullanarak adeta rasyonel dünyadan soyutlamıştı. 15 Temmuz gecesi kendi halkına bomba yağdıran hainlerin durumu, iradelerini “kâinat imamı” dedikleri o karanlık figüre teslim etmelerinin, yani “failliğin unutturulması” durumunun acı bir sonucuydu. Ancak bu derece ağır bir zihinsel esarete düşmüş bireyleri kurtarmak için geçmişte Batı’da uygulanan kaba kuvvet yöntemlerine başvurarak mücadele edilmedi. 1970'lerde popüler olan “deprogramming” (program bozma) yöntemi; kült üyelerinin zorla kaçırılması, hücrelere kapatılması ve inançlarını inkâr edene kadar uykusuz ve aç bırakılması gibi karanlık esaslara dayanıyordu.

İşkence ve zorbalık, esir alınmış bir zihni özgürleştirmez; aksine kültün “dış dünya bize düşman” şeklindeki apokaliptik telkinlerini doğrular ve örgüte olan bağlılığı bir inat hâline getirir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu ilkel ve travmatik Batı metotlarına asla tevessül etmedi. Son on yılda yürütülen tüm tasfiye ve yargılama süreçleri, tamamen adli şeffaflık, evrensel hukuk kuralları ve modern adalet mekanizmaları çerçevesinde yürütüldü. Devletimiz, bireyleri yasa dışı yöntemlerle tecrit etmek yerine, örgütün zihinsel manipülasyon ağlarını deşifre ederek hukukun ışığında yargıladı ve bu sayede dünya kamuoyunda mücadelenin meşruiyetine en ufak bir gölge düşürmedi.

Sınırları belirsiz, muğlak kanunların arkasına sığınarak mücadele edilmedi

Kültlerle savaşırken devletlerin en sık düştüğü hatalardan bir diğeri, hukukun meşru sınırlarını aşarak ucu açık, muğlak yasal düzenlemelerin arkasına sığınmaktır. Fransa’nın bu alandaki serüveni, ders niteliğindedir. Nisan 2024’teki yeni Anti-Kült Yasası ile getirilen “bağımsız psikolojik boyunduruk suçu” (sujétion psychologique), meşru inanç hürriyeti ile kült sömürüsü arasındaki o hassas çizgiyi yok etti. Nitekim Notre-Dame Katolik Misyoner Ailesi (FMND) davasında; manastır hayatının yüzyıllardır süregelen sessizlik ve itaat ritüelleri dahi savcılık tarafından “psikolojik boyun eğdirme yöntemi” sayılarak mahkûmiyete yol açtı.

“Psikolojik baskı” gibi kanıtlanması son derece güç ve muğlak kavramlar üzerinden yürütülen bir mücadele, inanç özgürlüğünü zedeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) nezdinde davaların kaybedilmesine neden olarak devletlerin elini zayıflatır. Türkiye, bu süreçte muğlak “zihin kontrolü” iddialarının arkasına sığınarak değil; somut, kanıtlanabilir ve anayasal düzene kasteden ağır suçlar üzerinden mücadele etti. Devletimiz; anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs, silahlı terör örgütü üyeliği, casusluk, evrakta sahtecilik ve kamu kaynaklarının gaspı gibi somut ceza hukuku normlarını işleterek mücadeleyi sapasağlam bir hukuki zemine oturttu. Bu sayede, meşru inanç hürriyeti titizlikle korunurken, devlet mekanizmalarını felç etmeye çalışan suç şebekesi adalet önünde hak ettiği cezaya çarptırıldı.

Sadece polisiye tedbirlerin dar çerçevesine sıkışılarak mücadele edilmedi

Kültlerin en tehlikeli yönü, “Sosyal Kimlik Teorisi” çerçevesinde bireysel kimliği yok edip yerine ortak bir grup kimliği inşa etmesidir. Bu sebeple mücadeleyi kelepçelerden, tutuklamalardan ve polisiye önlemlerden ibaret görerek mücadele edilmedi. Eğer mücadele polisiye baskıyla sınırlandırılsaydı, örgütün alt kadrolarında yapay bir “kurban ve mağduriyet” psikolojisi beslenmiş olurdu. Bu durum, cezaevlerinin veya yeraltı hücrelerinin yeni radikalleşme yuvalarına dönüşmesine zemin hazırlayabilirdi. Devletimiz son on yılda güvenlik odaklı adımlarla yetinmeyerek örgütün sosyo-ekonomik ve zihinsel beslenme damarlarını kurutacak çok boyutlu adımlar attı. Örgütün finansal can damarı olan devasa yapıları tasfiye edildi, eğitim ve medya alanındaki tekel araçları ellerinden alındı. Aynı zamanda, örgütün gerçek yüzünü ortaya koyan bilimsel, teolojik ve sosyolojik yayınlarla toplumsal bilinç yükseltildi, “Anlam Arayışı Teorisi” kapsamında bireylerin bu yapılara tekrar kaymasının önüne geçilmeye çalışıldı.

Liderin ölümüyle mücadelenin bittiği rehavetine kapılarak mücadele edilmedi

20 Ekim 2024'te elebaşı Fetullah Gülen'in ABD'de ölmesi, tabanda ölümsüzlük atfedilen o sahte mesihin kaybıyla derin bir inanç krizine ve yönetsel felce yol açtı. Ancak “Lider öldü, tehlike bitti” diyerek mücadele edilmedi. Karizmatik liderin ölümüyle rehavete kapılmak, canavarın kabuk değiştirerek hayatta kalmasına izin vermektir. Örgütün üst kurulu olan “Âli Heyet” içindeki Mustafa Özcan, Cevdet Türkyolu (ABD Kliği) ve Abdullah Aymaz (Avrupa Kliği) gibi isimlerin başını çektiği klikler, finansal gücü ellerinde tutarak küresel bir diaspora şebekesi olarak hayatta kalmaya çalışıyorlar. Bu süreçte gevşemek, yapının kendini Batı’da yeniden konumlandırmasına göz yummak demek olurdu. Türkiye Cumhuriyeti, bu konuda en ufak bir taviz veya rehavet göstermedi. Devletimizin kararlılığının ve ciddiyetinin en somut göstergesi, Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Mayıs 2026’daki “Çatı Davası” duruşmasında sergilediği duruştur. Diplomatik kanallarla elebaşının ölüm belgesi alınmış olmasına rağmen mahkeme, sembolik ve hukuki mücadelenin sürekliliğini vurgulamak amacıyla yakalama kararının yürürlükte kalmasına hükmetti. Bu tavır, devletimizin örgütün son hücresi dağıtılana kadar mücadeleyi sürdüreceğinin tüm dünyaya ilan edilmesiydi.

Onuncu yılın eşiğinde sonsuz ahit

15 Temmuz 2016 gecesi, bu aziz milletin evlatları can verdi ama vatanını namertlere teslim etmedi. Şehitlerimizin aziz hatırası, o gece göğe yükselen feryatlar ve ardından tutulan kahramanlık nöbetleri, bize zaferden ziyade akıl ve adaletle kuşanmış tarihî bir sorumluluk bıraktı. Kültlerle mücadele; o karanlık yapıların yöntemlerini taklit ederek, hukuksuzluğa saparak veya öfkeye yenik düşerek yürütülmedi. Türkiye Cumhuriyeti, bu canavarı yok etmek için tankların önüne bedenini siper etti fakat bunun yanında son on yılda hukukun üstünlüğünü koruyarak, finansal ve bürokratik damarları rasyonel adımlarla kurutarak ve sarsılmaz bir devlet ciddiyetiyle tasfiye harekâtına girişti. Onuncu yılında, tüm şehitlerimizin aziz ruhları şad olsun. Bu vatan, iradesini milletine ve devletine teslim eden hür evlatlarıyla sonsuza dek payidar kalacak…