Güne Bakan Cam Kırıkları: Yalanın gerçeği iyileştirdiği yerde
“Güne Bakan Cam Kırıkları”, yalnızlık, yas ve hayata tutunma çabasını sıra dışı bir dille sahneye taşıyor. Memet Baydur’un metni, Almıla Uluer Atabeyoğlu ve Kerem Atabeyoğlu’nun güçlü performanslarıyla, yalanla gerçeğin iç içe geçtiği büyülü bir karşılaşmaya dönüşüyor.
Tiyatro sahnelerimiz, zaman zaman öyle oyunlara ev sahipliği yapar ki, salondan çıktığınızda hayatın hem çok ağır hem de dayanılmaz derecede komik olduğunu bir kez daha hatırlarsınız. İşte "Güne Bakan Cam Kırıkları", tam da bu arafta duran, hüznü kahkahaya, yalanı gerçeğe teyelleyen o eşsiz yapımlardan biri. Bir park bankında, tesadüfen (ya da belki de kasten) yan yana düşen iki yabancının hikâyesi bu. İki yapayalnız insanın, sıradan bir günde, alışılmışın çok dışında bir iletişim kurarak birbirlerinin kabuklarını kırmalarını izliyoruz bu iki perdelik hikâyede.
Bu noktada kalemine her daim hayran olduğumuz, Memet Baydur’u anmadan geçmek olmaz. Baydur, "Güne Bakan Cam Kırıkları"nda insan ruhunun labirentlerinde dolaşırken, o bilindik üslubuyla izleyiciyi sürekli ters köşeye yatırıyor. Onun yarattığı karakterler, hayatın sillesini yemiş, bir kenara çekilmiş gibi görünseler de içlerinde patlamaya hazır bir yaşama arzusu (veya deliliği) taşıyorlar. Baydur, doğru olanla gerçek olan arasındaki o ince çizgiyi silikleştirerek, bize insanın hayatta kalma yollarının ne denli absürt olabileceğini gösteriyor.
Mecburi İstikamet Yapım imzası taşıyan oyunun sahnede devleşen isimleri ise Almıla Uluer Atabeyoğlu ve Kerem Atabeyoğlu. Bu usta ikili, hem yönetmen koltuğunda hem de sahnede harikalar yaratıyor. Aralarındaki muazzam uyum; metnin o hızlı, kelime oyunlarıyla dolu ve duygusal olarak zikzaklar çizen yapısını kusursuz bir ritimle seyirciye aktarıyor. Ayşe Sedef Ayter'in ışık tasarımı ve İklim Tamkan ile Efe Bahadır'ın müzikal dokunuşlarıyla zenginleşen bu reji; biz izleyiciyi a karakterlerle diz dize oturtup dertleşmeye davet ediyor.
Yalanlar, gerçekler ve sincaplar
Oyunun kalbinde, dışarıdan bakıldığında hiçbir ortak noktası olmayan bir kadın ve bir erkeğin karşılaşması, ardından çatışması ve anlaşması, daha doğrusu birbirini anlaması yatıyor. Yalnızlığın, yaşama tutunmanın, gerçek ile gerçekdışı hikâyenin bir hâl paylaşımında nasıl birleştiğini gösteriyor bize daha doğrusu. İki kişi… Birbirinin adlarını dahi bilmeden aylarca yarenlik eden iki kişi. Biz de bilmiyoruz adlarını; aralarında doğan muhabbetin büyüsüyle öğrenmeye gerek de duymuyoruz belki… Ama onları, belki gerçek belki değil anlattıkları hayat hikâyelerinden değil; kurdukları diyalogların ardındaki samimi duygulardan tanıyoruz. Bize, insana dair hakiki şeylerden… Dilerseniz, şimdi perde açılsın ve siz değerli okurlarla beraber bakalım bu ikiliye (bolca spoiler ile)…
Kadın; parkta "Yalnızlığın Oyuncakları" adlı kitabını okumaya çalışan, geçmişin ağırlığı altında ezilmiş, adaçayı ve uzun yürüyüşlerle steril, korunaklı bir fanus kurmuş kendine. Erkek ise tam bir muamma; sincaplarla konuşan, enerjik, sınırları ihlal eden, sürekli bir şeyler anlatan ve anlattıkça hem kadını hem de seyirciyi şaşkına çeviren bir "geveze". Başlangıçta kadının "Beni rahat bırakın, kitabımı okuyacağım" diyerek ördüğü duvarlar, adamın arsız ama bir o kadar da çekici deliliği karşısında yavaş yavaş çatlamaya başlıyor.
Diyalogların satır aralarına sızdığımızda, kadının bu steril yaşamının ardında kaybın getirdiği bir acının olduğunu görüyoruz. Eşini yıllar önce kaybetmiş, kendini oyalayarak geriye kalan hayatını tamamlamaya çalışıyor. Rutini hep aynı, bu aşinalıkla kapandığı fanusun sınırlarını çizmiş. Eşinden kalan birkaç plak, parkta oturarak okuduğu kitapları, penceresinde izlediği çocuklar… Parkta kitap okurken, yan banka oturan bir adam bozuyor bu bilindik döngüyü. “Fotoğraf gibiyiz” cümlesiyle… Dondurulmuş, hatta ölümün bir parçasıymış gibi zamanı bölen bir kare… Ortak bir anın içinde, inşa edilen ortak bir acının gölgesinde başlıyor merak, hayata dair filizlenen yeni bir ilgi ya da.
Adam başlıyor anlatmaya, yaşlıca bir adam -belki de değil. Teklifsizce anlatıyor, inanılması mühim olmayan ama inanılmaması can sıkan birçok şey anlatıyor. Fotoğrafı olsa ancak itimat edilecek şeyler anlatıyor; kadını güldüren, şüpheye düşürse bile güven telkin eden, hayatın garip masallarını anlatıyor. Bazen polis, bazen tır şoförü, bazen gemici, bazen koruma oluyor; İtalya’ya, İsviçre’ye, Almanya’ya uzanıyor maceraları… Ve bir acı dolanıyor etrafta hem yalan hem gerçek, anlattığı pek çok masalla birlikte. Bir ölüm, bir evlat kaybı… Ama ne doğru ne de değil, gerçek olan tek şey sadece acı. Yalan olmayan tek şey.
Adamın anlattığı hikâyeler, başlı başına birer edebî şölen tabii. Nazım Hikmet’le meyhanede içip uzun uzun sohbet etmekten, Picasso'dan bir sigara paketinin arkasına çizilmiş orijinal bir resim almaya; omzunda Albert Einstein'ın Cenevre'de bir çocuk parkında hıçkıra hıçkıra ağlamasından, Orhan Veli ile Ankara'da sıra arkadaşı olmaya kadar uzanan akıl almaz palavralar silsilesi... Adam bu hikâyeleri öyle bir inançla, öyle bir detayla anlatıyor ki (Nazım'ın Vakko eşarbı, Mudo ayakkabıları gibi şahane anakronik alaylarla birlikte), yalanın kendisi gerçeğin tahtına oturuyor. Çünkü adamın yalanları, sıradan ve acımasız hayatın katı kurallarına karşı bir başkaldırı, hayata katlanabilmek için kurulmuş muazzam bir savunma mekanizması. Kadın, belki de bu yüzden erkeğin dünyasına sızan "yalanlar"la yeniden nefes almaya başlıyor.
Tabii bu noktada oyun, "Yalan nedir, gerçek nedir?" sorgulamasını ustalıkla yapıyor. Kadın başta adamın kuru sıkı salladığını düşünüp ona dirense de zamanla bu hikâyelere -ve adamın kendisine- tutunuyor. Adamı sekiz ay boyunca o parkta göremeyince yaşadığı telaş, "Seni çok merak ettim. Senin hakkında bin yıl hayat hikâyesi kurdum kafamda" itirafı, insanın insana olan o ilkel ihtiyacının kusursuz bir dışavurumu olarak ortaya çıkıyor. Adamın absürt dünyası, kadının o renksiz, yaslı fotoğrafını yırtıp atıyor. Çünkü bazen, birlikte inanılan renkli yalanlar, tek başına çekilen acı gerçeklerden çok daha iyileştiricidir.
Oyunun finaline doğru bu iki yaralı ruhun dansı, küçük bir kuşla taçlanıyor. Kadının o "hürriyet insanı tehdit eden bir durumdur" diyerek reddettiği sorumluluk hissini ve hayata bağlanma korkusunu kırmak için adamın banka bıraktığı bir saka kuşu... Adam kadını, yalnızlığın o uyuşturan konforundan çekip çıkarıyor, bir başka canlının sorumluluğunu almaya, yani yeniden "yaşamaya" mecbur bırakıyor. Bu jest, sadece bir hediye değil; "Ben buradayım, seni görüyorum ve hayata dönmeni istiyorum" demenin de en şiirsel hâli…
Yeni bir başlangıcın, hayata yeniden tutunmanın bir sembolü olarak ikisinin arasına konuk oluyor. Yalanlardaki, daha doğrusu masallardaki kahramanların isimlerinden ilhamla. Ve nihayet hayat, bu kahramanlarla örülü dünyada yeniden başlıyor.
Hüznün tatlı tebessümü
Toparlamak gerekirse; "Güne Bakan Cam Kırıkları", modern zamanların o kalabalıklar içindeki ıssızlığına, yas tutmanın insanı taşlaştıran ağırlığına ve zihnin kendini efsanelerle nasıl yeniden yaratabileceğine dair yazılmış zarif bir başyapıt. Memet Baydur’un o enfes kalemiyle, Almıla ve Kerem Atabeyoğlu’nun müthiş yorumu birleştiğinde ortaya, edebiyat ve tiyatro tutkunlarının zihninde uzun süre yankılanacak bir seyir zevki çıkıyor.
Hayatın acımasız gerçeklerine karşı bir Picasso resmiyle, bir Nazım Hikmet anısıyla ya da sadece minik bir saka kuşuyla direnmek isteyen herkesin, bu bankta oturup o efsunlu sohbete kulak kabartması gerek bence. Kim bilir, belki de hepimiz kendi sincaplarımızla konuşmaya başlasak, dünya çok daha katlanılabilir bir yer olur.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.