“İlk Işıktan Geleceğe” ekibi: “Bu ilerlemenin merkezinde hâlâ insan mı var?”
Haberin Eklenme Tarihi: 9.10.2026 10:13:00 - Güncelleme Tarihi: 9.10.2026 10:24:00“İlk Işıktan Geleceğe” oyununun adından itibaren insanlığın geçmişinden geleceğine uzanan bir yolculuk vadediyor. İnsanlığın ilk üretimlerinden bilim ve teknolojiye uzanan bu geniş hikâyeyi yaklaşık 20 dakikalık bir tiyatro oyununa aktarırken anlatının hangi dönüm noktalarını öne çıkarmayı tercih ettiniz?
Cem Sel: “İlk Işıktan Geleceğe”yi bir tarih anlatısı olmaktan çok, insanın dönüşümünü anlatan teatral bir yolculuk olarak ele aldık. Bizim için başlangıç noktası Göbeklitepe oldu. Çünkü Göbeklitepe yalnızca geçmişe ait arkeolojik bir alan değil; insanın birlikte üretme, bir araya gelme, düşüncesini somutlaştırma ve kendisinden daha büyük bir yapı kurma iradesinin çok güçlü bir göstergesi. Göbeklitepe'deki T biçimli dikilitaşlar ve yaklaşık MÖ 9600–8200 arasına tarihlenen yapılar, insanlığın önemli dönüşüm dönemlerinden birine ışık tutuyor. Bu nedenle oyunda tarihî olayları tek tek sıralamak yerine bir “ilk”ler zinciri kurduk: İlk ateş, ilk ışık, ilk birliktelik, ilk üretim, ilk düşünce, ilk bilgi ve nihayet insanın bilgiyi teknolojiye dönüştürmesi…
Oyunun başlangıcındaki ateş, yalnızca karanlığı aydınlatan fiziksel bir unsur değil. İnsanın karanlığa karşı ilk itirazı. O ateşten bugünün teknolojisine, oradan da geleceğe uzanan bir çizgi kurduk. Dolayısıyla “İlk Işıktan Geleceğe” bizim için aslında insanın kendi sınırlarını aşma hikâyesi.
“Zaman ilerledikçe hareketler değişiyor; beden dikleşiyor, çoğalıyor, hızlanıyor, üretmeye başlıyor”
Bu kadar geniş bir zaman dilimini 20 dakikaya sığdırırken nasıl bir sahneleme dili kurdunuz? Fiziksel tiyatro, müzik ve görsel teknolojiler, insanlığın dönüşümünü anlatan bu akışta nasıl bir rol üstleniyor?
C.S: Burada en önemli tercihimiz, metne değil bedene yaslanmak oldu. Oyunu klasik anlamda diyalog ağırlıklı bir tiyatro olarak düşünmedik. Oyuncuların bedenleri bizim anlatım aracımız oldu. Bu nedenle hareket tiyatrosundan yararlandık. Oyuncunun bedeni bazen bir insanı, bazen topluluğu, bazen doğayı, bazen de bir makineyi temsil ediyor.
Oyunculuk çalışmalarında karakterin yalnızca psikolojik durumundan hareket etmek yerine eylem, amaç, ritim, enerji ve fiziksel durum üzerinden ilerledik. Stanislavski'nin eylem ve amaç merkezli yaklaşımından beslenirken, fiziksel tiyatronun beden ve mekân ilişkisini de anlatının merkezine aldık. Michael Chekhov'un imge ve fiziksel ifade anlayışının açtığı alanlar da bu tür bir çalışmada önemli bir referans oluşturuyor.
Örneğin ilk bölümde oyuncunun bedeni henüz bireysel bir karakterden çok insanlığın ortak bedenini temsil ediyor. Zaman ilerledikçe hareketler değişiyor; beden dikleşiyor, çoğalıyor, hızlanıyor, üretmeye başlıyor. Böylece oyuncunun bedeni üzerinden: “Doğa → İnsan → Topluluk → Üretim → Bilim → Teknoloji → Gelecek” ilişkisini kurmaya çalıştık.
Müzik de bu dönüşümün ritmini taşıyor. Video tasarımı ise zamanın ve mekânın değişimini görünür kılıyor. Özellikle Göbeklitepe'nin taşlarından başlayıp günümüz teknolojik görüntülerine ve geleceğe doğru ilerleyen görsel dünya, oyuncuların bedenleriyle paralel hareket ediyor. Yani sahnede üç temel anlatıcı var: Oyuncunun bedeni, müzik ve görüntü.
“Geleceğe bakarken aslında yeniden insana dönmek istedik”
Oyunda bilim ve teknolojiyi yalnızca insanlığın ilerleme hikâyesi olarak mı ele aldınız, yoksa insanın teknolojiyle kurduğu ilişkiye dair bir sorgulama da yapmak istediniz mi?
C.S: Kesinlikle yalnızca bir ilerleme hikâyesi anlatmak istemedik. Çünkü teknoloji insanın ürettiği bir şey. Fakat zaman içerisinde insanın hayatını dönüştüren, hatta insanın davranışlarını yeniden şekillendiren bir güce dönüşüyor. Oyunun temel sorularından biri şu: “İnsanın ürettiği teknoloji, gelecekte insanı nereye taşıyacak?” Ancak bunu seyirciye doğrudan bir soru olarak sormak yerine beden ve görüntü aracılığıyla hissettirmeyi tercih ettik.
Başlangıçta ateşi kontrol eden insanı görüyoruz. Sonra insanın üretim gücü artıyor. Bilgi çoğalıyor, teknoloji gelişiyor ve sonunda insanın çevresini dönüştürme kapasitesi olağanüstü bir noktaya ulaşıyor. Fakat burada bizim için önemli olan; yalnızca “Ne kadar ilerledik?” sorusu değil, “Bu ilerlemenin merkezinde hâlâ insan mı var?” sorusuydu. Bu nedenle finali yalnızca teknolojik bir gösteri olarak tasarlamadık. Geleceğe bakarken aslında yeniden insana dönmek istedik. Çünkü bizim için geleceğin en ileri teknolojisi bile insanın hayal etme, üretme, paylaşma ve birlikte yaşama yeteneğinin önüne geçmemeli.
“‘Işık’ benim için oyunun en temel metaforu”
“İlk Işıktan Geleceğe” oyununun TEKNOFEST gibi bilimin, teknolojinin ve geleceğin merkezde olduğu bir platformda seyirciyle buluşması, oyunun mesajına farklı bir anlam katıyor. Özellikle çocuk ve gençlerin izleyici olduğu böyle bir ortamda tiyatronun bilim ve teknolojiyle nasıl bir bağ kurabileceğini düşünüyorsunuz?
C.S: TEKNOFEST'in Şanlıurfa'da, insanlık tarihinin en eski kültürel katmanlarından biriyle teknolojiyi aynı zeminde buluşturması bizim için çok anlamlıydı. 2026 TEKNOFEST'in Şanlıurfa'da düzenlenmesi de geçmişten alınan ilhamın geleceğin teknolojileriyle buluşturulması fikrini özellikle güçlendirdi. Biz de tiyatronun bu iki dünya arasında bir köprü olabileceğine inandık. Çünkü tiyatro da aslında çok eski bir teknoloji. İnsan, binlerce yıl önce bir araya geldi; bedenini, sesini, ritmini ve hikâyesini kullanarak başka insanlara bir şey anlattı.
Bugün ise aynı insan görüntü teknolojilerini, ışığı, sesi, dijital tasarımı ve yapay zekâ gibi yeni teknolojileri kullanıyor. Ama özünde değişmeyen şey şu: İnsan hâlâ anlatmak istiyor. “İlk Işıktan Geleceğe”de bizim yapmak istediğimiz tam olarak buydu. Teknolojiyi tiyatronun karşısına koymak değil, teknolojiyi tiyatronun anlatım araçlarından biri hâline getirmek. Özellikle çocukların ve gençlerin bu oyunu izlemesi bizim için çok değerli. Çünkü onların karşısında yalnızca geçmişi anlatmak istemiyoruz; onlara “Sizin de geleceğin hikâyesini yazma gücünüz var” duygusunu bırakmak istiyoruz.
“Benim için ‘İlk Işık’, insanlığın ‘Ben buradayım ve karanlığın içinde bir şey keşfedebilirim’ dediği andır”
“İlk Işık” sizin için neyi temsil ediyor? İnsanlığın ilk keşiflerinden bugünün teknolojisine, oradan da geleceğe uzanan bu yolculukta ışığı nasıl bir metafor olarak konumlandırdınız?
C.S: “Işık” benim için oyunun en temel metaforu. Başlangıçta ışık, insanın karanlığı yenme çabasıdır. Ateşin bulunmasıyla birlikte insan yalnızca karanlığı aydınlatmıyor; geceyi uzatıyor, çevresini dönüştürüyor, kendisine yeni bir yaşam alanı açıyor. Sonra ışık değişiyor. Ateşten bilgiye, bilgiden bilime, bilimden teknolojiye ve teknolojiden geleceğe dönüşüyor. Bu nedenle oyunda ışığın rengi, hareketi ve görüntüsü de zaman içerisinde değişiyor.
Göbeklitepe'nin taşlarıyla başlayan görsel dünya, insanın üretim ve düşünce serüveniyle birlikte dönüşüyor ve günümüzün teknolojik dünyasına ulaşıyor. Video tasarımında da bu düşünceyi takip ettik. Göbeklitepe'nin taşlarından başlayan görsel yolculuk, insanlığın bugünkü teknolojik dünyasına ve geleceğe doğru genişliyor. Böylece video yalnızca arka planda kullanılan bir dekor olmaktan çıkıyor; oyunun anlatıcısı hâline geliyor.
Benim için “İlk Işık”, insanlığın “Ben buradayım ve karanlığın içinde bir şey keşfedebilirim” dediği andır. Bugün elimizde bilgisayarlar, yapay zekâ, uzay teknolojileri ve sayısız bilimsel gelişme olabilir. Ama bütün bunların kökünde hâlâ o ilk merak var. Bir insanın karanlığa bakıp ışığı araması. Ve belki de oyunun en önemli cümlesi burada ortaya çıkıyor: “İlk ışık ateşti ama insanlığın asıl ışığı meraktı.”
Biz “İlk Işıktan Geleceğe”yi tam da bu düşünce üzerine kurduk. Göbeklitepe'den bugüne uzanan yaklaşık on binlerce yıllık insanlık serüvenini 20 dakikaya sığdırırken amacımız bütün tarihi anlatmak değil, insanın değişmeyen özünü, değişen dünyası üzerinden görünür kılmaktı. Göbeklitepe'nin insanlık tarihindeki önemli dönüşüm noktalarından biri olması da bu başlangıcı anlamlı kılıyor. Çünkü teknoloji değişiyor, çağlar değişiyor, araçlar değişiyor fakat insanın merakı, hayal kurma ve geleceği inşa etme arzusu değişmiyor.
“Sözlerle değil, bedenimizle ve dans ederek var ediyoruz”
TEKNOFEST’te izleyiciyle buluşan “İlk Işıktan Geleceğe” oyununda canlandırdığınız karakteri ve onun hikâyedeki yerini sizden dinleyebilir miyiz? Bilim, tarih ve geleceği odağına alan böyle tematik bir oyuna ve role hazırlanırken nasıl bir prova süreci geçirdiniz?
Sevgi Doğan: "İlk Işıktan Geleceğe” bir ensemble çalışmasının ürünü. Bu nedenle benim canlandırdığım karakter de oyundaki diğer karakterler gibi aslında büyük bir bütünün parçası. Biz bütün olarak insanlığın ilk oluşumundan, ilk ışığından bugüne; teknoloji çağının ışığına ulaşan evrimini anlatıyoruz. Hikâyede hepimiz insan olarak, bu ışığın birer parçası olarak yer alıyoruz.
Bunu da sözlerle değil, bedenimizle ve dans ederek var ediyoruz. Oyunumuz bir hareket tiyatrosu. Bu noktada koreografımız sevgili Ece Burçin Mazmanoğlu’nun emeği çok büyük.
Role ve oyuna hazırlanma sürecinde hem koreografımız hem de yönetmenimiz bize sürecin içinde çok destek oldular. İyi bir dramaturjik çalışma ve yoğun bir bedensel çalışma gerçekleştirdik. Yaklaşık 20 dakikalık bir sürede insanlığın çok uzun bir hikâyesini anlatmak, bizim için hem fiziksel hem de oyunculuk açısından farklı bir deneyimdi. Ekip olarak bu çalışmanın içinde olmaktan çok mutluyduk. Birlikte hareket etmenin, birlikte üretmenin ve bir ekip olarak var olmanın hazzını yaşadığımız, bizim için çok verimli ve keyifli bir süreç geçirdik. Bu konuda ekipçe hemfikiriz.
“Tiyatronun böyle büyük, bilim ve teknoloji odaklı bir organizasyonun içinde yer alması çok kıymetliydi”
Geleneksel tiyatro salonlarının ötesinde devasa bir festival alanında, enerjisi yüksek genç ve çocuk bir kitleye oynamak nasıl bir deneyimdi? TEKNOFEST sahnesinin atmosferi ve seyircinin canlı tepkileri performansınızı nasıl besledi?
S.D: Çok güzeldi. Gerçekten “iyi ki” dediğimiz bir deneyim oldu. Farklı sahnelerde yer alma, farklı atmosferleri deneyimleme şansımız olsa da TEKNOFEST atmosferi bambaşkaydı.
Festivalin enerjisi, insanların ilgisi ve merakı bizi de çok heyecanlandırdı. Ürettiği şeyin seyirci tarafından karşılık bulduğunu hissetmek, bir sanatçı için büyük bir keyif.
Her oyun provadan daha canlı, daha enerjik ve daha keyifli olur. Burada da yine böyle oldu. Bunda sahnenin atmosferinin ve seyircinin enerjisinin çok büyük etkisi vardı. Seyircinin festivalin heyecanına ve enerjisine kapılarak gösterdiği ilgiyi sahnedeyken doğrudan hissedebiliyorduk. Bu da bizim enerjimizi besleyip oyuna yansıyordu. Tiyatronun böyle büyük, bilim ve teknoloji odaklı bir organizasyonun içinde yer alması çok kıymetliydi.
“Gençlerin teknolojiyle tüketen değil, sorgulayan, üreten ve hayal eden bir ilişki kurabilmesi çok önemli”
Sanat ve teknolojinin bu şekilde aynı sahnede buluşmasının gençlerin hayal gücüne katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz? Oyunu izleyen gelecek nesillere sahneden bırakmak istediğiniz en temel mesaj neydi?
S.D: Sanatın en iyi öğretmenlerden biri olduğunu düşünüyorum. Özellikle hayal gücünü besleyen en kuvvetli araçlardan biri. Bu nedenle sanat ve teknolojinin aynı sahnede buluşması, bizim için çok anlamlıydı. Teknolojiyi sanat aracılığıyla anlatmak, anlatılan hikâyeyi daha etkili ve akılda kalıcı bir hâle getirirken seyircinin de hayal gücünü besledi. Bunu seyircinin tepkilerinden de gözlemledik.
Oyunda vurgulamak istediğimiz en temel mesajlardan biri ise teknolojiye bakışımızla ilgili. Teknolojinin zararlarını zaman zaman o kadar çok konuşuyoruz ki bize sağladığı imkânların ve hayatımıza kattığı değerlerin farkına varmayabiliyoruz. Bizim için asıl mesele, teknolojiyi nasıl kullandığımız, onu kimlerin nasıl yönlendirdiği ve insanlığın teknoloji çağında bu gelişime nasıl eşlik edeceği.
Ve en önemlisi, teknolojiyle birlikte gelişirken insan olmanın getirdiği sorumlulukları da unutmamamız gerektiğini düşünüyorum. Özellikle gençlerin teknolojiyle tüketen değil, sorgulayan, üreten ve hayal eden bir ilişki kurabilmesi çok önemli. Çünkü geleceği yalnızca teknoloji şekillendirmeyecek; o teknolojiyi nasıl kullanacağımıza karar veren insanlar şekillendirecek.