Gerçek hikâye: The Amityville Horror

Haberin Eklenme Tarihi: 1.06.2026 20:46:00 - Güncelleme Tarihi: 4.06.2026 21:26:00

1970’li yıllar, popüler kültür ve korku sineması için tüm sınırların yıkıldığı, tekinsiz bir devrim dönemiydi. Korku, artık eski dönemin gotik şatolarından ve uzak diyarlarından sıyrılıp modern yaşamın dünyasına, korunaklı zannedilen banliyö yaşamının ve çekirdek ailenin mahremiyetine kadar sızıyordu. Bu süreçte sinema, çiğ vahşete dayalı acımasız bir anlatıyla seyircileri kuşatmıştı. Tobe Hooper’ın The Texas Chain Saw Massacre (1974) ile başlattığı bu akım, yerleşik burjuva ailesinin aslında ne kadar kırılgan ve savunmasız olduğunu yüzlerine vururken; 1977 yılına gelindiğinde Wes Craven, The Hills Have Eyes ile taşranın bu medeniyetten uzak gerilimini sürdürmeye devam ediyordu. Edebiyat dünyasında da bu mekânsal ve psikolojik dönüşümün öncülüğünü, 1974’te Carrie ile görkemli bir çıkış yapan Stephen King üstlenmişti. King, 1977 yılının tam da Ocak ayında üçüncü romanı olan The Shining’i yayımlayarak korkuyu otel koridorlarına ve klostrofobik bir aile içi şiddetin içine sokarak edebi bir devrim gerçekleştiriyordu.

Ancak sinemadaki asıl büyük kırılma, korkunun çehresini dinî ve ruhani bir paranoid boyuta taşıyan yapımlarla yaşandı. 1976 yapımı The Omen, o güne dek eşine az rastlanan bir etkiyle kitlesel bir histeriye ve derin bir teolojik korkuya neden olan büyük bir şok dalgası yarattı. Fakat şüphesiz 70’ler korku sinemasını ve tüm dünyayı etkisi altına alan, yıllar sonra bir klasik olarak değerlendirilecek, en tehlikeli seri katilleri bile etkileyecek olan asıl başyapıt The Exorcist (1973) oldu. 1971 yılında yayımlanan, William Peter Blatty'nin gerçek bir vakadan esinlenerek kaleme aldığı The Exorcist romanının başarısı ve sonrasında gelen sinema filmi, kurgu ile gerçeğin arasındaki çizgiyi bulanıklaştırarak yayıncıların ve yapımcıların gözünü tamamen açmıştı. Okuyucu ve sinema seyircisi artık saf fantezi değil, “gerçekten yaşanmış olma ihtimali olan” taze, karanlık ve doğaüstü iddiaları talep ediyordu.

Tam da bu teolojik paranoyaların, aile içi çöküşlerin ve “yaşanmış hikâye” arayışının zirve yaptığı bir dönemde, The Exorcist’in açtığı yoldan yeni bir fenomen çıkageldi. 1977 yılının Eylül ayında Amerikan edebiyat dünyası ve popüler kültürü, kapağında büyük harflerle “Gerçek Bir Hikâye” (A True Story) ibaresiyle satışa sunulan bir kitapla büyük bir heyecan dalgası yarattı:

The Amityville Horror

Profesyonel bir belgesel senaristi olan Jay Anson tarafından kaleme alınan bu eser, o üç katlı Hollanda sömürge tarzı eve büyük umutlarla taşınan Lutz ailesinin 28 günlük kronolojik çöküşünü anlatır. George ve Kathy Lutz çifti, üç çocukları ve köpekleriyle birlikte Long Island’daki bu rüya evi çok ucuz bir fiyata satın aldıklarında, o mülkle birlikte gelen görünmez bir laneti de devraldıklarını henüz bilmiyorlardı. Anson’ın kurguladığı olay örgüsü, sıradan bir banliyö yaşamının adım adım deliliğe ve histeriye evrilmesini gün gün, saat saat kaydeder.

Kâbus, ailenin taşındığı ilk gün evi kutsamaya gelen Peder Mancuso’nun, boş bir odada görünmez bir el tarafından tokatlanması ve kulağına fısıldanan tekinsiz bir “Defol!” sesiyle şehirden kaçmasıyla başlar. Bu andan itibaren ev, sakinlerine karşı görünmez bir savaşa girişir. Evin babası George Lutz, her gece katliamın işlendiği tam saatte, 03:15’te, bilinmeyen bir güç tarafından uyandırılmaya başlar. Vücut ısısı sürekli düşen, odun kesmek ve şömineyi yakmak konusunda hastalıklı bir saplantı geliştiren George, yavaş yavaş evin bir önceki sahibi Ronald DeFeo’nun fiziksel ve ruhsal suretine bürünmektedir. Evin duvarlarından ve kapı kilitlerinden kaynağı belirsiz yeşil, yapışkan sıvılar sızar; kış ortasında evi sinek sürüleri istila eder; kapılar ve pencereler kendi kendine açılıp kapanırken, haçlar ters dönmesi gibi fiziksel tezahürlerle dehşet tırmanır.

Olay örgüsünün en tekinsiz katmanı ise çocukların bu görünmez dünyaya dâhil edilmesidir. Çiftin küçük kızı Missy, sadece kendisinin görebildiği, pencerelerin ardında parıldayan kırmızı gözlere sahip, “Jodie” adında şeytani bir domuz figürüyle arkadaşlık kurar. Kathy Lutz aynaya baktığında kendini yaşlı bir cadı olarak görmeye başlar, hatta yatağında havaya yükseldiği dehşet anları yaşar. George’un deliliğin sınırını aşıp ailesine baltayla saldırma noktasına geldiği 28. günün gecesinde, evin içindeki doğaüstü şiddet katlanılamaz bir boyuta ulaşır. Duvarlar inler, mobilyalar havada uçuşur ve Lutz ailesi, canlarını kurtarmak için tüm eşyalarını, hatta hayallerini bile o evde bırakarak arkalarına bakmadan kaçar.

Okuyucuyu büyüleyen şey, bu olayların basit bir edebî fantezi değil, mahkeme kayıtlarına geçmiş gerçek bir toplu katliam olan DeFeo cinayetlerinin gerçek bir toplu katliamın hemen ardından yaşanmış olduğu iddiasıydı. Eser kısa sürede New York Times'ın en çok satanlar listesine yükseldi ve dünya çapında 10 milyondan fazla satarak yayıncılık tarihinin en kârlı korku kitaplarından biri hâline geldi.

Jay Anson’ın kitabı milyonları peşinden sürükleyen edebî bir fenomene dönüştüğünde, Hollywood’un bu pastadan payını alması gecikmedi. Bağımsız sinemanın öncü stüdyosu American International Pictures (AIP), kitabın haklarını satın alarak 4,7 milyon dolar gibi mütevazı bir bütçeyle projeyi hayata geçirdi:

The Amityville Horror (1979)

Yönetmen koltuğuna, ticari korku klişelerinden ziyade karakterlerin psikolojik çöküşlerine odaklanmayı seven tecrübeli isim Stuart Rosenberg oturdu. Rosenberg, bu filmin canavarların ya da hayaletlerin tüm anlatıyı üstlendiği bir yapım olmasını istemiyordu. “Amerikan Rüyası”nın ve kutsal aile yapısının parça parça dağılışının sinematik bir kurguyla çözümleyerek farklı bir yol izledi.

George Lutz rolü için dönemin karizmatik aktörü James Brolin, Kathy Lutz rolü içinse Superman filmiyle yıldızı parlayan Margot Kidder seçildi. Her iki oyuncu da projeye başlangıçta oldukça şüpheci yaklaşıyordu. James Brolin, senaryoyu kabul etme anını sonraları bir röportajında tekinsiz bir anıyla anlatacaktı:

Gece yarısı tam senaryonun en gerilimli, en karanlık yerini okurken odadaki pantolon askım birden büyük bir gürültüyle yere düştü! Korkudan havaya sıçradım. İşte o an bu filmde oynamam gerektiğini anladım.

Yapım ekibinin karşılaştığı ilk engel, New York Amityville’deki gerçek evin sahiplerinin ve yerel yönetimin çekimlere kesinlikle izin vermemesiydi. Cinayetlerin ve medyanın yarattığı kaostan bıkan kasaba halkı, kapılarını Hollywood’a tamamen kapatmıştı. Bunun üzerine yapımcılar, New Jersey’deki Toms River kasabasında, gerçek eve mimari olarak tıpatıp benzeyen üç katlı Hollanda sömürge tarzı bir ev buldular. Evin pencereleri, orijinal “içinde bir iblis saklayan, insana bakan gözler” şeklindeki ikonik pencerelere dönüştürüldü.

Çekim süreci başladığında stüdyo, pazarlama stratejisinin bir parçası olarak medyaya sürekli sette doğaüstü olaylar yaşandığı, filmin lanetli olduğu dedikodularını pompalıyordu. Ancak başrol oyuncuları Brolin ve Kidder, yıllar sonra verdikleri demeçlerde sette hiçbir paranormal olaya şahit olmadıklarını, asıl gerilimin filmin yapım sürecindeki kaostan kaynaklandığını itiraf ettiler. Özellikle Peder Delaney rolündeki usta oyuncu Rod Steiger, sahnelerinde o kadar yoğun bir dinî ve ruhsal histeri yaşıyordu ki, çekimler bittiğinde tüm set ekibi kendisini fiziksel olarak tükenmiş hissediyordu. Üstelik gerçek Lutz ailesi ve bazı perde arkası yapımcılar sürekli sete gelip yönetmen Rosenberg'in işine müdahale etmeye çalışıyor, çekim alanını neredeyse bir arı kovanına çeviriyordu.

27 Temmuz 1979’da vizyona giren The Amityville Horror, sinema eleştirmenleri tarafından yerden yere vuruldu. Dönemin acımasız eleştirmenleri filmi “tekdüze, fazla melodram yüklü ve abartılı” bulmuştu. Ancak sinema salonlarının önünde uzanan kilometrelerce kuyruk, seyircinin eleştirmenlerle aynı fikirde olmadığını gösteriyordu.

Kapısında büyük harflerle “Gerçek Bir Hikâyeden Uyarlanmıştır” yazan salonlar dolup taşıyor, Lalo Schifrin’in çocuk ninnisini andıran o tüyler ürpertici, Oscar adayı film müziği salondakilerin kemiklerini sızlatıyordu. Film, sadece Kuzey Amerika'da 86 milyon dolardan fazla (dünya çapında ise yaklaşık 90 milyon dolar) hasılat elde etti. Enflasyon oranlarıyla hesaplandığında bu bütçe, günümüzde yaklaşık 390 milyon dolarlık devasa bir servete denk gelmektedir.

Bu muazzam başarı, batmakta olan bağımsız stüdyo AIP’yi ihya etmekle kalmadı; The Amityville Horror’ı o döneme kadar yapılmış en yüksek hasılatlı bağımsız korku filmlerinden biri hâline getirdi. Hollywood artık altın yumurtlayan yeni tavuğunu bulmuştu: Bu başarı, sonraki 40 yıl boyunca vizyona girecek onlarca devam filminin, yeniden çevrimin, taklitlerin ve modern “perili ev” sinemasının önünü açacaktı.

Peki ya The Amityville Horror kitabına ve defalarca kez sinema filmlerine uyarlanan bu hikâyenin gerçeklerle olan bağlantısı aslında neydi?

DeFeo cinayetleri

Hollywood’un göz alıcı projektörlerinin, sinema salonlarını sarsan çığlıkların ve yıllarca anlatılan hayalet hikâyelerinin ardında, New York Long Island’ın sessiz bir banliyösünde yaşanmış, kan dondurucu ve kapkara bir gerçek yatar. The Amityville Horror efsanesini doğuran asıl trajedi, saf kötülüğün esiri olmuş bir adamın, kendi ailesini uykularında vahşice yok ettiği DeFeo katliamıydı.

13 Kasım 1974 gecesini gösteren takvimler, sonbahar rüzgârının esintisiyle düşerken Amityville kasabasının üzerine sessizce büyük bir trajediyi de beraberinde getirmişti. Kasaba halkı için aslında sıradan bir gece gibi başlamıştı. 112 Ocean Avenue adresindeki üç katlı, görkemli evde yaşayan DeFeo ailesi çoktan derin bir uykuya dalmıştı. Ancak evin 23 yaşındaki büyük oğlu Ronald DeFeo Jr. (yakınlarının deyimiyle “Butch”) için zihnindeki karanlık uyanıktı. Saat 03.15 sularında, Butch odasının köşesinde duran 35 kalibre Marlin marka av tüfeğini kavradı, mermiyi namluya sürdü ve koridorun sessizliğini ayak uçlarında çiğneyerek yürümeye başladı.

İlk durak, anne ve babasının odasıydı. Butch, tüfeğin namlusunu yataklarında savunmasızca uyuyan babası Ronald Sr. (43) ve annesi Louise’e (43) doğrultup tetiği peş peşe çekti. Boş kovanlar zeminde yuvarlanırken, onun da durmaya niyeti yoktu. Adımları bu kez yaşları 9 ile 18 arasında değişen dört küçük kardeşinin (Dawn, Allison, Marc ve John) odalarına yöneldi. Birkaç dakika içinde altı can, başlarının altına koydukları yastıklarında, yüzüstü yatar vaziyette son nefeslerini verdi. İşin en tuhaf ve dedektifleri yıllarca düşündürecek yanı ise evde susturucu kullanılmadan, gecenin sakinliğinde altı kez yüksek sesli bir tüfek ateşlenmesine rağmen, komşuların hiçbir şey duymamış olması ve daha da garibi, otopside kurbanların hiçbirinin kaçmaya, saklanmaya ya da boğuşmaya çalışmadığıydı. Her birinin infaz anında uykusunda olduğu anlaşılmıştı.

Cinayetlerin peşinden soğukkanlılığını kaybetmeyen Butch, kanlı kıyafetlerini ve silahını hızla gizledi. Sanki birkaç dakika önce ailesini katleden kendisi değilmiş gibi, hiçbir şey olmamış gibi kasabadaki yerel bir bara gitti ve kapıyı yumruklayarak içeri daldı: “Biri annemi ve babamı vurmuş, bana yardım edin!” diyerek feryat etti. Olay yerine gelen polis ekipleri, evin merdivenlerini tırmandıklarında karşılaştıkları vahşet karşısında donakaldılar. Butch, sorgu odasında ilk önce suçu bir mafya tetikçisinin üzerine atmaya çalışarak polisi yanıltmak istedi. Ancak dedektiflerin çapraz sorguları ve çelişkili ifadelerin kıskacında köşeye sıkışınca, o buz gibi itiraf dudaklarından döküldü: “Her şey çok hızlı oldu. Bir kez başladıktan sonra duramadım. Herkesi vurdum.”

1975 yılında kurulan mahkeme kürsüsü, tüm Amerika'nın nefesini tutarak izlediği bir tiyatro oyununa dönüşecekti. Butch’ın avukatı William Weber, müvekkilini elektrikli sandalyeden ya da ömür boyu hapse mahkûm olmaktan kurtarmak için “Akıl sağlığı yerinde değildir” savunmasını yaptı. Butch, mahkeme salonunda jüriye bakarak evden tuhaf, hırıltılı sesler duyduğunu, görünmez varlıkların zihnini ele geçirip ona ailesini katletmesini emrettiğini öne sürdü. İddiaya göre bu karanlık güçler kulağına sürekli, “Öldür onları, öldür onları!” diye fısıldamıştı.

Ancak ne adli psikiyatristler ne de savcılık bu doğaüstü savunmaya inandı. Yapılan derinlemesine incelemeler, gerçeğin çok daha dünyevi ve trajik olduğunu gösterdi. Ronald DeFeo Jr., ağır bir eroin ve LSD bağımlısıydı. Fevri şiddet eğilimiyle tanınan Butch’ın, otoriter babasıyla arası uzun süredir nefret boyutundaydı. En önemlisi, cinayetlerin arkasındaki asıl canavar iblisler değil, babasının banka hesaplarında duran yüklü miktardaki hayat sigortası parasını zimmetine geçirme arzusuydu.

Mahkeme, Butch’ın cinayetleri işlerken ne yaptığının, namluyu kime doğrulttuğunun tamamen bilincinde olduğuna hükmetti. Altı kez üst üste müebbet hapis cezasına çarptırılan DeFeo, bu kanlı ve sırlarla dolu ömrünü parmaklıklar arkasında tamamlayarak, 2021 yılında New York'taki bir devlet hastanesinde öldü.

Katliamın üzerinden sadece bir yıl geçtikten sonra, mülkü piyasa değerinin çok altında bir fiyata satın alan George ve Kathy Lutz çifti ise tümüyle gerçek bireylerdi. Ancak onların gerçekliği, dünyaya pazarladıkları hayalet öyküsünün doğruluğu yerine, insan hırsının acımasızlığına delildi. Ağır bir borç yükü altında ezilen ve şirketleri iflasın eşiğine gelen Lutz ailesi, katil Butch’ın avukatı William Weber ile iş birliği yaparak bir anlaşmaya imza attı. Avukat, müvekkilini “iblislerin eline düşen mağdur bir piyon” olarak gösterip hapisten kurtarmayı hedeflerken; Lutz çifti bu kurgusal dehşeti Jay Anson’ın kaleminden milyonerliğe uzanan bir bilet olarak kullanacaktı.

Lutz ailesi için plan kusursuz işledi ve kitap sayesinde aile devasa bir servete kavuştu. Fakat kazandıkları paraya ve yakaladıkları üne rağmen bu yalanın gölgesinde yaşadıkları ağır strese dayanamayarak 1980'lerin başında boşandılar. Yıllar sonra büyüyen çocukları Daniel ve Christopher'ın yapacağı itiraflar ise evin içindeki asıl kâbusu açığa çıkaracaktı. Çocukların anlattığına göre odalarda dolaşan bir iblis yoktu. Her şey George Lutz'un para kazanmak için tasarladığı bir senaryodan ibaretti. Evdeki asıl canavar; okültizme merak salan, evde uğursuz ayinler düzenleyen ve çocuklarına hem fiziksel hem de psikolojik şiddet uygulayan üvey babalarından başkası değildi. Nihayetinde Kathy 2004’te, George ise 2006’da arkalarında bu mirası bırakarak yapayalnız öldüler.

Dünyaya satılan tüm o yeşil sıvılı, uçan yataklı paranormal efsaneler; altı masum insanın yarım kalan hayatları ve sosyokültürel bir şokun üzerine inşa edilmişti. Oysa gerçek iblisler, daha fazla kâr uğruna insanların yaşam hakkını çalarak yasaklı maddeleri sokak aralarına süren şebekelerden başkası değildi. Onların ağına düşen ve açgözlülüğün pençesinde daha fazlasını isteyen bağımlı insanlar ise zihinlerini uyuştururken hayattaki tek gerçek sevgiyi, kendi ailelerini yine kendi elleriyle yok ediyordu. Amityville’in laneti hiçbir zaman şeytani ruhlarda gizlenmedi; gerçek lanet, her zaman insanın içindeki karanlık ve dünyevi hırslarda saklıydı.

Kaynakça

Sam Arkoff & Richard Trubo. “Flying Through Hollywood by the Seat of My Pants: From the Man Who Brought You I Was a Teenage Werewolf and Muscle Beach Party”. Birch Lane Pr, 1992.

Stephen Kaplan & Roxanne Salch Kaplan. “The Amityville Horror Conspiracy”. Toad Hall Inc, 1995.

Stuart Rosenberg. “The Amityville Horror”. American International Pictures, 1979.

Jay Anson. “The Amityville Horror”. Prentice Hall, 1977.