Türkiye-Irak arasında “üçüncü nehir” nasıl doğuyor?

Haberin Eklenme Tarihi: 9.09.2026 16:10:00 - Güncelleme Tarihi: 9.09.2026 16:13:00

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 28 Temmuz’da Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la düzenlediği ortak basın toplantısında Türkiye-Irak ilişkilerinin geleceğine dair dikkat çekici bir benzetme yaptı. Coğrafyanın iki ülkeye Dicle ve Fırat’ı verdiğini söyleyen Zeydi, üçüncü nehrin artık “ekonomi nehri” olmasını istediklerini belirtti. Kastettiği, Basra Körfezi’nden Türkiye’ye uzanması planlanan Kalkınma Yolu’ydu.

Bu sözlerin tarihî bir tesadüfle ayrı bir anlam kazandığı söylenebilir. Zira Türkiye ile Irak arasındaki bugünkü sınırın hukuki çerçevesini belirleyen Ankara Antlaşması’nın üzerinden tam bir asır geçti. 5 Haziran 1926’da Türkiye, Irak ve İngiltere arasında imzalanan Ankara Hudut ve Münasebat-ı Hasane-i Hemcivari Antlaşması, Lozan’dan beri çözülemeyen Musul meselesini sonuçlandırırken iki ülke arasındaki sınırı da büyük ölçüde kesinleştirmişti.

Yüz yıl önce Türkiye ile Irak arasında temel mesele sınırın nereden geçeceğiydi. Bugün ise aynı coğrafyada giderek daha fazla konuşulan soru, bu sınırdan hangi yolların -demir yolları, enerji hatları ve ticaret ağları- geçeceği. Bu değişim, Türkiye-Irak ilişkilerinin güvenlik ve hâkimiyet merkezli eski gündeminin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Fakat iki ülkenin birbirine bakışında ekonomik bağımlılığın giderek daha fazla ağırlık kazandığını gösteriyor.

Musul meselesinden Ankara Antlaşması’na

Musul, Lozan Barış Konferansı’nda Türkiye ile İngiltere arasında çözülemeyen başlıklardan biriydi. Mesele daha sonra ikili görüşmelere, ardından Milletler Cemiyeti’ne taşındı. Cemiyet, Aralık 1925’te Musul vilayetinin Irak sınırları içinde kalması yönündeki kararı kabul etti. Ankara ise bir süre daha itirazlarını sürdürdükten sonra İngiltere ve Irak’la yeniden müzakere masasına oturdu.

5 Haziran 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması’yla Türkiye, Musul üzerindeki iddiasından vazgeçti. 1924’te Milletler Cemiyeti tarafından Türk ve İngiliz kuvvetleri arasında geçici sınır olarak belirlenen ve “Brüksel Hattı” olarak anılan çizgi, Türkiye lehine yapılan küçük değişikliklerle kalıcı Türkiye-Irak sınırının esasını oluşturdu. Antlaşmanın hükümleri yalnız sınır çizgisini değil, sınır güvenliğini ve iki tarafın komşuluk ilişkilerini de düzenliyordu. Sınırın iki yanında güvenliğin sağlanması, suçluların takibi ve karşılıklı propaganda faaliyetlerinin engellenmesi gibi meseleler, metnin hatırı sayılır bir bölümünü oluşturuyordu.

Bu bakımdan Ankara Antlaşması, yalnızca “Musul’un kaybı” başlığı altında okunamayacak kadar kapsamlı bir metindi. Yeni Türkiye Cumhuriyeti açısından mesele, bir taraftan Musul üzerindeki tarihî ve siyasi iddiadan vazgeçilmesini ifade ederken diğer taraftan güney sınırının belirlenmesi ve uzun süredir açık kalan ciddi bir dış politika ihtilafının kapatılması anlamına geliyordu.

Sınır değişmedi, anlamı değişiyor

Aradan geçen yüz yılda haritanın üzerinde kurulmaya çalışılan ilişkilerin mahiyeti değişti. 28 Temmuz 2026’da Ali ez-Zeydi’nin Ankara ziyareti sırasında Türkiye ile Irak arasında beş anlaşma imzalandı. Bunlardan ikisi doğrudan ulaştırma ve altyapı alanıyla ilgiliydi. İlki, “Fişhabur-Ovaköy Sınır Kapısı Üzerinden Demir Yolu ve Kara Yolu Taşımacılığına İlişkin Mutabakat Zaptı”; ikincisi ise “Doğal Kaynaklar Karşılığında Irak Cumhuriyeti İçerisinde Ulaştırma Altyapısının Geliştirilmesine İlişkin Çerçeve Mutabakat Zaptı”ydı.

Burada bir ayrımı yapmak gerekiyor. Ovaköy-Fişhabur henüz faal bir sınır kapısı değildir. Ancak 28 Temmuz’daki mutabakatın ardından süreç, planlama aşamasının ötesine geçti. Irak Sınır Kapıları Kurumu Başkanı Ömer Adnan el-Vaili başkanlığındaki heyet, 2 Eylül’de Ankara’da Türk yetkililerle yaptığı görüşmelerde mutabakatın uygulanmasını, ortak teknik komitelerin belirlediği güzergâh ile noktaları ve yeni bağlantının Kalkınma Yolu’na entegre edilmesini ele aldı. Irak tarafı görüşmelerin ardından mutabakatın uygulanmasına geçildiğini ve Fişhabur-Ovaköy Sınır Kapısı’nın hayata geçirilmesine yönelik adımların başlatıldığını açıkladı. Bu, kapının açıldığı anlamına gelmiyor ancak Temmuz’da oluşturulan hukuki ve teknik çerçevenin artık uygulama prosedürlerine dönüştürüldüğünü gösteriyor.

Tam da bu sebeple Ovaköy-Fişhabur hattı, Türkiye-Irak ilişkilerindeki dönüşümün iyi bir sembolü sayılabilir. Bir asır önce sınırın varlığı ve güvenliği başlı başına dış politika meselesiyken bugün aynı sınırın ekonomik dolaşımı nasıl kolaylaştıracağı tartışılıyor. Bu dönüşümün merkezinde ise Kalkınma Yolu bulunuyor.

Basra’dan Türkiye’ye uzanan hat

Kalkınma Yolu’nun temel fikri, Irak’ın güneyindeki Büyük Fav Limanı’nı yaklaşık 1200 kilometrelik demir yolu ve kara yolu ağıyla Türkiye sınırına bağlamak. Türkiye, Irak, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri 22 Nisan 2024’te proje konusunda dörtlü bir iş birliği mutabakatı imzaladı. Böylece proje yalnız Irak’ın ulusal ulaştırma yatırımı olmaktan çıkarak bölgesel bir bağlantı girişimi niteliği kazandı.

Projenin mevcut aşaması henüz mütevazı durumda. Temmuz ayında Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, teknik proje çalışmalarının son safhaya geldiğini ve 2026 içinde uygulamaya başlanmasını ümit ettiklerini açıkladı. 20 Ağustos’ta Bağdat’ta yapılan Türkiye-Irak ortak toplantısında ise finansman mekanizmasının somutlaştırılması, Irak’ın tahsis edeceği petrol kaynaklarının ekonomik değere dönüştürülerek ulaştırma altyapısına yönlendirilmesi, finansman akışının sürekliliği ve finansal yapının oluşturulması ele alındı. Ağustos sonunda Irak Ulaştırma Bakanlığı’ndan aktarılan verilere göre demir yolu tasarım çalışmalarının yaklaşık yüzde 90’ı, karayolu tasarımlarının ise yüzde 95’i tamamlanmış durumda. 2 Eylül’de Ankara’da gerçekleştirilen teknik temaslar da Fişhabur-Ovaköy bağlantısında daha önce belirlenen güzergâh, harita ve noktalar üzerinden uygulama adımlarının görüşülmeye başlandığını ortaya koydu. İlk aşama için 2029 hedefi korunuyor.

Kalkınma Yolu, Irak’ın kendisini yalnız enerji ihraç eden bir ülke olarak değil, Körfez’i Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayan bir ulaştırma merkezi olarak yeniden konumlandırma arayışının parçasıdır. Türkiye açısından ise proje, Irak’ın yalnız güney sınırındaki güvenlik sorunları üzerinden okunmadığı yeni bir ilişki biçimine kapı aralıyor. Zeydi’nin “üçüncü nehir” benzetmesi bu noktada daha da anlam kazanıyor. Dicle ve Fırat coğrafyanın tabii olarak oluşturduğu nehirlerse, Kalkınma Yolu siyasi iradeyle kurulmak istenen bir ekonomik nehir...