29 May 2024

Bir düşüşün anatomisi

Kafasından kanlar akan bir adamın karlar üzerine serilmiş vücudunu afişte gördüğünüzde, filmin isminde yer alan fiziki düşüşün hikâyesinin anlatılacağını tahmin etmeniz, 3 saat 17 dakika boyunca sizi perdeye kilitlenmiş bir şekilde kendini izlettireceğinden şüpheye düşürmesin sakın...

Bir kaza mı, intihar mı yoksa cinayet mi soruları arasında mekik dokurken, kendinizi de sorgulayacağınız bir film “Bir Düşüşün Anatomisi”. İşin ilginç tarafı filmle ilgili sorularınızın cevabından tam emin olamadan çıkıyorsunuz sinema salonundan. Oysaki kendinize sorduklarınız bir süre daha eşlik edecekler size. Sanırım bu filmin yönetmeni Justine Triet’nin önemli bir başarısı. Tarafsızlığınızı her ne kadar arzu etseniz de bozamayacağınız kadar ince bir işçilik ile kurguyu tamamlıyor. Olayı, ölen kişi dahil, tüm karakterlerden dinlediğinizde, hepsi kendi açısından ne kadar haklı diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz.

Hayatını kaybeden bir baba, görme yetisini önemli ölçüde kaybetmiş bir çocuk, olası bir cinayetle suçlanan anne karakterlerinin yer aldığı bir aile draması olarak görmek mümkün. Ancak film ilerledikçe sadece babanın değil, tüm aile bireylerinin otopsisinin yapıldığı hassas bir incelemeye dönüşüyor. Tam bu anda sinemada oturduğunuz koltuk, mahkemedeki jüri üyelerinin yanına iliştiriyor sizi. Filmin önemli bir bölümü mahkeme salonunda geçiyor. Duyguların, tercihlerin, yaşama şeklinin, yazarlığın, yazılan kitapların, kitapların içeriğinin, anneliğin, eşliğin, kazanılan paranın, nasıl kazanıldığının, nasıl bölüşüldüğünün, sorumlulukların, talihsiz bir kazanın ortada kalan faturasının, söylenenlerin, söylenmeyenlerin yargılandığı bir salondayız. Hatta zaman zaman bunun bir cinayet şüphesi ile kurulmuş bir mahkeme değil de başrolde yer alan Sandra Hüller’in canlandırdığı Sandra’nın hayat şeklini ve yaptığı tercihlerinin yargılanmaya başlandığı gerçeküstü bir kurgu olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Peki, siz ne yapardınız, filmin size de verdiği jürilik rolünü oynarken?

Sorulara eklenen yeni sorular

Bir insan gerçekten cinayet işlememiş olsa da ilişkinin içerisinde yaptıkları, söyledikleri ya da yapmadıkları ve söylemeyi tercih etmedikleri ile yargılanabilir mi? İntiharın önemli bir sebebi haline gelebilir mi? Bundan sorumlu tutulabilir mi? Bir yazarın kurgusal olarak yazdığı bir kitapta ölüm ya da intihardan bahsetmesi onu bu olayı planlamış hatta daha da ağırı gerçekleştirmiş bir şüpheli yerine koyar mı? Ya kendini bu olayın kurbanı olarak gören ve intiharı tek çözüm olarak görmüş adamın mutsuz olduğu, çıkışını göremediği bir ortamda hayatta kalmaya devam etmek dışında bir tercih yapmaması onu kurban haline getirir mi? Muhtemelen filmin sonunda bundan çok daha fazla soru sormuş olacaksınız. Üstelik film boyunca şekillenen soruların cevaplarına ise yönetmenin bizi ulaştırmak gibi bir niyeti yok. Sorular sadece yenilerini getiriyor...

Bizi biz yapan nedir?

Filmin en çok sorgulattığı mesele ise ne kadar kendimiz olma yolculuğuna çıkma cesaretine sahip olduğumuz. Belki de günümüzün en büyük problemlerinden birine filmin konusu itibarıyla etkileyici bir düşünme imkânı sunuyor; “Bizi biz yapan nedir?” İlişkilerimizde aldığımız roller, sahip olduklarımız, unvanlar, meslekler, eğitimler, okullar, yaptıklarımız, söylediklerimiz, fotoğraflarımız, sosyal medyadaki görüntümüz... Tercih ettiklerimizi, tercih ederken düşündüğümüz kadar özgür müyüz, yoksa ancak kabul göreceğimiz kadarını mı gerçekleştiriyoruz?

Burada ana karakteri canlandıran Sandra Müller’in hem hikâye hem de karakterinin, filmin ve senaryonun bel kemiğini oluşturduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz. Cinayet gibi ağır suçla itham edilmesine rağmen, onu o yapan her detaya sahip çıkarak, kimseyi suçlamadan, oğluna sevgi ve anlayışını eksiltmeden kendini savunması, aslında sadece anlatması demek de yeterli olur, duygusal açıdan mümkün olduğunca dengede kalarak oyunu sürdürdüğünü gözlemliyoruz.

Zaman zaman daha önce anlatmadığı özel hayat detaylarının ortaya çıkması, kocasıyla ettikleri kavganın ses kaydının mahkemede dinlenmesi, oğlunun bakış açısıyla anlatılan ilk hikâyenin onu zor durumda bırakmasına rağmen, Sandra’nın kabullenişi ve rasyonel anlatıyı devam ettirmesi onu zayıflıklarıyla gerçek ve insan olarak algılamamızı, hikâyesinin kendimizde de bulduğumuz taraflarıyla da anlamamızı sağlıyor. Öyle ki “katil mi, değil mi” sorusu da içimizde silikleşiyor.

Kendimizle ve Sandra ile böyle bir barış sağlamışken birden oğlu anlatacağı bir hikâyesi daha olduğunu ve öncesinde annesiyle aynı evde kalmak istemediğini söyleyince seyircinin kurgusu birden şekil değiştirmek zorunda kalıyor. Sandra’nın heyecanına ortak olarak bekliyoruz, mahkemenin karar öncesi dinleyeceği son tanığı. Son hikâyede ise; baba oğul arasında köpeği veterinere götürürken, hayatın ve sorumlulukların köpeği yormuş olabileceği ve bu dünyadan göçüp gittiğinde onu anlaması gerektiğine dair bir konuşma üzerinden, olayın intihar olma olasılığının daha yüksek olduğunun anlatıldığına şahit oluyoruz.

Oğlunun ifadesinin Sandra’nın katil olma ihtimalini kuvvetlendiren bir ifade olabileceğini düşünerek kalbini yoranlar için Justine Triet’nin yüzünde kocaman bir gülümseme oluşmuş olmalı. Siz de bu filmin sunduğu maceraya katılmak istediniz mi?

Deniz Bilgin

Masallarda sırrını bulan kendi halinde bir anlatıcı. Çok uzun yıllardır çalışıyor. Konusu insan olunca yazmayı ve söylemeyi hayatından eksik etmiyor. Sosyal fayda üretmek en büyük hobisi.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...