13 May 2024

Alman’dan daha Alman, Muzaffer Bir Rus: Aleksandr Nevski

Aleksandr Nevski’nin Almanlarla olan ilişkileri bağlamında Ruslar için anlamsal dönüşümünü inceliyoruz.

Rus toplumu, kültürü ve devlet fikriyatı için en önemli tarihsel figürlerden biridir Aleksandr Nevski (1220-1263). Zira dönemin önemli bir gücü olan Alman Töton Şövalyelerini yenmişti ve böylelikle Moğol ve Tatar üstünlüğü altında küçük coğrafi bir alana sıkışmış olan Rus ve Slav halklarına umut olmuştu. Nevski, bu surette o tarihten bu yana tüm Ruslar için sadece “Prens” değil, ayrıca “Muzaffer” ve “Aziz” unvanlarıyla da unutulmazlar arasına girmişti. Heykelleri ve büstleriyle, Rusya’da kurum, cadde ve sokak isimleriyle ölümsüzleştirildi. 1938’e geldiğimizde ise Nevski, Nazi Almanyası’na karşı verilecek İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) -veya Rusçadaki yerleşmiş hâliyle “Büyük Vatanseverlik Savaşı”- arifesinde Sovyetler Birliği propaganda sinemasının önemli isimlerinden Yönetmen Sergey Eisenstein tarafından bir sinema filmiyle tekrar hatırlandı. Filmde özellikle Alman Töton Şövalyelerine karşı abideleşen Nevski, yeni Sovyetler Birliği ruhunun tarihten gelen bir öğesi olarak birliğin tüm unsurlarını kenetleyen hem tarihî hem de “modern” bir kahraman figürü olarak tasavvur ediliyordu.

Öte yandan Rusya’yı Nevski dönemi küçük bir prenslikten, Dünya’nın toprak alanı olarak en büyük yayılımına sahip ülkelerinden biri hâline getirilmesinde -tarihsel anlatılar ve halk kahramanlıklarına ilave olarak- bilhassa 17. ve 19 yüzyıllar arası Avrupa modernleşmesi ve bunlar arasında başta Alman rasyonel geleneğinden olmak üzere yönetimde pozitivist Avrupa değerlerinden faydalanılması, bu suretle de Şarkiyatçı yöneticiler eliyle geniş bir hâkimiyet alanı yaratılması kayda değer rol oynar. Bu noktanın başlangıcındaki sembol isimlerden (“Deli” veya “Büyük”) I. Petro döneminde (1672-1725), Alman ve Rus toplulukları arasındaki bağlantılar sadece savaşmak için değil, “medeni” veya “modern” denilen “İlerleme Çağı”nı yakalamak adına geleneksel bir ivme aldı. Bu yolda Petro öncelikle “bir rütbe tablosuyla düzenli bir Alman devlet bürokrasisi kurmuş”, ayrıca Petro’nun da dâhil olduğu Romanov Hanedanı sosyal ve beşerî alanda Alman ve Rus yönetici elitleri arasında “evlilik bağı” yoluyla ilişkilerin her daim sıkı tutulmasına özel önem vermişti.

Avrupai kimlik inşası

Petro’yu takip eden çar ve çariçeler de anılan Alman etkisini, Fransız ve diğer Avrupa ülkelerinden esintilerle harmanlayarak edebiyattan sanata ve askerî düzene kadar günümüze değin hissedilen Şarkiyatçı ve güçlü bir imparatorluk içinde devam ettirdiler. Kendilerine -tam “Avrupalı” olmasalar ve bu şekilde kabul edilmeseler dâhi- “Avrupai” bir kimlik yarattılar. Bu “harmonik” durum; en çok da Rus modernleşmesinin kamu yönetiminde hız kesmemesine ve o dönem “gelişimlerini tamamlayamamış” olarak addedilen “Asyalı” ve “Türkî” halkların üzerinde “Rus Efendi”lerin yönetici pozisyonunda gücünü koruduğu bir Şarkiyatçı düzene fırsat tanıyordu. 19. yüzyılda toprakların hızla genişlediği hâkimiyet alanında pek çok farklı etnisiteyi ve dini kapsar hâle gelen Rusya İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu’na benzer büyüklükte ve çeşitlilikte bir “emperyal entite” meydana getirdi.

Peki; Rus modernleşmesine kaynaklık eden, belki Rus’u kendine benzeten ve bu denli büyümesine vesile olan Alman fikri ve yönetimde modernleşme tarihi, tek ve büyük bir devlet olma yönünde kendisi için nasıl bir yol izledi? İlginç şekilde bir “Deli” veya “Büyük” Petro örneği bulmak için Alman Prenslikleri, Rusya’dan 100-150 yıl sonrasını beklemek zorunda kalacaktı. Bu tür bir militer, pragmatist olduğu kadar reformcu ve kıvrak zekâlı bir lider olan Otto von Bismarck (1815-1898); Petro’dan 143 yıl sonra doğmuş, modernleşen Almanya’nın -o zamanki ismiyle Prusya’nın- 1871-1890 yılları arası yaklaşık 20 yıl şansölyesi kalarak önemli işlere imza atmıştı. Katı bürokratik, merkezî, militer ve “tepeden inmeci” gibi olumsuz sıfatlarla hatırlansa da Bismarck; yeni savaşların habercisi olarak karışık Avrupa coğrafyasında “Alman ulusu” kavramına modern anlamlar yüklenmesine vesile oldu.

Şüphesiz -Bismarck’dan çok önce- Rönesans ve Reform dönemlerini müteakip Alman düşünce ve felsefe geleneği, her geçen yüzyıl Avrupa’dan başlayarak dünya tarihine önemli katkılar sundu. Ancak birbirinden bağımsız onlarca prenslik ve konfederal Alman yöneticisi içinde Bismarck gibi “devletçi” liderlerin ön alması gecikti. Bu nedenle 1871’de tek bir millet ve devlet prensibiyle bir araya gelinebilmişti. Çoğu uzmanın da isabetle vurguladığı şekliyle geç kalmış bu fiziki birliktelik ile fikrî modernleşme olgularının yan yana gelmesi, hızla ilerleyen şovenist bir milliyetçiliğe de zemin hazırlıyordu. Schiller, Fichte, Herder gibi 1871’den önce yaşayan nice milliyetçi ve romantik felsefecisinin kimi zaman Fransız, kimi zaman İngiliz, Rus veya kan kardeşleri Avusturya İmparatorluğu etkisinde hayata geçiremedikleri “Büyük Alman” halkı ve devleti üzerine kurulu fikirler de 19. yüzyıl son çeyreğinden sonra hızla hayata geçti. Max Weber (1864-1920) gibi daha “aklıselim” ve “liberal” görünebilecek aydınlar yerine daha romantik ve ulusalcı eski nesil felsefecilerin izinden gidilmiş ve son raunt 1939-1945 Nazi Almanyası döneminde acı surette yaşanmıştı.

Sonuç olarak uzun yüz yıllardır etkili olan Alman fikri modernleşmenin, siyasi ve devletler boyutunda 200 yıldan az bir süreyi kapsaması, onu başta Avrupa ölçeğinde olmak üzere diğer milletler arasında da geriye düşürdü. Rusya için ise durum çok farklıdır. Zamanında “birleşemeyen”, “siyasileşemeyen” ve “Şarkiyatçı” kimlik kazanamayan -yani “kendine benzemeyeni altta görerek ustaca yönetme becerisi” gösteremeyen- Almanlara karşılık Ruslar, bunun tam tersi politikalara belki de Nevski’nin Töton Şövalyelerini yendiği tarihlerde başlamışlardı. Ama en çok Petro döneminden itibaren bu “treni kaçırmayarak” sosyal tabanda devam eden sorunlarına karşılık, devlet yönetimi boyutunda günümüzün hâlen en etkili oyuncuları arasında yer etmişlerdi. Panslavist fikirleriyle de tanınan, ünlü Rus Yazar Fyodor Dostoyevski’nin (1821-1881) şu “akılcı” sözleri hep kulaklarda kalmalıdır: “Avrupa’da askıda tutuluyorduk ama Asya’ya usta olarak gideceğiz. Avrupa’da Tatar’dık ama Asya’da biz de Avrupalıyız.”

İmparatorluk yıllarındaki çokça bilinen II. (Büyük) Katerina (1729-1796) gibi en kayda değer yöneticileri dahi Alman kökenli olan, Avrupa rasyonelitesini ve modern aygıtlarını uzun yüzyıllar ustaca alıp sistemine monte eden Rus gerçeği ve fikriyatı, bilhassa 20. yüzyıla gelindiğinde tüm devletlerin askerî ve emperyal emellerinin çarpıştığı bir ortamda, bu ortaklığa önemli bir mesafe koyacak ve aynı 13. yüzyıl Nevski dönemine benzer kahramanlık hikâyelerine daha fazla başvuracaktı. 21. yüzyılda da hem modernleşen hem de tarihsel kahramanlık anlatılarına başvurmaktan çekinmeyen Rusya’nın, Almanya başta olmak üzere tüm Batı dünyası ve değerleriyle olan bu gelgitli ilişkilerine devam edeceği düşünülmelidir. Rus halkı için tarihte geçirilen yoğun “Avrupai” modernleşme hamlelerine karşılık, başta Almanya’nın da dâhiliyle daha birleşik hâl alan Batı ve Avrupa’ya karşı yeni Aleksandr Nevski’ler çıkarmak ve bu şekilde “muzaffer bir lidere” bağlı kalmak, ana dürtü olarak zihinlerde güçlü surette yer etmiş görünüyor.

Melih Demirtaş

ODTÜ Bölge Çalışmaları’nda doktora öğrencisidir. Ankara’da yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...