20 May 2024

Akılların iplerini salanlar…

Aklın rehberliği mi, manipülasyonun sanal gerçekliği mi? İnsanoğlunun duygu dünyası teknolojik ilerlemelere rağmen olduğu yerde durmaya devam ediyor. Bu zayıflığı keşfedenler ise onun üzerine türlü oyunlar kurmaktan çekinmiyor. Ya teknoloji Tanrı’yı taklit etmeye başlarsa? İnsanoğlu ne yapacak?

Bir şeyin vuku bulup bulmaması nezdinde müsavi değilse nakıssın evladım… Fatih Türbedârı tariken Şabani-Kuşadavî meşreben Melamî Amiş Efendi’nin cümlesi döküldü dilimden Kübra dizisinin son sahnesini izlerken. Televizyonu kapatıp bir süre kendimle meşgulken ise Kenan Rifai Hazretleri’nin “Bilgin sana kıymet, talebin neyse osun sen/hâlin ne ise müşteri sen oldun o hâle” nutukları takıldı zihnime. Tarihî seyir içerisinde tarım toplumundan Sanayi Devrimi’ne oradan da bugün içinde yaşadığımız bilgi çağına zıpladı insanlık. Bu zıplayış çok ani, büyük buhranları da beraberinde getirerek gerçekleşti. İnsanoğlu ise kendi içinde değişime hep direndi. Aşk, sevgi, ihtiras, acı, inanç, hüzün gibi kavramlar insanlık tarihi ile birlikte ilerlemeci bir anlayışı benimsemedi. “Başlangıçta söz vardı” düsturuyla; oldukları gibi, ilk oldukları andaki hâlleriyle varlıklarını devam ettirdi. Yaşadığımız dünya ile kavramlar arasındaki zıtlıklar da burada kendini gösterdi. İlerlemeci anlayış da bu zaafı elbette kullanmasını bilerek hamleleri ardı arkası kesilmeyecek şekilde attı.

Gökhan önce inandı, sonra da kendine bir dünya inşa etti. Tanrı’nın onunla konuşması yalnızca bir işaret fişeğiydi. Tanrı değil de konuşan başka bir şey olsaydı o inanmayı tercih ettiği için inancının peşinden koşacaktı. Bilimin bugün geldiği seviye itibarıyla sağlaması çok kolay yapılabilecek hadiseler “mucize” diye isimlendirilerek ferç ferç insan, Gökhan’ın -diğer ifadeyle “Semavi”nin- etrafında toplandı. Onları bir araya getiren “yazılımın” adıydı inanç… O toplanan kalabalık, inisiyasyon içine dâhil olmuştu artık. Onlar için atılan her adım, edilen her söz; anlam yüklemesi gereken hakikatler olmak zorundaydı. Kendi bulundukları hâli kabullenememeleri; onları bir kurtarıcının, bir “süper kahramanın” peşinden gitmelerini zorunlu kılacaktı. Semavi’nin kurduğu yardımlaşma vakfının simgesinin Süperman filmlerini andıran bir ikon olması boşuna değildi. Vakıf için seçilen mekânın halı saha oluşu da es geçilemeyecek ayrıntılardan biri. Modern çağın mabetleri değil mi stadyumlar? Ya taraftarlık duygusu, bir inanç liderinin peşinden koşan ve onu her hâliyle kabul eden müritlerden ne gibi farklılıklar barındırıyor? İşte Semavi’nin de inançlarına ev sahipliği yapacak mekân, bir halı saha tesisiydi. Hikâye orada başlamış, orada devam etmiş ve belki de orada bitecekti…

Gerçek ne, hakikat nerede?

Semavi’nin en yakınlarında bulunan gençlerden biri polis kurşunuyla öldürüldüğünde mahallede başlayan kaos ve kargaşa, Luther’in şu cümlesiyle daha iyi anlaşılıyor sanki: “İnanç, Tanrı’nın yüceliğine ve güzelliğine karşı duyulan güven duygusudur. Bu, öylesine kesin bir duygudur ki insan bunun için hayatını binlerce kez tehlikeye atabilir.” Hayat neydi ki Ormancılar halkı için? Aykırılığı ve bir anlamda uyanıklığı temsil eden arkadaş ne demişti polis müdürüyle konuşurken: “Burada insanlar sıkıntıdan hamam böceği yarıştırıyor. Siz sanıyor musunuz ki Burak öldürüldüğü için oldu bütün bunlar. Aksiyon arıyor gençler, aksiyon…” Semavi, Ormancılar halkı için inanmak zorunda oldukları bir hakikatti. Onun gösterdiği mucizelerin Ormancılar halkı için bir önemi var mıydı?

İbrahimî inanışların eleştirisiyle başlayan senaryo, izleyiciye tarih boyunca Tanrı ile konuştuğunu iddia eden isimlerin muhasebesini yaptırmakla kalmıyor; birçok soru cümlesinin de zihinlerde yer işgal etmesine sebep oluyor. Bilim-kurgu severlerin hoşuna gidecek bir ivedilikle yapay zekâya bağlanan “seçilmiş kişi” -Arapçası ile “Mustafa”- kurgusu bilimin egemen olduğu günümüz çağında “Gerçek ne, hakikat hangisi?” gelgitlerini izleyicilere sorduruyor.

Rûhulkudüs ve faal akıl 

Bilim bu denli sıra dışı ilerlerken inanmaktan vazgeçmeyen insanları yönlendirebileceklerini gören günümüz Oppenheimer’ları, hangi plazada ya da garajda çalışmalarına devam ediyor? “Bu bizim Manhattan projemiz olmasın?” cümlesi diziye bir de bu gözle bakmak gerektiğini ortaya koyuyor. Görünen o ki yapay zekâ ile birlikte yönlendirme, manipülasyon ve dezenformasyon kelimelerini daha sık kullanacağız. Burada Hz. Mevlânâ’nın pergel örneği belki de insanlığın içine düştüğü karmaşadan çıkabilmesi için gerekli olan sihirli sözcükleri barındırıyordur, kim bilir: Akıl, us, akl-ı selim… Unutmayalım ki semavi inanışlarda vahiy getiren meleğin adı Rûhulkudüs’tür ve faal aklın ta kendisini temsil eder. Bedenlerimiz bu gezegende var oldukça bizi bu dünyaya ve hakikatlere bağlayan en büyük gücümüz akıl olacak. Ustan uzaklaştıkça ise ev yaşamından iş hayatına, tekkeden vakfa, siyasi partiden arkadaş ortamına kadar çevremizi Semavi’ler saracak ve bizden onlara inanmamızı bekleyecekler… O zaman son sözümüzü edelim: Yoldaşımız us olsun vesselam…

Olcay Can Kaplan

MSGSÜ Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Tercüman’da yazı işleri müdürü olarak görev yapıyor. İstanbul’da yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...