09 July 2024

Turgay Biçer: “Sporun felsefesini anlamadan sporcu olunmaz”

Spora, futbola dair gerek oyuncuların gerekse taraftarların duyguları, duygu yönetimleri üzerine Millî Takımlar Eski Mentörü ve Gedik Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Öğr. Üyesi Prof. Dr. Turgay Biçer ile konuştuk. Spor psikolojisini, gelin hep birlikte bir mentörden dinleyelim.

Turgay hocam, başından beri Euro 2024'ü takip ediyorum ve Türkiye özelinde fark ettiğim bir şey var. Galibiyetten sonra oyuncularımız, teknik direktörümüz orta sahada bir araya geliyorlar ve rakip takım sahayı terk ettikten sonra sevinçlerini çığlıklara karıştırıp bir kutlama yapıyorlar. Bildiğim kadarıyla ilk defa bu şekilde bir ritüel gerçekleşiyor ama emin değilim. Tarihte ya da başka takımlarda örnekleri var mı? Bunun ilham kaynağı sizce nereden geliyor? Motivasyonel olarak da takıma ve taraftarlara nasıl bir duygu veriyor?

Bu ilk defa yapılmıyor, sürekli yapılıyor. Lig maçlarına giderseniz de maçlardan sonra insanlar galibiyeti kutlamak istiyorlar ve seyirciler futbolcuları çağırıyor, ortada buluşuyorlar. Klasik tabirle üçlü çektiriliyor. Maçın öne çıkan kahramanı ya da önemli kişisi ortaya geçiyor. Bu seyirciyle kutlanan bir tür ritüel aslında.

Takım oyuncuları diyor ki “O kadar emek verdik, çaba gösterdik. Artık bunu seyirciyle birlikte kutlayalım.” Bu bütünleşmeyi sağlıyor. Seyirciyle takım arasındaki o duygusal bağı kuvvetlendiriyor. Hatırlarsanız 2002 Dünya Kupası'nda üçüncü olduğumuzda Kore Millî Takımı'yla el ele gitmiş, seyircileri selamlamıştık. Türkiye Millî Takımı, Fair Play ödülünü almıştı. Dünyada önde gelen bir ödüldü bu. Yani bu bir kutlamaydı, takdirdi.

Hatta bazen maçın öncesinde de yapılıyor. Seyirci sporcuları tek tek çağırıyor, alkışlıyor. Kızdığı zaman da sevindiği zaman da tepkisini gösteriyor. Hoşlanmadığı sporcuyu çağırmıyor mesela. Bazen sporcuda da sorgu oluşuyor, “Bunlar ne yapıyor, niye beni çağırmıyorlar?” diye. Bu, seyirciyle takım arasında bir sözsüz iletişim diyelim.

“Duyguları çok taşıyor bizim insanımızın. İnanılmaz bir duygu seline gidiyor”
Seyirciyle futbolcular arasındaki aslında sözlü-sözsüz iletişimden bahsettiniz. Euro 2024 Almanya'da oynanıyor ve Almanya'daki Türk taraftarlarımız her maçta statları dolduruyor. Yaşadığımız galibiyetlerde Türk diasporasının etkisi ne kadar var? Siz çünkü 2002 Kupası’nda Şenol Güneş'le birlikte Japonya’daydınız. Oradaki psikolojiyle Almanya’dakini karşılaştırdığınızda, takımın motivasyonunda ve alınan galibiyetlerde Euro 2024’ün Almanya'da oynanıyor olmasının bir etkisi var mı?

Bizim açımızdan fazla bir etkisi olduğunu düşünmüyorum, yurt dışında seyircinin olması olağanüstü ama biz alışığız. Seyircinin özellikle yurt dışında çok önemli özelliği var. Çünkü çoğunlukla itilmiş, kakılmış, istenmemiş, ezilmiş toplumların kendi millî takımlarının orada olması, orada bir başarı elde etmesi onların gururunu okşuyor. Onların aidiyet duygusunu bambaşka boyuta çekiyor. Bir de özlem var. Yani gurbetçi dediğimiz insanların ayağına gidiyorsunuz. Millî takım, ana yurt; oradan gelmiş insanlar. Başarı, oradaki insanların kimliklerinin, aidiyetlerinin yücelmesi, kendilerini daha birinci sınıf insan hissetmeleri tabii galibiyetle orantılı. Tam tersi de olabiliyor, öyle bir travmaya kadar gidiyor. Böyle manik depresif bir ruh hâli çıkıyor.

Ben hatırlıyorum, bir gün bir maça gittik. Belçika'da mıydık, Hollanda'da mıydık bilmiyorum. Ertesi gün maçımız var. Bir gün öncesinden maç yapılacak stada gidilir, taktik çalışması yapılır. Sahaya, zemine alışmaları istenir futbolcuların. Karşı takım casus gönderebiliyor bunların taktiği nedir diye. Farkında olmadan yerleştiriyorlar. Biz de bunu biliyoruz. Fotoğraf, video çekip gönderiyor. Sizin stratejinizi, taktiklerinizi öğrenmeye çalışıyor. Biz de özellikle kapalı tutuyoruz, kimseyi istemiyoruz, söylüyoruz da bunu.

Bir gün kapalı tuttuk, binlerce seyircimiz gelmişti. İçeri alamadık. Türk seyircisi de içeri alınmayınca bu sefer ne yapmaya başladı? Kapıları salladılar. Bağıranlar, çağıranlar, hatta millî takımı ıslıklayanlar… “Biz sizin için geldik kardeşim, niye kapıları kapatıyorsunuz?” diye bağırıyorlar. Hatta başka bir maç öncesi de seyirciler idman yaparken kapıyı kırıp içeri girdiler. Can Çobanoğlu genel menajerimizdi, koştu, “Ne yapıyorsunuz?” dedi. Ama adamlar yılların verdiği o duyguyla, “Millî takım gelmiş, göreceğiz, niye kaçırıyorsunuz? Biz Türk'üz, görmek istiyoruz” tepkisini verdi. Anlatamıyorsunuz kendinizi. Diyorsunuz, “Kardeşim, strateji bu. Bugün almamamız lazım” diye. Ben orada devreye girdim. “Beyler tamam, susun” dedim. O anda kitle psikolojisi… Sessiz konuşmaya başladım: “Ama şu an çok sessiz olmamız lazım. Lütfen gelin kenara oturalım.” Durdular, o şaşkınlıktan yararlardım. Biraz mesleki tecrübeden dolayı da onları aldım, oturttum. “Arkadaşlar, taktik çalışıyoruz. Çok sessiz olmamız lazım.” “Tamam ağabey” dediler, oturdular. “Çıt çıkmayacak. Tamam mı?” dedim, “Tamam” dediler. O son yarım saati biz böyle tamamladık. Eğer birisi karşı gelseydi bir anda hepimizi ezip geçebilirlerdi.

Öyle bir duygu var ki bizim insanımızda. Ya seviyor, ya hiç ediyor, ya öldürüyor. Yani arası yok. Aynı şeyi Ersun Yanal döneminde Avustralya'da yaşadık. Yine idmanlara geliyorlar, içeri almadık. Sonra sorun oldu. Bizi havaalanında karşılıyorlar. Yine almamamız gereken yerler var. Seyirci psikolojisi böyledir. 47 yıl sonra ilk defa bir millî takım gitmiş Avustralya'ya. Bir akşam sahada 3 bin kişi var. Akşam yemeğini getirip orada yapıyor, yiyor, çekirdeğini çitliyor, bizi izliyor. Ama bizim iş yapmamız lazım. Anlatamıyorsunuz bir iş yaptığınızı. Onlara göre siz topçusunuz, onlar gelecek, izleyecek. Böyle sürtüşmeler de oldu. Kızanlar da oldu, ıslıklayanlar da oldu.

İkinci maçı oynayacağız, Melbourne'a geçtik. Avustralya Kupası oynuyoruz, Avustralya millî takımıyla. Bir anons geldi: “Türk seyirciler sahada, havaalanında bekliyor.” Eyvah dedim kendi kendime. Adamlar da bilmiyor bizim Türk seyircinin ne kadar ateşli olduğunu. Uçaktan üçüncü ya da dördüncü inen bendim. Tam inerken bir baktım “Emre!” diye bağırdılar. İşte orada Almanya kökenli bir futbolcumuz vardı, onun ismini bağırdılar. Bir anda en son gördüğüm; oradaki kadını, polisi kurtarmaya çalıştığımdı. Seyircilerin altında... Neredeyse ezecekler… “İçeri kaçın!” dedik. Uçağa kaçtı arkadaşlar. Uçağı kapattılar, biz içeri kendimizi zor attık. Duyguları çok taşıyor bizim insanımızın. İnanılmaz bir duygu seline gidiyor. Çünkü özlemiş… Televizyonda gördüğü yıldızlar orada. Ona dokunmak istiyor.

“Futbolda aklınızı kullanmayı da öğrenmek zorundasınız”
2000'lerin başından bahsettiniz. O dönemde hatırladığım kadarıyla sosyal medyanın bir etkisi yoktu. Geçen günlerde hatırlarsınız Arda Güler'in görüntüleri düştü sosyal medyaya. “Bu yapılır mı, daha gencecik çocuk, 19 yaşında zaten çok iyi oynuyor” deyip Montana'ya yüklendiler ki zaten yabancı bir teknik direktör olması başka bir tartışma konusu kamuoyunda. Diğer taraftan işin özünde neden olduğu bilinmeden o ilk görüntü karşısında sosyal medya, ana akım medya, sokaktaki insanlar, arkadaş grupları herkes bir şeyler söyledi. Millî takım kamplarında oyuncular sosyal medyayla ne kadar meşgul oluyorlar? Bu tür yorumlar onların psikolojilerine nasıl yansıyor?

Bizim çocuklar sosyal medyaya çok duyarlı. Yani dış söylentiler onların moralini her iki boyutta da etkiliyor. Bunun birçok nedeni var. Bunlardan bir tanesi, psikolojik dirençleri gelişmiyor. Bir spor psikolojisiyle 7 ya da 10 yaşından itibaren gelişmiyorlar. Teknik açıdan, kondisyon yönünden gelişiyorlar ama iletişim ve özellikle psikolojik beceriler konusunda pek çalışmıyorlar, eksik yetişiyorlar. Duygularını, performanslarını yönetemiyorlar. Bir gün başkaysa ertesi gün bambaşka bir boyuta doğru gidebiliyorlar. Oysa psikolojik becerilerin de mentörlar, spor psikologları, (bizim son yıllarda adını verdiğimiz dünyada da adı değişen) zihinsel performans danışmanları ya da antrenörleri tarafından eğitilmiyorlar. Dolayısıyla eğitilmeleri lazım. Eğitilirlerse ancak o zaman bu tür dış uyarılımlara karşı önlemlerini alırlar, gerekli becerileri geliştirirler, neyden nasıl davet olması gerektiği konusunda daha tutarlı davranış ortaya koyarlar.

Duygular bir bütündür. Duygunun zayıf, olumlusu, olumsuzu olmaz. Duygu, duygudur. Yaşadığımız hisler değişebilir. Bu da normaldir. Sürekli hep olumlu duygular yaşanmaz. Olumsuzluk da vardır, onları yok edemezsiniz. Ama onları nasıl kullanacağınızı, nasıl yöneteceğinizi, hangi düzeyde olması gerektiğini belirleyebilirsiniz. Bu da öğrenilen bir şeydir. Dolayısıyla da arkadaşlarımız onları yönetemiyorlar. Yönetemedikleri için de diyorlar ki “Biz duygusalız.” Duygusal değiliz aslında. Duygu çok güzel bir şeydir. Tek taraflı değildir, bütündür. Ama tepkiseliz. Şimdi tepkisel olmakla tepki koymak farklı bir şeydir. Evet, tepkisel olmayacaksınız. Çünkü aynı zamanda bir meslekte, futbolda aklınızı kullanmayı da öğrenmek zorundasınız. Çünkü o mesleğin erbabıysanız, aklınızla oradasınız. Aklınız, yetenekleriniz, karakteriniz, öğrendikleriniz, becerileriniz, tutum ve davranışlarınız hepsi bir bütündür. Ustalık gerektiren bir boyuta geliyorsunuz. Kaç bin saat eğitiliyorsunuz. Usta oluyorsunuz kendi alanınızda. Yani “Efendim biz duygusalız” masalına ben inanmıyorum. Doğru da bulmuyorum, yanlış buluyorum.

 
 
 
“Sporcu, bir SAT komantosu gibi çalışmak zorundadır”
Profesyonel futbolda bu bahsettiğiniz zihinsel performans danışmanları ne zaman devreye giriyor? Bu çocuklar altyapıdan yetişirken de böyle bir destek alıyorlar mı?

Dünyada yıllardan beri var. Ben son 30 yıldır çalışıyorum. En eski benim. Uygulamalı alanda çalışıyorum, hem akademisyenim. Yüzlerce makalem, on dört tane kitabım var. Millî takımlarda çalıştım. Çalışmadığım millî takım, sporcu, kulüp kalmadı. Sadece futbol değil, tenis millî takımıyla da çalıştım. Atina Olimpiyatlarına ilk ben gittim. Galatasaray, Fenerbahçe, Trabzonspor, Beşiktaş'ta uzun yıllar çalıştım. Türkiye'nin gördüğü en büyük kupalarda UEFA Kupası'nda, millî takımın dünya üçüncülüğünde, Konfederasyon Kupası'nda, Efes Pilsen'de, Ülker’de, şampiyonluklarda, voleybolda bütün hepsinde bulundum yani. Dolayısıyla 30 yıllık bir geçmişim var. Bu kadar farklı alanda çalışan Türkiye’de değil, dünyada ilk ve tek isim olduğum söyleniyor. Yani adıma da kitaplar yazıldı. Çok insan da izimden gitmek istiyor. Bu çok güzel bir şey.

Biz spor bilimci olarak “antrenmanı” sporcuyu mükemmele götüren çalışmaların bütünü olarak tanımlarız. Sporcunun teknik kapasitesi belli dönemde geliştirilir. Sonra kondisyonu, yani hızı, gücü, dayanıklılığı, süratı ve devamlılığı geliştirilir. Bir de psikolojik beceriler var.  12 tane psikolojik beceri bulunuyor. Özgüveni, baskı altında soğukkanlılığı, duygularını yönetmesi, stresle karşı dayanıklılığı, psikolojik toparlanmasının hızlı ve çabuk olması, doğru hedef belirlemesi, kendi kendine olumlu konuşabilmesi... Dolayısıyla sporcu, bir SAT komantosu gibi çalışmak zorundadır. Koşullar, durumlar ne olsa olsun şikâyet etmeden, kimseyi suçlamadan, bahane bulmadan kendi sorumluluğunu alması gerekiyor. Yani sporcuya kendi davranışlarının sorumluluğunu aldırmak gerekiyor. Çünkü sporcu önce kendinden sorumlu. Dolayısıyla bunun eğitimini almadan olmaz. “Haydi koçum, haydi aslanım” ile bu psikolojik antrenman becerileri yapılmaz. Bunun teknikleri vardır ve uzun dönemlidir. Özellikle altyapıda, bir tane değil; üç tane, hatta beş tane psikolog çalışır. Onlar sporcuyu ergenliğe hazırlar. Sporcunun ergenlikte kazanması gereken bazı psikolojik becerileri vardır. Üst düzeyde bambaşkadır. Orada dayanıklı olmayı öğrenir. Üst düzeyde daha farklı beceriler kazanması gerekir. Her boyutta da çalıştım. Ben de eski sporcuyum, uzun yıllar antrenörlük yaptım, oyun oynadım, üst düzeyde sporculuk yaptım. Dolayısıyla ben görmedim. Ben görmediğim için acaba ben bir mentörle çalışsaydım daha başka olabilir miydim diye düşünüp bu sorudan yola çıkarak kariyerimi çizdim.  

Peki, siz nasıl bu alanı seçtiniz?

Çok iyi sporcuydum, üst düzeydeydim. Birkaç projeyi aynı anda yürüttüm. Ama arzu ettiğim o başarı olmadı. Sivas'ta yetiştim, 17 yaşında İstanbul'a geldim. Buranın dünyası bambaşka. Kısa zamanda Spor Akademisi’ne girdim ama istediğim sporculuğu yaşayamadım. Eksik neydi? Yetenek, tutku, çok çalışma var ama psikolojik yönden toyum. İşte Anadolu çocuğunun özellikleri var, girişimcik var ama yırtıcılık yok. Özgüven o kadar üst düzeyde değil. İstanbul ne, Sivas ne? Buraya geliyorsunuz utangaç, çekingen, kendi hâlinde… Ama hayat öyle değil. Güçlü olmanız lazım. Ondan sonra bu alana girdim. Dedim ki birçok sporcu buradan gidiyor. Birçok arkadaşım Spor Akademisi’nde okurken kondisyon antrenörlüğünü seçti. Ben antrenörlüğü seçtim ama özel ilgim psikoloji oldu. Türkiye'de de yoktu. Bizi de almıyorlardı. Ben de bunun başka türlü eğitimlerini alarak geldim yurt dışından. Daha sonra bu alanı üniversiteye açtık. Marmara Üniversitesi Spor Bölümü’ne yüksek lisans programı açtık arkadaşlarla birlikte. İlk defa Türkiye'de biz yaptık bunu. Onun da kurucu hocaları olarak Türkiye'de bunu uyguladık. Sonra da Futbol Federasyonu mecburen bizi aldı oraya. Arkadaşlarla birlikte program yapmaya başladık., öğrenci yetiştirdik. Literatüre “sporpsikos” kavramını soktuk. Ben de Egzersiz ve Spor Psikolojisi Derneği’nde kurucu başkanlık yapıyorum. Hem akademik anlamda hem de STK anlamında da Türkiye'de bunun öncülüğünü yapıyoruz. Bu alanın doktora eğitimi için çalışıyoruz. Bugüne kadar Türkiye'de, beş tane dünya kongresi yaptık, bu büyük olay. Paydaşlarımızı, üyelerimizi eğittik, onlara eğitim verdirdik.

“Gol atmak istiyorsan rahat olman lazım. Gevşek değil, rahat.”
Hocam, bu çok önemli. Çünkü mesela Ronaldo diyoruz, son derece disiplinli çalışan, deneyimli, onca iyi takımda yıldız oyuncularla, lider teknik direktörlerle oynamış bir oyuncu. Ama o bile gol atamadığı, pozitif neticelenmeyen pozisyonları karşısında gözyaşlarına boğuldu. Arkadaşları onu motive etmeye çalıştılar. Yani onun klasmanında bir futbolcu bile stres altında duygularını kontrol edemeyebiliyor. Örneğin siz Ronaldo’nun spor psikoloğu olsaydınız, maç sonrasında bu durumu nasıl yönetirdiniz?

Ronaldo, Messi gibi sporcular bu işin en önemli adamlarından birkaçı. Ama yine de psikolojik beceri konusunda ve bazı konularda çok eksiklikleri var. Herkesten daha çok çalışıyorlar, herkesten daha çok adanmışlıkları var, herkesten daha çok istiyorlar. Basketbolda da Michael Jordan öyledir. Bunların özel mentörleri var. Ama yine de baktığım zaman hâlâ çocuksu duygular içerisindeler. İşte “Gol atmam gerekiyor” diye düşünüyor. Aslında gol atması gerekmiyor. Siz önce size verilen görevi yerine getirin. Evet, golcüsünüz, doğru ama kontratınızda “Bu maçta gol atacaksınız” diye bir şey yazmaz. Çünkü gol atmak sizin kontrolünüzde değil. Onlara önce doğru düşünmeyi öğretmek zorundasınız. Doğru düşünecek ki doğru hissetsin ve doğru hissettiği için doğru davranışı ortaya koysun. Önce bu düşüncelerin doğru, tutarlı şekilde kodlanması lazım beyinlere. Yapabileceğinin en iyisini yapması lazım.

Bir gün millî takımdayız adına golcü denen bir sporcu var. “Ağabey, gol atamıyorum, bunalımdayım. Şimdi ne yapacağım? Herkes bana yükleniyor, basın beni yazıyor” dedi. Dedim ki, “Gol atmayı mı unuttun golcü?” “Yok” dedi.  “O hâlde sorun ne?” dedim, “Ama gol atmam lazım” cevabını verdi. “Kim diyor bunu, kontratta mı yazıyor” dedim. Gol atmak istiyorsun ama olmuyor mu? Olmayacak tabii, her maçta gol atacaksın diye bir kural yok.  Peki, atmaya çalışıyor musun? Elbette uğraş veriyorsun, ben de bunu biliyorum. Peki, takım iyi gidiyor mu? O zaman sıkıntı ne? Bir şeyi çok istediğiniz zaman o gol atma baskısı yüzünden stres hormonları devreye girer. Oynayacağınız zaman onu oynayamazsınız, keyif alamazsınız. Yapabileceğinizin en iyisini ortaya koyamazsınız. Kendi performansınızdan uzaklaşırsınız. Psikolojide akış olayı var ya da “gününde olmak” kavramı var, ona giremezseniz olamazsınız. Zonda olmak mesela, olamazsınız. Peki ne yapacaksınız? Rahat olacaksınız. Ne gevşek ne gergin ama rahat olmanız gerekiyor o zihinsel duyguyla. Bu, hazır bulunmuşluktur. Bunu ona anlatıyorum. Dedim, “Gol atmak istiyorsan rahat olman lazım ama gevşek değil, rahat.” Rahatlık bizdeki karşılığı optimum uyarılmadır hem psikolojik hem fizyolojik. O golcü arkadaşa şu tavsiyede bulundum: Gol atmayı unut! Bir golcü gol atmak dışında ne yaparsa onu onu yap! Arkadaşına yardım et, baskı kur, arkadaşlarına moral ver, müdafaya gel, savunma yap!

“Haydi, kapat gözlerini” dedim. Bir müzik koydum, imgeleyelim bunu. Zihninde canlandıralım. Akşam maç var, sen bir sonraki hafta maça çıkacaksın. Haydi, bunu hayal edelim. Sen çıkıyorsun, gol atmayı düşünmüyorsun. Tek düşündüğün şey anda olmaya özen göstermek ve tamamen takıma yardımcı olmak, müdafaya gelmek, pas vermek, takımı ateşlemek… Kendini öyle hayal edebilir misin? Böyle telkinler verdim. 10-15 dakika çalıştık. Tamam dedim, bunu sen kendi evinde de yap. İlk maçta gol attı, sonraki maçta da gol atmaya devam etti. Dedi ki, “Ağabey, ne kadar iyi oldu ya!” Bu da bizim işimiz.

Şimdi olay bu: Rahatlamamız ama gevşemememiz lazım.  Bir şeyi aşırı istediğiniz zaman stres hormonları devreye girer. Kortizol seviyesi artar. Yapacağınız bir şey varsa yapamazsınız. Doğallıktan uzaklaşırsınız. Spor psikolojisinde olan “anda, zonda, akışta olmak” kavramlarını sporcuya anlatamam. Sadece örneklerle onun alması gerektiği kadar anlatırım. Onun o kaygısını öyle giderdik ve normale döndü.

Hocam Montella, Avusturya maçı sonrasında “I saw the Turkish Heart tonight” dedi. Ben de maç öncesinde Chat GPT’ye sormuştum “Sence Avusturya- Türkiye maçı ne olur” diye. Ve o bana 2-1’lik bir skor vermişti. Sebebini de gerekçelendirirken, “Türkiye'nin hem taraflarıyla olan birlikteliği hem takımın içindeki adanmışlık, bir arada oluş duygusu güçlü, Avusturya favori takımlardan biri olabilir ancak Türkiye bu duyguyla yenebilir” demişti. Hakikaten de onun dediği çıktı. Sanırım sahadaki duygu, baskı, psikolojik denge çok etkiliyor futbolcuyu. Yanılıyor muyum?

Duygu çok önemli ama dediğim gibi duygunun da dozunu aşarsanız o zaman tersine dönmeye başlar. Bazen yüreğimizle oynuyoruz ama yürek tek başına oynamaya yetmez. Futbol bir akıl oyunudur. Ama aşırı duygusallığa da yer yoktur. Öyle anlarda, kritik yerlerde mantığın devreye girmesi lazım. Evet, duygularımız var. Harikulâde. Kazanırken güzel. Ne kadar sürdürebilirsiniz duyguyla? Rüzgâr var. Eskiden gemiler rüzgârla gidiyordu. Ama şimdi rüzgârla giden gemi kalmadı. Artık motorlarla giden gemiler var. Yani rüzgâra her zaman güven olmaz. Nereden esiyor belli olmaz... Ters eserse ne yapacaksınız? O zaman da dibe vurursunuz. İşte bunu dengelememiz lazım.

“Bizden de birinci sınıf futbolcu çıkar düşüncesine inanmamız lazım”
Bu akıl oyunları oyuncularla birlikte çalıştığınız stratejilerin içerisinde de vardır muhakkak. Kültürel farklılıklar bunun neresinde yer alıyor?

Şimdi Avrupalı oyuncu öğrenmeye her zaman açık. Otoriteye saygı duyuyor ve işini çok ciddiye alıyor. İşin duygusal tarafına fazla kaçmıyor. Sistem insanı gibi hareket ediyor. Öyle yetişmiş. Ülkenin kültürel değerleri de öyle. Mesela maaşını bir gün geç verdiğiniz zaman şaşırır. Çünkü o krize alışık değildir. Ama özellikle Brezilyalı oyuncular, Güney Amerikalılar bambaşka… Afrika da öyle, Asya’da ise başka etkenler devrede… Litvanya, Gürcistan gibi ülkelerin de bakış açısı oldukça farklı. Herkes kendi kültürel kodlarını getiriyor ülkenize. Doğum günleri bile farklı kutlanıyor. Bir ara baktık Türk sporcular bile doğum gününü, Brezilya usulü kutlamaya başladı. Hatta ben orada bazı eleştiriler getirmiştim. Yani Türkiye'deyiz ama biz aslında Brezilyalı gibi yaşıyoruz. Bizim kültürel kodlarımız nerede? Burada baskın kültürel kodlarımız olmuyor genellikle. Genelde burada daha çok edilgen davranıyoruz. Oysa dünyada tam tersi… Kendi dilini, kültürünü, doğum gününden yemeğine kadar size dayatıyor. Biz neden özellikle yurt dışına gittiğimiz zaman en az 1-0 mağlup başlıyoruz? Çünkü yabancı bizim gözümüzde daha değerli. Bilinçaltında bir hadım edilmiştik, iğdiş edilmiştik söz konusu. Dolayısıyla bunu da aşmak çok zor çoğu zaman. Bunu artık zihinsel antrenmanlarla aşacağız.

Bizden de birinci sınıf futbolcu çıkar düşüncesine inanmamız lazım. Ondan sonra da bunun koşullarını yerine getirmemiz lazım. Problem, eş değerde veya biraz daha aşağı güçte bir takımla oynandığı zaman oluşmaya başlıyor. Çünkü ilkinde kaybedecek bir şeyiniz yok ama diğerlerinde var. Dolayısıyla artık bunun da ötesine geçmeliyiz. Bir futbol nasıl oynanıyorsa dünya literatüründe, dünya koşullarında bizim sporcularımız da öyle oynayacak. Öyle oynayabilmek için o kafa yapısına sahip olacak.

Bizim oyuncularımızın çoğu iyi çocuk, hoş çocuk ama öğrenmeye dirençli. Yeni bir şey öğrenmeye uzak. Anlık davranıyor, geleceği görmüyor. Beş senelik, on senelik plan yapmıyor. Tabii sosyal kültür açısından da geldiği yer belli. Belli yaşanmışlıkları ya da yaşanmamışlıkları var. Biraz sivrildiği zaman da bambaşka oyuncuya savruluyor. Bir tutarsızlık var. Avrupalı oyuncuda bunu göremiyorsunuz. Hatta Avrupa'da futbol oynayan da yok özellikle. Niye? Değişirme sporcularla kendi takımlarını yapıyorlar. Bakıyorsunuz Hollanda'ya, Fransa'ya, İngiltere'ye siyahi oyuncular var takımlarında. Kendi oyuncuları çok az. Niye? Çünkü değiştirmek zorundalar. Çünkü normal İngiliz, Fransız, Alman başka sporlarla ilgileniyor. O kadar zaman harcamak istemiyor. Ama o kültür onları kim olursa olsun, alıyor, devşiriyor ve o kültür kodlarını yerleştiriyor beynine. Böyle olunca da bambaşka insana dönüşüyor onlar.

Bazı takımlarla çalışıyorum. Yabancı sporculara “Türkiye'desiniz, biraz Türkçe öğrenin” diyorum. “Millet benimle İngilizce ya da Fransızca konuşsun” diyor. “Ama Türkiye'de yaşıyorsunuz. Buranın ekmeğini yiyorsunuz” diyorum. “Fark etmez” diyor. “Ben Fransız'ım” diyor. Fransızlarda ukalalık biraz fazla. Sizinle uzlaşmaya yanaşmıyor çoğunlukla.

“Yetenekleri korumamız, kendi hâline bırakmamız lazım”
Toplum da biraz böyle değil mi? Mesela Icardi sayesinde pek çok çocuk Galatasaraylı oluyor. Ondan önce Hagi, Alex, Quaresma vardı. Ailem Beşiktaş Kulübü’nün divan kurulu üyesi dolayısıyla ben Beşiktaş’la büyüdüm. Çocukluğumun favori futbolcuları Sergen, Ertuğrul, Şifo Mehmet gibi isimlerdi. Ama günümüzde yabancı oyuncular daha popüler. Bu bağlamda Montella'nın yabancı olması, millî takıma yabancı bir teknik direktör gelmesi meselesi de çok tartışılıyor. Şimdi bu tartışmalar futbolcuları, takımın direncini, dayanıklılığını, motivasyonunu etkilemiyor mu?

Bu da bir kültürel yozlaşmanın örneği. Mesela benim babam Galatasaraylı olduğu için Galatasaraylı Turgay Şeren'e hayrandı ve adım Turgay oldu. İşte o dönemlerde millî kahramanlar vardı: Can’lar, Hakkı’lar, Turgay’lar, Şeref’ler değil mi? Bülent Korkmaz var mesela. Şimdi yeni yeni iki tane Arda’mız oldu. Onun dışında öykünecek bir rol model yetiştiremiyoruz maalesef. Yeni kuşakta bir ikon var, o da Arda Güler. Daha önce Arda Turan'dı. Yeni kuşak ona öykünüyor. Bu konuda çok geri kaldık. Bizim çocuklar yabancıların ne yazık ki onların gölgesinde kalıyor. Bu sorun biraz toplumsal; yabancı hayranlığı… Bir tür aşağılık kompleksi. Bu yetersizlik duygusu yaratıyor. Yabancıyı hep abartıyoruz. Bunun dengelenmesi lazım. Tabii yabancıya yabancı olmamak lazım, öyle de demiyorum. Yabancılaştırılmaya her zaman karşıyım. Çünkü burada bilinçli olarak bir benlik yok edilmesi var.

Bizim sporcuların bir rolü de toplusal kahraman olmaları. Çünkü onlar göz önündeki insanlar. Onların sadece futbolculuk rolü yok, başka rolleri de var. Gençlere örnek olma rolleri var. Çünkü spor biraz da öyle bir olgudur. Bir kahraman yaratır. Spordaki kahramanlar da çocukların iyi bir vatandaş olmalarında, iyi bir sporcu olmalarında etkilidir. Hatta bizim sporcularımızın bu konuda toplumsal sorumlulukları olmalı. Mahallelere gitmeli, okullara gitmeli, söyleşilere katılmalı, gerekirse kitap yazmalı. Çünkü çocukların yetişmesinde anneden, babadan, hatta uzmanlardan daha fazla etkileri oluyorlar. Niye bunu kullanmıyoruz? Ama önce onları yetiştirmemiz lazım. Dolayısıyla bu çocukları da yetiştirdiğimiz gibi koruma altına almamız lazım. Mesela sporcular için yetenek programımız yok.

Eskiden üstün yetenekli çocuklar programları vardı değil mi? İnsanlar giderdi yurt dışına, sanatta, sporda, bilimde yetişir gelirlerdi. Şimdi öyle bir şey yok. Tabii, bu yetenekleri keşfettik. Yıllardır anlatıyorum, bu yetenekleri korumamız, kendi hâline bırakmamız lazım diye. Çünkü üstün yetenekli çocuk, biraz normal dışıdır. Üst düzey zekâdır, üst düzey yetenektir. Bu insanlar bazen kendilerini sabote edebiliyorlar. Kendilerine çok zarar verebiliyorlar. Bazen toplum dışı veya istenmeyen davranışlara neden olabiliyorlar. Onları kendilerinden koruyacak programlar geliştirmeli. Bunda Türkiye Futbol Federasyonu dâhil, kulüplerin de bir sorumluluğu olmalı ama olmuyor. Al, kulan, at. Buna dönüşüyor. Ters bir şey yaptığınız zaman yoksunuz, yok ediliyorsunuz. Birdenbire linç edilebiliyorsunuz. Dedim ya manik depresif bir durum.

Bir akıl toplumu olup da bir uzun vadeli program yapamadık maalesef. Ben bir bilim adamıyım, 50 yıldır sporun içindeyim, defalarca yazmama, çizmeme, anlatmama ragmen o seviyeye gelemedik. Ama tabii bıkmadık, usanmadık, hâlâ anlatmaya devam edeceğiz. Vasıtanızla bunu da anlatmak istiyorum. Yetenek koruma programları yapılmak zorunda. Kulüpler bunu yapmak zorunda. Politika gibi düşünüyorlar, geliştiriyorlar, kullanıyorlar sonra... Para alıp iyi günler diyorlar. Sonrasını merak etmiyorlar. Ama Almanya'da öyle mi yapılıyor? Bayern Münih eski futbolcularını alıyor ve sistem içerisinde değerlendiriyor. Onların tecrübelerinden faydalanmak istiyor. Sporcular kendi haklarını savunamıyorlar. Çoğu sporcunun da iğneyi kendilerine batırmaları lazım. Evet, “Sporu biz yönetelim, futbolu biz yönetelim” diyorlar ama hangi akılla yöneteceksiniz? Birikiminiz olmalı. Futbol oynamak demek, sizin futbol yöneticisi olacağınız anlamına gelmez. Futbolun teknik-taktik boyutu var, onun dışında ekonomik, hukuksal, araştırma, sosyolojik, felsefi boyutu var.

“İnsan yetenekle değil, yatkınlıkla doğar”
Futbol bir çocuğun henüz bir – bir buçuk yaşındayken hayatına giriyor. Babalar, dedeler, dayılar tuttukları takımın formasını alarak başlıyorlar futbol sevgisini aşılamaya. Futbol çok erken bir yaşta giriyor hayatımıza, onunla büyüyoruz.

Çok doğru. Sokakta top oynuyorum diye Futbol Federasyonu yönetebilir miyim? Futbol kulübü yönetebilir miyim? Oynamak başka, yönetmek daha başka. Evet, anlamak iyidir ama yönetim becerileri bambaşka özellikler gerektirir. Ekonomi, sosyoloji, iletişim, felsefe, ekonomi, hukuk bilgisi gerektirir. Bunlar yoksa nasıl yapacaksınız? Deneyim, tecrübe... Evet, oynamışlık katkı sağlar ama her şey değildir. Dolayısıyla yöneteceğiniz zaman başka yetkinliklerinizin olması lazım. Ben oynadım, iyi oyuncuydum, futbolcuydum, harikaydım. Olmaz. Yani ben iyi taş ustasıyım diye mimar değilim. Mimar olacaksanız veya mühendis olacaksanız ayrı bir eğitime ihtiyacınız var.

Bir de Türkiye'de hep elmalarla armutlar kıyas ediliyor. Elmalar elmalarla, armutlar armutlarla kıyas edilir. Elmalar armutla kıyas edilemez. Benzetme yaparken de insanlar bazen bu tür hatalar yapabiliyorlar. O yüzden diyorum ya futbol bir akıl oyunu. Akıl bütün vücudu yönetiyor. Dolayısıyla nasıl oynamamız gerektiğini o belirliyor. Hangi seviyeye gelmemiz gerektiğini, hangi düzeyde olmamız gerektiğini akıl belirliyor.

Bir de şu var: Bence yetenek kavramı hep yanlış anlaşılıyor. Akademik camiada da ben bunun öncülüğünü yapıyorum. İnsan yetenekle değil, yatkınlıkla doğar. O yatkınlık doğru bir atmosferde, doğru bir çalışmayla bir süre sonra yetenek hâline gelir. Biz yatkınlıkla doğuyoruz, yetenekle doğmuyoruz. Çok yetenekli değiliz. Çok yetenekli olmak da bir şey getirmiyor. Çok yeteneklisiniz ama çok disiplinsizsiniz. Kendi kendinizi sabote ediyorsunuz. Dolayısıyla isimden çok, felsefenizin olması lazım. Bir ara Spor Bakanlığı Birim Kurulu üyesiydim. Bunları orada da anlatıyorum ama sonra oradan ayrılmak zorunda kaldım.

Eski zamanlarda futbolcu olmak sadece yetenek işi gibi görülüyordu. Günümüzde futbolcuların yeteneklerinin yanında eğitim olarak da kendilerini geliştirmeleri önemseniyor diye düşünüyorum. Söylediğiniz gibi bu biraz da vizyon meselesi…

Avrupa'da, Almanya'da genç millî takımlarda uzun yıllar çalıştım ben altyapıyla. 17 yaş takımına kadar kamplara geldiği zaman okuldan hocalar da geliyor ve ders yapıyorlar aralarda. Millî takımdan hocalar da geliyor. Çocuklar eğitimden uzak kalmıyorlar. Diyor ki futbolcu olmayabilirsin. Ya sakatlandın ne olacak? Topluma problem olacaksın. Eğitim devam etmeli. Profesyonel seviyeye geliyorsan o zaman bambaşka bir dünyaya adım atıyorsun. Ama o ana kadar senin hayatta kalabilmen için bir mesleğin olmak zorunda. Seni kendi hâline bırakamayız diyorlar. Gelişmiş ülkelerde sporcuyu kendi hâline bırakmıyorlar. Onun hayatı planlanıyor. Öncesi, sırası, sonrası. Bizde bu yok. Okul var ama okula gitmez çocuk. “Niye gitmiyorsun?” diyorsun, “Antrenman var” diyor. Hocaya soruyorsun, “Ya iki saat yapıyor, gitmek istemiyor” diyor. Ersun Yanal döneminde altyapılarda çalıştığım zaman, bir rapor hazırlamıştım. İlk defa psikolojik profillerini yaptım. Hatta yedi üst düzey sporcuyu belirlemiştik. Bunlara üst düzey yetenek havuzu dedik. Bu isimlere özel eğitim verdik ve bir yıl devam ettik ama sonra görevimiz bitti, biz ayrıldık, öyle kaldı.

Bir sonraki hocaya (hocanın ismini vermeyeceğim) böyle dosyalar götürdüm. Ama sonra çalışma devam etmedi. Uzun dönemde bunlara dikkat edelim, özelleştirelim dedim. Hakan Çalhanoğlu, Okay Yokuşlu, İbrahim Yıldız o listedeydi. İbrahim şimdi ikinci ligde oynuyor mesela. Yazık oldu o çocuğa. Bir ara İstanbulspor’da oynuyordu. Onun dışında Recep Niyaz, Beykan Şimşek vardı. Bu isimlerle özel çalışıyorduk. Sonra bitti. Yani yetenekliliğinde en yeteneklisi. Hayatta neyle karşılaşacaksın? Şunu da söylemiştim. Bu çocuklar da okula gitmeli. Çünkü o dönemlerde mesela ikinci ligde, üçüncü ligde, birinci ligde oynayan ama İstanbul dışından gelen takımdaki çocukların algısı daha yüksekti. Çünkü okula gidiyorlardı ve sokaktaydılar. Normal yaşamla iç içeydiler. Sosyal beceriler kazanıyorlardı. Ama büyük takımlardan gelen çocuklar, okuyormuş gibi yapanlar ama okumayanlar... Belki iyi topçulardı ama algıları çok düşüktü. Bir kavram anlatıyorsun, yok… Kitap okumaz. Bu gençler çiftlik balığına dönmüşler dedim. Gençler en kısa zamanda normal okullara gitmeli, kulüpte kalmamalı, ailelerinin yanında kalmalı veya aileler yanlarına gelmeli ki bu gençler sosyal düzene uyum sağlasın, sosyal beceriler geliştirsin, sosyal zekâları gelişsin. Yoksa tek taraflı, bedelsiz bir çalışma gençleri dünya çapında yapmayacak.

Hocam, işte tam da o noktada tek başarı ölçüsü gol atmak oluyor. O da oyuncularda yoğun baskıya sebebiyet veriyor ve kariyer çok kısa sürede başarısızlıkla neticelenebiliyor. Öyle yıldızı parlayıp da bir anda sönen çok isim var.

Bunun da nedeni kazanmak kültürüdür.

Nedir bu kazanma kültürü?

Akademisyenim, aynı zamanda bir olimpik insanım. Olimpik felsefeye inanmış, sporun değerlerine inanmış, bunu derslerde anlatan biriyim. Spor daha güzel üretme yarışıdır. Yani spor bir toplumsal olgudur. Dünya barışı için bir gerekliliktir. Dünyayı şiddetten alıkoymak, toplumların savaşlarını bitirmek üzere kurgulanır aynı zamanda. İnsanları düşmanlıktan ve nefretten uzaklaştırmak için bir tür ilaçtır, bir tür olgudur.

Bazen de özgürlük savaşıdır, Sokrates örneğinde olduğu gibi…

Evet, dolayısıyla şimdi spor vasıtasıyla kendinizi gerçekleştiriyorsunuz ve sporda kendinizi tanıyorsunuz. Dünyanın toplumlarıyla el ele gidiyorsunuz. Eski Yunan'da, eski dönemlerde, olimpik dönemlerde site devletler savaşı durdurur, olimpiyat oyunları düzenlerdi. Dostluk, barış, kardeşliği geliştirirlerdi. Asıl önemli olan orada yarışabilmekti. Tek ödülleri de o taçtı, zeytin dalımından yapılan takılardı. Ama bir olimpiyat şampiyonu çıkartmak önemliydi. Olimpiyatların felsefesi de odur. Ama bizde kazanmak kültürü kumara dönüştü. Tek şey kazanmak. Rakip kim? Düşman. Rakip paydaşın, düşmanın olamaz. O sizin rakibiniz, sizin en iyi olmanızı sağlayan faktör. Onunla bir şeye gidiyorsunuz, ona karşı bir şey yapmıyorsunuz. Rakibi kucaklamanız lazım. Diyelim maçı kazandınız. O sporcudan, o takımdan, o ülkeden daha üstün değilsiniz. Spor her türlü şeyin üstündedir, üzerindedir. Siyasetin, politikanın, ideolojinin üstündedir. Ne oldu? Amerika ile Çin’i yakınlaştırdı bir masa tenisiyle. Spor dünya için önemli bir barış aracıdır.

Biz Türkiye'de Ermenistan'la futbol maçıyla bir adım attık yani, düşmanlığı bitirme adına. Spor önce dünya barışı için vardır. Dolayısıyla bu açıdan yaparsak buradan almamız lazım olayları. Yoksa başka türlü yaklaştığımız zaman olmaz. O yüzden spora hiçbir türlü semboller giremez. Sporun değerlerinden çıkamaz. Twitter'da da yazdım ben, biliyorsunuz. Kırkpınar'da Hoca Cazgır ne diye bağırıyor? “Burası er meydanı. Burada yenmek de var, yenilmek de. Üste çıktım diye sevinme, altta kaldım diye yerinme” diyor. Önemli olan orada olmak, pehlivan olmak. Sen kazandın diye çok daha önemli adam değilsin yani. Sevin ama ölçülü sevinmeyi öğreneceksin. Ölçülü üzülmeyi öğreneceksin. Üstün değilsin. Yaptığın işte o kişiden veya takımdan ileride olabilirsin ama bu senin çok iyi, üstün insan olduğun anlamına gelmez. Dolayısıyla üstünlük yarışına girilmez. Sporda böyle bir şey yok. Ama şimdi öyle bir şey oldu ki işin içinden çıkılamıyor. Herkes konuşuyor sporu. Öyle bir kargaşa yarattılar ki bunu temizlemek çok zor, diyeyim.

Jürgen Klopp bir basın açıklamasında “Gol atmak önemli değil, oynadığınız oyundan zevk almak, haz almaktır önemli olan” demişti.

Bakın kazanamayabilirsiniz. Kimsenin garantisi yok yarışta. Ama tek bir şey yapamazsınız. Kötü oynayamazsınız. Sahip olduğunuzun altında oynayamazsınız. Bakın bu zorunluluktur sporda. Kötü bir maç çıkartayım, böyle ilgisiz olayım, onu bunu yapayım… Yapamazsınız. Zarar vereyim, yapamazsınız. Sporcu olmanın temelleri burada atılır. Evet kazanamayabilirsiniz, iyi yarış yapamayabilirsiniz, sakatlanabilirsiniz, bu normal. Ama kötü oynayamazsınız, kötüleştiremezsiniz, düşmanlaştıramazsınız. Bu yapılacak en büyük düşmanlıkların bir tanesidir spora. O yüzden sporun felsefesini anlamadan sporcu olunmaz. Spor yapılır ama sporcu olunmaz.



 

Melek Cevahiroğlu

İstanbul Bilgi Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü mezunudur. Tercüman’da genel yayın yönetmeni olarak çalışıyor. İstanbul’da yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...