20 May 2024

“Tüm insanlar bir beden ve her insan bu bedenin organı gibidir.”

İslam İş Birliği Teşkilatı İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) Genel Direktörü Mahmud Erol Kılıç ile Gazze’de meydana gelen hadiseleri İbnü’l-Arabî metafiziği üzerinden değerlendirdik.

Hocam sizinle konuşma maksadımız biraz İbnü’l-Arabî metafiziği ve vahdet fikri üzerindeydi. Fakat 7 Ekim’de vuku bulan Gazze’deki hadise, bütün gündemi alt üst etti. Sizin bilgi, birikim ve anlayışınıza binaen; dünyanın nereye gittiğini sorarak başlamak istiyorum? Çünkü bir tarafta bakıyoruz “İşeya’nın kehanetlerini gerçekleştireceğim” diyen bir devlet başkanı, diğer taraftan buna cevap veremeyen Müslüman devlet başkanları...

Giriş cümlende de bahsettiğin gibi İbnü’l-Arabî ve varlık felsefesi üzerine aslında konuşacaktık ama Gazze konusu gündeme gelince buradan başlamak istedik. Bu esasında İbnü’l-Arabî’nin dediği, anlatmaya çalıştığı hakikatler ile doğrudan irtibatlı. Çünkü “varlığın birliği” anlayışı her şeyin her şeyle irtibatlı olduğu görüşüne dayanır. Âlemde, evrende hiçbir şey bir diğer şeyden bağımsız, kopuk değildir. Her şey birbiriyle iç içe geçmiştir. Görünen âlem, görünmeyen âlemin bir tezahürüdür ve aralarında bağlantı vardır. İnsanlık âlemi, Sadî’nin “Beni âdem aza-yı yek-digerend/Ki der-âferineş zi-yek gevherend” sözünde olduğu gibi “Tüm insanlar bir beden ve her insan bu bedenin organı gibidir.” Çünkü, insanların hepsi aynı kaynaktan gelmektedir. İnsanların her biri birbirinin uzvudur, parçasıdır. Bu holistik, bütüncül veya vahdet-i vücutçu bakış açısına göre; âlemde her ne oluyorsa her birinin bir başka olayla, bir başka sebepler âlemiyle irtibatı vardır.

Yani sebep sonuç yasası işletecek olursak tasavvuf; sadece ve sadece pür, saf metafiziğin, fizik ötesinin konuşulması, fiziğe dair hiçbir şeyin konuşulmaması anlamına gelmiyor. Bu bir yanlış anlamadır. İbnü’l-Arabî’nin kendi hayatında da 37 ciltlik muhteşem eserinde de zaman zaman o günkü hadiselerle ilgili yorumlarda bulunur. Hatta dönemin bazı siyaset erbabına danışmanlık yapar. İzzettin Keykavus’a mektup yazar, tavsiyelerde bulunur. “Şöyle yapma, böyle yapsan daha iyi olur” gibi fikirler verir. Bu açıdan yapacağımız yorumlar ile “Hocam, Gazze’deki hadise ile vahdet-i vücudun ne alakası var?” denilemez, zaten alaka kurmak ilimdir. “Alaka kuramayanlar cahildir, alaka kurabilenler âlimdir” denilir.

Din içerikli ırkçılık

Bu girişin üzerine günümüzde cereyan eden Gazze’deki olaylara baktığımız zaman tabii ki bunun arka planında yatan “dinî nasyonalizm” tabirini çok iyi anlamamız gerekiyor. Daha doğrusu “dinî raceism” diyelim. Yani din içerikli ırkçılık... Türkçeye bu şekilde çevirebileceğimiz bir konu gerçekten. Geçmişte de günümüzde de en tehlikeli ideolojilerden birisidir. Dinlerin aslında insanlığa rahmet, merhamet, insanlığa insanlık öğretmek için kurgulanmış, gönderilmiş ilahi mesajlar olması gerekir. Fakat zaman içerisinde dönüşümlere uğramışlardır. Biz bunlara tefessüh; yani bozulma, dekadans diyoruz. Bozulup kendi öz değerlerini yitirdikten sonra bir ideoloji hâline dönüşmüşlerdir. Bu açıdan sadece orijinal kod sistemini muhafaza eden yegâne din İslam olarak kalmıştır. İslam’ın merhameti, İslam’ın insanlığı, İslam’ın hümanizması aşağı yukarı hiçbirinde kalmamıştır.

Diğer dinlerin çoğu farklı ideolojilere ve siyasetlere hizmet eder hâle gelmiştir. Bunun da başında, Yahudilik esaslı olduğunu iddia eden bir Siyonizm akımı bulunmaktadır. Siyonizm ırkçı, politik ama aynı zamanda din temelli bir harekettir. Dinle alakasının olmadığı, seküler olduğuna yönelik görüşlere pek katılmıyorum. Kalkış noktası bir kere dindir. Kendi dinî metinlerinde yer alan; daha çok manevi esaslı göksel krallık gibi, insanın manevi tekâmülü gibi konuları bir kenara atıp bunları maddeleştirerek, bir toprağa aşırı kutsiyet atfederek oluşturulmuş bir tür arkeolojik dindir.

Ne kadar kazarsam, toprağın altından ne kadar şey bulup çıkarırsam o kadar dindarlaşırım şeklinde materyalize edilmiş, cismalileştirilmiş, böylece maneviyatından ve gerçek felsefesinden koparılmış sözde bir din hâle gelmiştir. Bu manada baktığımız zaman evet, her dinin bir kutsal mekânı vardır. İslam’ın Mekke ve Medine’si vardır, Kâbe’si vardır. Her dinin mabetleri, ibadetlerini icra edecekleri bir kutsal mekânı vardır. Müslümanların mescitleri vardır. Mesela “Bütün yeryüzü size mescit kılınmıştır” ayetinde de olduğu gibi tüm yeryüzü mescit, dolayısıyla kutsal kabul edilmiştir. Ancak hiçbir zaman “Bir mescit bulamadığında sen mescidi bulmak için birilerinin evine gir, gasp edip orayı mescitleştir ve orada oturanı kov ya da öldür, bu senin hakkındır” nevinden bir emir verilmemiştir. Hatta bunun tam tersi söz konusudur. Kul hakkı yenerek elde edilmiş ve mescit hâle getirilmiş mekânların, arsaların bereketi ve feyzi olmayacağına dair pek çok örnek verilir. Özellikle bizim tarihimizde bunun örnekleri bulunmaktadır. Arsasına cami yaptırılmasına izin vermeyen kişinin gönlü alınmadığı sürece oraya cami yaptırılmasına fetva verilmez mesela. Bu açıdan bakıldığında İslam’ın madde yönünün ikincil olduğu, birincil olmadığı, olmazsa olmaz bir şart olarak görülmediği açıktır. Mescit bulamazsan herhangi bir yer de senin mescidin hâline gelebilir.

Kâbe’ye yönelerek namazın kılınması söylenmiştir, evet. Ancak o bile izafidir. Kıble önce Mescid-i Aksa’dır. Yalnız kuzey enlemde yaşayan Türkiye Müslümanları olarak belki bizim kıblemizde bir dönüşüm olmadı. Kuzeyde kaldığımız için Mescid-i Aksa’ya da Kâbe’ye de yönelişimiz aynı. Fakat güney yarımkürede yaşayan bir Müslüman olsaydınız 180 derece dönerek kıbleye yönelecektiniz. Önce Mescid-i Aksa’ya, yani Kudüs’e doğru secde edilirken daha sonra Mekke’ye doğru yönelme emri kıblenin dahi izafi olduğunu gösteriyor.

İslamiyetin evrenselliği meselesi burada devreye giriyor diyebilir miyiz?

“Velillâhi-lmeşriku velmağribu feeynemâ tuvellû feśemme vechullâhi innallâhe vâsi’un ‘alîmun” ayetinde buyrulduğu gibi “Her nereye dönerseniz Allah’ın veçhi oradadır.” Yani her yer kıble oluyor. Kuzey, güney, doğu, batı Allah’ın dirayetinde. Bu da bir üniversalizm, bir evrensellik duygusu getiriyor. O noktada birçok din evrenselliğini kaybetmiştir. Bu manada İslam öncesi dinlerin her biri ırkî dinlerdir, kabilevî dinlerdir; peygamberler o ırklara gönderilmiştir. “Ey insanlar!” hitabı Kur’an’da geçer, Tevrat’ta geçmez. Hitap edilen kitle daha çok bir kabiledir. O kabileden değilseniz dışlanmış (goy) kimsesiniz.

Üniversal, evrensel, kuşatıcı bakış açısı, ihata ediş daha çok Hz. Peygamber Efendimizin mesajıyla başlamıştır ve bir ırka, kavme ait olan riayet, manevi soy olarak düşünülmüştür. Yani evlâd-ı resul, ehl-i beyt İslam’da önemlidir. Peygamber Efendimizin âli ve evladı önemlidir. Ancak “Selman ehl-i beytimdendir” sözünde olduğu gibi ehl-i beytten olmayan Selman dahi manevi derecesi itibarıyla ehl-i beyt hükmüne alınabilmiştir. Demek ki bu, genetik bir üstünlük değil, spiritüel üstünlüktür. Manevi genetikle ilgili bir durumdur. Kavimden ziyade seçkin insan olma hedefi verilmektedir insanlara. Bundan yoksun, tarihî süreç içerisinde bunu kaybetmiş olan Yahudilik; ister istemez bir ırkçılık hâline gelmiş, kendi ırkından olmayanları ihata etmeyen ve onları ikinci sınıf vatandaş olarak, hatta insandan aşağı bir mahluk olarak gören bir anlayışa dönüşmüştür. Bu anlayışın insanlığa huzur ve mutluluk getirmesi mümkün değildir.

İsrail ne Orta Doğu’ya ne insanlığa ne de Yahudilere huzur ve barış getirir

Sizce dünya kamuoyu 7 Ekim sürecinden sonra Siyonizm özelinde farklı düşünmeye başladı mı?

Gazze’de yaşanan son olaylar; Yahudi katliamlarına karşı duran, antiemperyalist Müslümanları yeniden düşünmeye sevk etti. Tarihte neden Yahudilere kitlesel imha hareketleri olmuş? Babil sürgününden, Roma’daki katliamdan, İspanya’daki sürgünden ve faşizmin onları katletmesinden sonra ister istemez “Niye?” sorusu gündeme geliyor?

Belirtmek isterim ki ben buna katılmamakla beraber özellikle Avrupa’da antisemit hareketlerin de çok güçlendiğini gözlemliyorum. Acaba ilahi kader, tekrar kendilerine mi dönüyor diye de düşünmeden edemiyorum. Çünkü yaptıkları gayriinsani, merhametsiz uygulamalar olunca birileri zaman içerisinde intikam duygusu geliştirebilir. İsrail ne Orta Doğu’ya ne insanlığa ne de Yahudilere huzur ve barış getiremez.

Açık söyleyeyim, bu iş bitmiştir. Yani Gazze’de Hamas hiç hata yapmadı demek istemiyorum. Hamas’ın operasyona başlamasıyla birlikte seküler gençlerin toplandığı bir müzik konserine dalması bence stratejik bir hataydı. Bunu belki İsrail topraklarına girmiş olmanın verdiği heyecanla önlerine ilk onlar çıktığı için yapmış olabilirler böyle bir şey eğer doğruysa. Yapılan bence yanlıştı. Sivili hedef almaktan ziyade askerî alan esas alınabilirdi. Tabii Hamas’ın hataları hiçbir zaman İsrail’in zulmünü meşrulaştıramaz. Bunun akabinde İsrail’in yapmış olduğu tamamen yerle bir edici katliamları hiçbir zaman onu haklı çıkartarak denk görmemiz mümkün değildir. Bu açıdan Hamas’ı sorgulamanın yeri ve zamanı olmadığı kanaatindeyim. Operasyonlar tamamen bittikten sonra stratejistler ayrıca oturup bunu değerlendirirler. Ancak gerçekten direnen bir halk söz konusu, bunu saygıyla karşılıyorum.

Gazze halkı, Arap dünyasının ve İslam dünyasının şerefini temsil ediyor

Gazze halkı, muhteşem bir halk.  Arap dünyasının ve İslam dünyasının şerefini temsil ediyorlar. Osmanlı dünyasının şerefini Srebrenitsa’da temsil eden Boşnak kardeşlerimiz gibi Gazze’deki kardeşlerimizi ve şehitlerimizi ben de rahmetle anıyorum. Her iki grupta Haçlılara karşı dayanan kimselerdir. Ben bunları Haçlı zihniyetinin devamı olarak görüyorum. Haçlılık bitmiş değil. Batı sekülerizmi, dinî motifleri öldürmüş değil. Belki manalarında oynamalar yapıldı. Zaman zaman bunun bir Haçlı seferi olduğunu kendileri de itiraf ediyorlar. Politikacıların ağızlarından çıkıyor bu tür sözler.

Şu anki İsrail yöneticileri de zaman zaman Tevrat’tan ve başka metinlerden alıntılar yaparak katliamlarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla şu an ellerinde bulunan dinin gerçekten muharref bir din olduğunu ispatlamış oluyorlar. Kastettikleri din bu olsa gerek. Yahudi olarak kendilerinin de bunu itiraf ettiklerini görüyorum. Bütün hatalarıyla beraber Müslümanları da yeryüzünün kurtuluşuna sahip tek insan grubu olarak görüyorum. Şu an için her ne kadar istedikleri gibi kendilerini tam tezahür ettiremiyorlarsa da potansiyel olarak bu ruhun, anlayışın, mirasın onlarda var olduğunu görüyorum. İslam’ın tasavvufi yorumunu bütün insanlığı kuşatacak yegâne dinî akım olarak görüyorum. İslam’ın da en kuvvetli damarının sufi damar olduğunu görüyorum. Günümüzde bunun üzerine bazı manipülasyonlar olduğunu da belirtmek isterim. Ancak asil ve muazzez İslam tasavvufu gerek doktriniyle gerekse pratiğiyle bütün insanlığı kuşatacak yegâne dinî akımdır.

“Bunu hak ile batılın savaşı olarak görüyorum.”
Zahirî olarak sormuyorum, işin bâtınî tarafıyla bakacak olursak Gazze’de savaşanlar kim hocam?

Salt hukuka dayalı dinî açıklamaların İslam’ı çok daralttığı kanaatindeyim. İslam dininin hukuki tarafı bulunmakla beraber, dinin bütününü de kapsamaz. Hukuksuz İslam dini de vardır. Örneğin Mekke dönemine bakabilirsiniz. Demek ki din esastır, hukuk sonradandır, ilk değildir. Bu manada Gazze’de yaşanan hadiselerin arka planındaki metafizik şablonu böyle görüyorum. Kim ne derse desin; buradaki durumun müstazaflar ile müstekbirlerin dini, mazlumlar ile işgalcilerin ideolojisi arasındaki bir çatışma olduğunu ve hak ile batılın savaşı olarak görüyorum. Medyadaki videolarda izlediğimiz evleri parçalanmış, bebeği kucağında vahşice katledilmiş anne ve babanın çocuklarına bakışları; bütün bu travmatik şeyler karşısında hâlâ tekbir getiriyor oluşları, “Allah’tan geldik, Allah’a gideceğiz” ayetlerini okumaları, her şeye rağmen gülümsemeye çalışmaları; yıkılmış evinin önünde oturan saçları toz duman içinde kalmış, başından kan damlayan bir çocuğun gülümseyerek fotoğrafçıya bakışını yeryüzünü materyalize etmiş, vicdansız insanlığın suratına atılmış bir tokat olarak görüyorum.

Bu arada medya haklı olan tarafı haksız göstermek üzere bazı operasyonlar da yapıyor. İrlanda halkı, İspanya halkı, Avrupa’nın bazı halkları gerçekten Gazze’nin yanındadır. Ben oralardan korkuyorum şu an için; yani Allah korusun ama İspanya’da, Belçika’da, İrlanda’da Müslüman adını kullanan bazı kimseler tarafından oradaki insanların Müslümanlara yönelik olumlu tavrını değiştirmek üzere yanlış eylemler yaptırılabilir: DAEŞ, El-Kaide gibi… Taşeron firmalar bu tür ihalelerde çok rahat kullanılabilirler, çünkü ideolojik zeminlere müsait.

Bir hayli insan zayiatı var, bir hayli şehit var. Ama bu olayın ardından ben bir rahmet de görüyorum. Safların daha netleşmesini, ayrışmasını sağlayacağı kanaatindeyim. Vicdanları dumura uğramamış çok güzel, çok asil insanlar Afrika’da, Latin Amerika’da, her yerde varlar. Işığın ve karanlığın çocukları diye bir ayrıma doğru gidileceği düşüncesindeyim. Şu an zaten modernite en büyük manipülasyonlarını burada yapıyor; karanlığın çocukları, aydınlığın çocukları adıyla hareket ediyor. Bu kargaşa, kaotik yapının anlaşılabilmesi için gerçek maskelerin düşmesi lazım. Kimmiş aydınlık, kimmiş karanlık görülmeli.

Hak en üstündür ve üstün gelecektir

Sadece Müslümanlara yönelik değil, Kudüs’te yaşayan Hıristiyanlara da yapılan muameleler can sıkıcı… Ama bu duruma Batılı devletlerden kuvvetli itiraz yok maalesef. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Osmanlı idaresi altında Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin barış içinde yaşadığı, herhangi bir eziyete maruz kalmadıkları bütün tarih kitaplarında yazılı. Siyonistlerin işgal etmiş oldukları o topraklarda her gün ilerlemek suretiyle elde ettikleri bir yapıda şu an “öteki”ne reva gördükleri anlayışa bakınız. Şu an her ne kadar Batı Evanjelist Hıristiyanları bunu çok iyi bilip karşı bir aksiyon alsalar da bizzat Filistin’de, İsrail’de yaşayan Hıristiyanlar bundan muztaripler. Kudüs Ermeni Patriği de şiddetli bir şekilde İsrail’i tenkit etti. Ermeni Kilisesi’ne giden yolu da kapattılar. Dolayısıyla sadece Müslümanlara değil; Yahudi olmayan, yani kendilerinden olmayan herkesi dışlayan çok tehlikeli bir anlayışları var. Vurdukları hastane Anglikan Kilisesi’ne aitti örneğin. Tabii dünyanın süper güçlerinden biri olan ABD’nin desteği olmasa bu kadar şımaramazlardı. Nasıl bir şeytani güçse; bütün dünyanın, özellikle para musluklarının başına yerleşmiş bulunuyorlar. Ancak unuttukları şu ki: “Vemekerû vemekerallâhu vallâhu hayru-lmâkirîn.” Yüz yıldır müthiş oyunlar düzenliyorlar. Plan içinde planlar yapıyorlar ve bu planların hepsi satanik. Allah da ayet-i kerimede diyor ki “Onlar (İsrailoğulları) bir tuzak kurdular ve buna karşılık Allah da bir tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır.” Tabii bu tür ilahi oyunlar, hemen yarın sabah olacak anlamına gelmez; sonucunu beklemek lazım: “Hak en üstündür ve üstün gelecektir.”

Müslümanların en günahkârının bile saygıyla ellerinden öpesim geliyor. Yani o şerefi duyuyorum, çok mutluyum dinimden. İslam yeryüzünde merhamet kaynaklı tek din olarak kaldı. Bu bir gerçek. Son zamanlarda yaratılmış birtakım sahte akımlara bakmayın. Hepsi gelip geçici onların. Onlar Yahudiliğe hizmet eden akımlar hâline geldiler. İslam dünyasının felsefesiyle, sanatıyla, estetiğiyle, insanlığıyla, Mevlana’sıyla, Yunus Emre’siyle, Hacı Bektaşî Veli’siyle, İbnü’l-Arabî’siyle yeryüzü insanını kuşatan tek dinî akım olarak kaldığı kanaatindeyim. Asil direnişi bu sebeple kutluyorum. Şahsen burada çok mütevazı olamayacağım, bizim geçmişimiz belli. Yani genel manada Müslümanlar, özel manada Türkler adına konuşuyorum. Yahudilere hiçbir zulüm yapmadık. Cumhurbaşkanımızın o açıklaması o yüzden çok önemli. Karın ağrımız yok bizim. “Yuh olsun!” diyesi geliyor insanın yaptığı yardımlara! Bazen de “Keşke yapmasaydık” dedirtecekleri bir noktaya getiriyorlar hepimizi. İspanya’dan kovulduktan sonra Yahudilere bizden başka kimse kapılarını açmadı. İnsanlıktan dolayı kapı açtık ama gittikleri yerde rahat durmuyorlar, fitne fesat ekmeye çalışıyorlar. Biz yine insanlığımızı yapmışız, onun için rahatız. Zulüm baki değildir. Elbet bir gün bu zulüm bitecek, başlarına dönecektir, kendi sonlarını hazırlıyorlar. Kalplere girmeyen hiçbir fikir, bu din bile olsa süregelemez. Zulüm ve baskıya dayalı hiçbir ideoloji, din devamlılığı elde edemez.

Hocam, Siyonizm’e karşı olan Yahudiler, “Hasidikler” var. Müslümanlar Hasidik Yahudilerle diyalog kapısını açık tutmalılar mı?

Hasidik, yani Antisiyonist Yahudilerle bizim hiçbir sorunumuz yok. Her zaman diyalog kurarız. Şunu da söyleyeyim. Yahudiliğe yönelik bazı eleştirilerimiz varsa ki dinimizde var, Kur’an-ı Kerim’de Yahudilik tenkitleri var, Peygamberimizin hadislerinde Yahudilik tenkitleri var. Bilimsel olarak bu tenkitlere devam ederiz, o ayrı bir şey. Farklı dinî inanışlara sahip din adamlarının karşılıklı istişareleri olabilir. Ama kendi aralarındaki mezhep farklılıklarında da ben çok taraf olmamamız gerektiğini düşünüyorum. Hasidiklerin de aslında İsrail’e karşı çıkışları, İsrail’de bütün insanlığı kuşatacak bir rejim kurulamadığı için değil. Yani “Bu sizin yaptığınızı, aslında Mehdi/Mesih yapacaktı; yanlış zamanda yapıyorsunuz” noktasında ayrılıyorlar. Acaba onların bahsettiği İbranî, Yahudi Mesih nasıl bir devlet kuracaktı? O da mı diğerlerini dışlayacaktı, o da mı Gazzelileri katledecekti? Bu net değil ki. Onlardan da çok insancıl bir ışık görüyor değilim. Dolayısıyla onların kendi aralarındaki politik ve mezhepsel farklılık, bu bir bakıma stratejik olarak şu an bizim işimize de geliyor.

Zıtlığın içinde vahdeti yakalayanlar, imtiyazlı sınıf olacaklar

Hocam, konuyu başka bir perspektife götürüp oradan sormak istiyorum. Siz uzun yıllar İbnü’l-Arabî üzerine çalışmalar yürüttünüz. Vahdet, birlik fikri ve işte bugün Gazze’deki olaylar, geçmişte İkinci Dünya Savaşı’ndaki yaşanalar, ondan önce Kerbela’da vuku bulan elim hadise… Az önce aydınlığın ve karanlığın çocukları meselesinden bahsettiniz. Birlik, vahdet nerede peki? Nasıl çıkacağız bu işin içinden?

Yaşadığımız yeryüzünün varoluşsal yapısını iyi tanımamız lazım. İbnü’l-Arabî bunu çok güzel izah ediyor. Burası vahdetin mutlak olduğu bir âlem, birliğin mutlak olarak yaşandığı bir âlem değil. Buranın kurgusu, yani içinde bulunduğumuz mertebenin yapısı zaten tezatlar, zıtlıklar üzerine kurulu. Siyah-beyaz, iman-küfür, gece-gündüz, hastalık-şifa gibi zıtlıklar ve mücadeleler ile inşa edilmiş bir yapıda burası. Bunun içerisinde vahdeti elde edebilmek gibi bir imtiyaz da bulunuyor. Uzun bir uğraş sonucu elde edilecek, derin denizden bulunup çıkarılacak bir inci tanesi. O yüzden sır vahdette ama vahdet ulu orta her yerde değil. O manada mutlak vahdet, “Bundan sonra gelecek olan senin için daha hayırlıdır” ayetinde de buyrulduğu üzere şimdiki olandan daha hayırlı olanda; yani sonrasında, ahirette görülecek. Orada bizzat bu müşahede edilecek. Burada ise vahdet genel manasıyla görülemeyecek. Zıtlığın içinde vahdeti yakalayanlar imtiyazlı sınıf olacaklar.

Nefsani eğitimle, bireysel eğitimle onların sayılarının çoğaltılması suretiyle oluşturulabilen yapılara “el-medinet’ül-fazıla” (fazıllar şehri) adı verilecek. Ama bu mutlak manada hiçbir zaman yeryüzünde olmayan bir ütopya, Campanella’nın Güneş Ülkesi gibi idealler ülkesi bu. Mutlak manada planda olmayacak ama buna yaklaşmak hedeflenecek. Yani ne kadar bu standarda yaklaşabilirsen o kadar huzurlu bir toplum hâline geleceksin. Bunlar yakalandı da tarihte. Menkıbelerde anlatıldığı üzere o dönemleri de görebiliyoruz. “Fırat’ın orada bir kurt, bir koyunu kapsa onun hakkı bizden sorulurdu” noktasında bir adaletin ve insanlığın yaygınlaştığı dönemler insanlık tarihinde yaşandı. Bu, İslam öncesinde de yaşandı. Mesela Habîb en-Neccâr gibi, Nebukadnezar gibi, Nûşı̇revân-ı Âdı̇l gibi öyle insanlar gelip geçti ki adaletleriyle, insanlıklarıyla yönetimleri altında olan toplumlara olabildiği kadar huzur ve mutluluk sundular.

Bizim tarihimizde birtakım savaşlar, yanlışlıklar, kıtlıklar olduysa da bunlar esas değildir. Yani Peygamber Efendimizin hayatına baktığımızda savaşta olduğu gün sayısı elli. Altmış üç yıllık bir ömürde sadece elli gün eli kılıç tutuyor. Diğer günlerde selam, barış içerisinde yaşıyor. O manada maalesef bugünden bakarak geçmişi yorumlayan bazı tarihçiler; Selçuklu tarihini, Osmanlı tarihini âdeta bir katliam, savaş tarihi hâline getirdiler. Mimari eserler, sanatsal eserler ne zaman ortaya konuldu? Sultanların yazdığı divanlar var, o divanları bugün “Ben edebiyatçıyım” diyen yazamıyor. Haydi Selçuklu’yu, Osmanlı’yı bir kenara koyalım; Timurluları, Moğolları bile öyle şeytanlaştırdık ki… Evet, çok sert savaşçılar doğru. Ama savaş haricinde Timurlu hanedanının oluşturduğu Hindistan’dan tutun Orta Asya’ya kadar uzanan muhteşem sanat eserlerini bugün unutuyoruz, işin bu kısmını ihmal ediyoruz.

İlerlemeciler gibi geçmişi düşmanlaştıranlar, Osmanlı’yı ve tarihimizi kötülemek isteyenler bazı problemleri cımbızlayarak bütüne yayıyorlar. Bütüne yaydığımız zaman her dönemde, Cumhuriyet döneminde de yanlışları görmemiz mümkün. İnsanlar idam edildi mi, edildi. Yanlış her dönemde oldu ama siz bunları cımbızlayıp sırf kötülükleri öne çıkarırsanız o zaman bütünü göremez hâle gelirsiniz.

"Olanlardan ders çıkarmak lazım"

Şöyle toparlayacak olursak bir kere dediğiniz mutlak barış, mutlak tevhit bu platformda, içinde bulunduğumuz düzlemde olmayacak. Yeryüzü hayatının illetli, sıkıntılı bir hayat olduğu zaten belirtiliyor. Ancak buradaki hayatı da mümkün olduğu kadar öteki hayata bir hazırlık olması sebebiyle ideale en yakın hâle getirmek, olabildiği kadar güzele doğru yöneltmek gerekir. Çaba o yönde olmalıdır. Bu da ütopya değildir. Az evvel söylediğim gibi yöneticiler, sultanlar, sultan hanımları, prensler, şeyhler toplumda huzurlu dönemlerin olduğu anlar bırakmışlardır. Kendi tarihimizde de İslam tarihinin genelinde de bu yaşanmıştır. Özel tarihimizde “Bunlar yaşanmıştır, kötü anlar keşke yaşanmasaydı” diyebiliriz ama olmuştur. Olanlardan da ders çıkarmak lazım. “Neden böyle oldu, oradaki hata neydi, şöyle olmasaydı, şu kişi şunu yapmasaydı” diye yorum yapabiliriz. İster istemez genele baktığımız zaman “şanlı tarihçilik” diye bir tenkit yapılır belki. Ama kendi tarihimizin büyük bir oranı -İslam tarihinin geneli için söyleyeyim- yüzde seksen itibarıyla şanlı bir tarihtir. Ben gurur duyuyorum. Yüzde yirmide de problemler vardır. O zaten her yerde vardır, olmayacak değildir.

Olcay Can Kaplan

MSGSÜ Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Tercüman’da yazı işleri müdürü olarak görev yapıyor. İstanbul’da yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...